Kürtler gibi bir halkı değerleriyle birlikte inkar etmek belaların en büyüğüdür. Onu yok saymak için on yıllarca yalan üstüne yalan üretmek zorundasın. Tarihini, okul derslerini sosyolojini, arkeolojini,coğrağya bilimini yalanlarla yazmak zorundasın. Yalanlarını, basında bol bol yalan haber ve analizler yaparak beslemek zorundasın. “Biz varız” diyenleri öldürüp öksüzler ordusunu ortaya çıkararak başını belaya koymak zorundasın.
Aynı yaklaşımı Alevilere de yapacaksın. Çünkü kafatasçı zihniyete göre Türk ve suni olacaksın. Aşağılayıcı iftiralar atacaksın. Soyuna kibrit suyu döktüğün Ermenileri de kötüleyip hain göstereceksin ki, birisine ‘’Ermeni’’demek küfür sayılacak dereceye gelsin. Öksüz, ama dürüst ve yiğit Hrant Dink gibilerini de katledeceksin ki, benzerlerinin gözleri korksun ve kimse yalancı ve kıyımcı tarihi sorgulamasın.
Balyoz, fırtına, kozmik ve karanlık odalar derken kıyım ve cinayet planlarıyla militarizm geleneği, bir yaşam halini aldı. Bilim, sanat, felsefe, hümanizm ve medeniyetin pek bir önemi yok, yeter ki, her Türk asker doğsun. Her Türk insan öldürme mesleği olan asker doğunca, neden her Türk darbeci olmasın ki?
Düzene gücü yetmeyen dürüst Türklerden zaten söz etmiyoruz, çünkü dürüstlük bir lütuf değil, olunması gerekendir. Yıllardır bu yalanlar dursun ve herkese su-hava kadar gerekli olan özgür ve demokratik ortamın yaratılsın diyenler, zalimce uygulamalara maruz kalıp, faili belli cinayetlerle kurban edildiler.
Yalan ve inkar politikası zamanla kontrol edilmez bir katiller ordusu ortaya çıkardı. Ekonomiyi vurdu, zindanları doldurdu, yoksulluğu geliştirdi ve ülkeyi onlarca yıl geride bıraktı. Yalanlar politikası yüzünden süren savaş devletin kuruluşundan beri yüzbinlerin canına mal olmakla kalmadı; toplumu dejenere etti, yalansever, katilsever, linçsever insan toplulukları yarattı.
Yalanlar ve yalancılara karşı süren bir avuç insanın direnişi zamanla Kürtleri ve Alevileri uyandırdı, toplumsal muhalefet oluştu. AB uyum yasaları, yeni dünyaya uyum zorunluluğu derken, bir kesim tarafından iç istikrar sağlanmadan ülkenin kalkınamayacağı anlaşıldı. Hinlikler ve yalanlarla dolu bir açılım politikası başlatılmak istense de, bu kadarına bile anayasada yer alan yalanlar, ciddi bir engel yarattı. Buz dağları kadar kalınlaşmış yalanları eritmek kolay değil. Tüm bu yalanlar ister istemez toplumsal ahlakı bozdu. Büyük ve düzeltilmesi güç yalanları her başbakan yinelemek zorunda kaldıkça da çıkmaz derinleşti ve en son Başbakan Erdoğan da “tek dil, tek bayrak, tek millet” nakaratını gittiği her yerde tekrarlar oldu.
Felsefede iyi insan olmak, ahlakça değerli olandır ve yapılması gereken davranışlardır. Kötülük ise insanın yapmaması gereken davranışlar olarak açıklanır. Erdem, iyi olana yönelme, özgürlük ise irade ile “iyi” ve “kötü” davranışlardan birisini seçme gücüdür. Vicdan, tutum ve eylemlerimizin ahlakça değerli olup olmadığını yargılama bilinci ve bir çeşit iç mahkeme ile adalet duygusunu harekete geçirmedir. Ahlaki eylem, ahlaka uygun davranışı gerçekleştirmedir. Yalanların sarmaladığı bir devletin ilkeleri, onun yarattığı insanın da ahlakı olmaz. Ne kadar dürüst görünmek istesek de ahlaka uygun eylem, davranış olarak dışa yansır. Eylemin dışa yansımayan yönü ise tutumdur. Sistemin ahlakı bozulunca, dürüstlükten ve erdemden uzaklaştıkça, kimyası bozuk bir yapı çıktı ortaya. Bu ülke anayasasında yer alan yalanlar düzeltilmedikçe toplumsal ahlaktan sözedilebilinir mi? Yüzyıllık yalanlar sürdükçe bu ülkede vicdan ve ahlak aranabilinir mi?