Savaş sonrası terk edilmiş şehirler gibiyiz; Kaldırımları yosun tutmuş, evlerinin duvarları kurşun delikli, camları kırık ve tozlu, sokaları bezgin...
Yorgun ruhlu, asık suratlı ve tedirgin kent insanları gibi koşuşturup durmuşuz. Hep, metroyu kaçırabilirim, telaşesiyle hızlı yürümüşüz. Metroyu yakaladığımız zamanlardaysa, varılması gereken yere erken varmış olmaktan şikâyet etmişiz.
Yorgunuz işte...
Oysa...
Sana uzun cümleli mektuplar yazmak isterdim, pembe zeminli, gül desenli kağıtlar üstüne. Kenarları mavi ve kırmızı desenli, ağzı tükürükle kapatılmış mektup zarfını alelacele beş postasına yetiştirmek isterdim.
Ama bu olmayacak.
Hani şair demişti ya “Kim bilebilirdi ki benim sana erken, senin bana geç kaldığını.”
Bak, yine bahar geldi.
Berfinler dimdik ayakta, vakur duruşlu, yazın dahi tepesi karlı Ararat gibi. Bu zamanlarda berfinin her rengine bürünmüş, Anadolu'yu Serhat ‘a bağlayan Kızıldağ Geçidi’nden geçeceğim, sana inat. Üzerinde kocaman gemiler yüzen, Kesik Köprü’de yüzyılların sürgünleri kara derili Kürtlerin yüzdüğü kocaman Kızıl Irmak’ın doğduğu pınarlardan su içeceğim. Pınar kenarındaki sarı çiçeklerden taç yapıp, adını bilmediğim, dudakları güneşten çatlamış, ayağında kırmızı renkli yırtık naylon papuçla koşuşturan, ama mutlu, ama huzurlu Serhatlı bir kız çocuğuna vereceğim. Sana inat! Çünkü ben senden gideli zamanlar oldu.
Bak, yine bahar geldi.
Ve yine Muş Ovası lale desenli.
Köyümüzün kızları, birbirlerine sevdikleri oğlanları anlatmak için süpürge otu toplamayı bahane ederek, köyün yamacına vuracaklar kendilerini. Ağıldan yeni çıkmış kuzular gibi koşup eğlenecekler, dönüş yolunda kenger de toplayacaklar..
Van gölü bakışlı Süphan Dağı en güzel ışkın ve mantarlarını fışkırtacak dışarıya. Şıvan Perwer’in tiz ve leziz sesinden ,’’GollaWane’’yi dinleyeceğim, Muradiye’den Van’a giderken yeşil göl manzarasında.
Ama sen olmayacaksın!
Sen, göl ortasındaki Tamara Manastırı’nın hikâyesini de bilmezsin. Manastırdaki papazın kızı ile kıyıdaki Kürd gencinin birbirini delice sevdiğini, dinlerin ve ırkların bu aşka engel olduğunu da. İnadına, kızla oğlanın kendi aralarında bir buluşma dili oluşturduklarını ve herkes uyuduktan sonra, Ermeni kızının adadan bir mum yakıp “gelebilirsin” işaretiyle Kürt gencinin sevgilisiyle buluşabilmek için her gece, adaya yüzerek gidip geldiğini de bilmezssin.. Uzun bir aradan sonra olayı fark eden Keşiş baba, kızını ikna etmeye çalışır, çabalarının boşuna olduğunu anlayınca nasıl buluştuklarını öğrenmek için kızını izlemeye koyulur ve buluşma metodlarını öğrenir. Birgün, ibadeti bahane ederek geç vakitlere kadar bekleyip kızının uykuya yenik düştüğü bir anda, kızı gibi eline bir mum alıp sandala binerek, adadan uzaklaşarak Kürt gencini gölün ortasına doğru sürüklediğini de bilmezssin. Karadan çok uzakta işin farkına varan gencin geriye dönüş yolunda boğulduğunu ve Ermeni kızın bir ömür boyu kimseyle konuşmadan hergün ağlayarak gözlerini kayb ettiğini de bilmezssin. En süslü cümlelerle bu öyküyü lirik bir aşk melodisi eşliğinde hep kendime anlatacam.
Ve sen olmayacaksın!!!