Musa Anter
KERKÜK KAN AĞLIYORMUŞ
Musa Anter
Yaşar Kaya
Öcalan-Beşikçi tartışması
Yaşar Kaya
İsmail Beşikçi
Beşikçi Eleştirilerine Cevap
İsmail Beşikçi
Hasan Bildirici
Kürt hallerimiz
Hasan Bildirici
Aydın Dere
şiddetin esiriyiz
Aydın Dere
         
.:  Anasayfa |  Yazarlar |  Arşiv |  İletişim |  Künye |  Ana Sayfam Yap |  Sitene Ekle  :.

   ANASAYFA
   GÜNCEL
   SİYASET
   KÜRDİSTAN
   DÜNYA
   KADIN
   YAŞAM
   KÜLTÜR-SANAT
   EKONOMİ
   TEKNOLOJİ
   SPOR
   MİZAH
   KURDÎ
   MEDYADAN
   OKUR KÖŞESİ

Çiroken Klasik



www.kurdistan-post.org
Üye(ler) Çevrimiçi: 0
Misafir(ler) Çevrimiçi: 67

Lütfen buradan kayıt yaptırınız. Kayıtlı olmanız halinde sitenin tüm bölümlerini kullanabilirsiniz.
 
 


Ruhumuzun perişan hikayesi
M.Salih Erol
M.Salih Erol

Tarih: 3 Eylül 2008 Çarşamba


Ne zaman gurbete dair düşünsem, ufkum kararır, yüreğim daralır, gözlerim nemlenir, burnumun ucu sızlar.

Neresinden başlanır böylesi yazılara bilmem, bilemem. O meşhur şarkıdaki gibi, Gurbette olan biz miyiz, yoksa gurbet mi içimizde, onu da bilmem. Bildiğim tek şey var; ne zaman gurbete dair düşünsem burnumun ucu sızlar.

Eski zamanlarda dengbejler, gurbetli şeyler anlatırken, gurbet hayatını trajedileştirmek için “dört yıl, dört gün, dört gündüz” gibi tanımlamalar yaparlardı. Bu zaman diliminin üst seviyesi beş yıl ile sınırlıydı. Böylesi bir gurbetcinin ise onlarca yıl anlatacak hikâyesi olurdu.

Şimdi öyle mi!

Şimdiki gurbetler minimum beş yıl. Üstelik bunu dillendirecek dengbejlerde yok artık. Ne eskisi gibi az gurbetci, ne de çok dengbej var.

 Hatırlarım. Köyümüzden biri gurbete gittiğinde komşular ona acırdı. Köyün bayağı uzağındaki dereyi geçesiye kadar onlarca insan ona eşlik ederdi. İki gözü iki çeşme ağlayan ananın, oğlu yolda aç kalmasın diye hazırladığı yol azığı bir köye yeterdi. O zamanlar en uzun yol Welat e Jer denilen İzmir, İstanbul’du. Gurbetin süresi ise genelde altı ayla sınırlıydı. Altı ayı tamladımıydı gurbetci, sırtında adi süngerden yapılma dürülü döşeği ve ökçesi hayli yüksek, genelde kırmızıya yakın renklerde ve halk arsında adı “epa” olan ayakkabısıyla fıyakalı bir şekilde çıkagelirdi. Miltanlarının yakası da şimdilerde moda olan italyan gömlekler gibi sivri olurdu.

Bir de gurbetteyken ;

Sayın çok kıymetli babacığım, nasılsınız iyi misiniz, iyi olmanızı Cenab-ı Allah’dan dilerim. Biricik oğlunuzu soracak olursanız bende iyiyim... diye başlayıp, sonu “selam ederim” ile bitip, “adresim şudur” ile noktalanan mektupları gelirdi. O zamanlar okur yazar sayısı da azdı. Nahiyeden onbeş günde bir gelen mektupları, ancak askerlikleri sırasında Ali Okulu’nda okuma yazmayı öğrenenler okuyabiliyordu. O adamlar, bayağa kıymetli adamlardı. Mektup okutacak olanlar, bugünkü adıyla rahatça “rüşvet” diyebileceğimiz ikramlarda bulunurdu onlara. Mesela, evin kadını, gözü gibi koruduğu tavuğunu hiç acımadan oğlunun mektubunu okuyan adama rahtça peşkeş çekebiliyordu. Aslında bizimde çat pat okuma yazmamız vardı, ama bize itibar edilmezdi. İçindeki üç beş şey dışında birbirinin kopyası olan mektupları okuyanlar “sayın” ile başlayan giriş kısmını çok hızlı bir şekilde okurdu ve dinleyenler hızlı okuduğu için hem hayret eder hemde minnetdarlık duyardı. Ali Okulu mezunu adamlar, mektubun ezbere olmayan bölümleriniyse heceleyerek okurlardı. Oldukça okunaksız olan mektupların bazı yerlerine takıldıklarında ya da anlamını bilmedikleri bir kelime geçtiğinde onu kendince yorumlarlardı. Ev halkı, can kulağı ile dinlerdi “adresim şudur” diye biten mektupları.

Şimdi ise, kendimizi gurbete vurduk .Üstelik eskisi gibi nostaljisi de yok. Kimse gurbete gidenlere acımıyor artık. Analar oğullarını gidip kendilerini kurtarsın diye, kendi elleriyle gönderiyor gurbete. Gurbetin mesafesi ise çok uzun. Welat e Jer (Aşağı memleket) yerine, dilini kültürünü bilmedikleri Welat e Xeribiyê’ye (Yabancılar ülkesi) gidiyor insanlar. Bu yolculukta, kimisi uluslararası sularda boğuluyor, kimi de vahşi hayvanlarla aynı ormanı paylaşıyor. Gurbete çıkarken, eskinin tam aksine yanlarına azık alan da yok, çok eşya da. Günlerce, hatta aylarca sürebilen gurbetin yolları, nerden geçer belli değil! Bazende binlerce kilometrelik yollar bir TIR ın arkasında geçer, kocaman kocaman yük kolileri arasında.

Eski gurbetçilerin nostaljik anılarının aksine hikayeleri, ölümü nasıl atlattıklarıyla, ne kadar aç suzsuz kaldıklarıyla ilgili. Polisin ve insan tacirlerinin kendilerine ne kadar işkence çektirdikleri ile ilgili. Bir çok ülkeden geştikleri halde o ülkelerle ilgili tek hatıraları bile yok. Gurbetin süresi de en cok beş yıl değil. Eskinin en uzun zamanı şimdinin en kısa zamanı artık. Türküsünü söyleyecek bir dengbej de yok...

Köylerde Ali Okulu mezunu adamların pabucunu dama atan onlarca çocuk var artık, ama okunacak mektup yok. Her konuda olduğu gibi, çarpık gelişen Türkiye de, posta teşkilatının mektup dağıtım kısmı neredeyse kapatılmak üzere. Bunun yerine leyleklerden başka birşeye faydası olmayan telefon direkleri diktiler köylerimize, hepsinin telleri kopuk. Herşeyimizi elimizden aldıkları gibi, haberleşme özgürlüğümüzü de elimizden aldılar, yani, “sayın, kıymetli, muhterem..”ile başlayan mektuplarımızı.

Gurbettekiler gurbette yanar, geride kalanlar köyde.

Birde...

Gurbetin çocukları var, yani gurbette doğan çocuklar.

Çocuklar ah! Bizim, kara talihli çocuklar!

Doğdukları ülkelerde yabancı sayılıp, babalarının ülkelerini görmeyen, görse de kendini oraya ait hisetmeyen çocuklar.

Babalarının memleketlerinden gelen ve yüzleri hayat çizgileriyle dolu nine ve dedelerinin fotograflarını nostaljik bir kartpostalı izliyorlar hissi ile izleyen çocuklar. Bu çocukların en şanslı olanları, birinin memleket izni dönüşünde beraberinde getirdiği bir kaç dakikalık videoyu izleyenlerdir. Videoyu ise, sessiz bir filmi izler gibi izlerler. Çünkü; çoğusu anne ve babalarının konuştuğu dili tam manasıyla bilmezler.Yaşadıkları ülkenin ise, arka mahallelerinde konuşulan argolu dilini bilirler. Çoğunun okuma yazması hiç bir dilde iyi değil. Onlar da, ebeveynleri gibi yaşadıkları toplumların asıl bireylerine “turist” gözüyle bakacak kadar yabancı. Akılları, yarı doğulu yarı batılı. Evde kendi aralarında yaşadıkları ülkenin dilini, anne babalarıyla ise ne olduğu belli olmayan yarı Türkçe, yarı Kürtçe, yarı yaşadıkları ülkenin dili karışımı bir dil konuşurlar. Evde Kürt ve Türk televizyonlarından bolca arabesk müzik dinlerler, sokakta ise hip –up denilen bol küfürlü batı arabeski. Hep kızgınlar, hep mutsuzlar, hep çelişkililer.

Ah! Bizim çocuklar, gurbet çocukları...

Ağlamayı ve gülmeyi öğretemediğimiz çocuklar.

Velhasılı, ne zaman gurbeti düşünsem burnumun ucu sızlar...



  
M.Salih Erol
salihmehmet_1@hotmail.com




Bu köşe yazısı 619 defa okundu. Toplam 778 kelime

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa


[ Geri Dön: M.Salih Erol ] - [ Yazarlar İndeksi ]

Kurdistan-Post Haber Portalı © 2004-2008 Tüm hakları saklıdır.
Sitemizde kullanılan haber ve resimler kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.