Geçen hafta Moskova’daydım. Kentten ayrılmadan önceki gün eski arkadaşlarla bir araya geldik. Aramızda şoför, siyaset bilimcisi, işçi, yazar, işadamı, gazeteci, işsiz güçsüz avare, inşaat mühendisi, sosyalist, kapitalist, anarşist, Kürd kökenli Rus milliyetçisi, kısacası her meslekten ve her görüşten insan vardı. Ender bir buluşmaydı.
Hepimiz Kürddük, arkadaştık ve kuşkusuz Kürdleri, sorunlarımızı, güncel olayları tartışacaktık. Bunu her kez biliyordu. Arkadaş topluluğuyuz ya… Her kez sansürsüz içini dökecekti. Örgüt değildik, toplantı yapmıyorduk. Birbirimizden yana hiçbir kaygı taşımıyorduk. Söylediklerimizin dedikoduya dönüşmeyeceğinden emindik. İçimizden birisi kalkıp da tartışmayı “toparlamayacaktı”. En erken yorulanın “yatalım arkadaşlar” kelimesine kadar mangalda köz bırakmayacaktık. Öyle de oldu.
Moskova’dan ayrıldıktan sonraki üç beş gün boyunca kişi başına iki şişe biradan “yatalım” kelimesine kadar süren “toplantımızda” söylenenler hep kafamı meşgul etti.
Nihayet oyunbozanlık yaparak sonuçsuz tartışmalarımızı deşifre etmek kararına vardım. 5 saatlik sohbeti bin, bin beş yüz kelimelik bir yazıya dönüştüreceğim için arkadaşlarımın görüşlerine “ihanet ederek” söyledikleri kelimeleri ve cümleleri keyfime göre cımbızlamaktan başka yol bulamadım.
Zaten tartışma “ihanetle” başlamıştı.
Şoför arkadaş birasını açıp yudumladıktan sonra tarihi bir kelime sarf etti: Tavanda su dövmeğe başlayalım. Geçen günkü Türk ve Kürd hükümet temsilcilerinin görüşmesinden ihanet kokusu geliyor.
İşadamı: Zaten boğazımıza kadar ihanetin içindeyiz. B.. içindeyken yeni b.. kokusunu nasıl alıyorsun, şaşırdım.
Sosyalist: Kürd tarihi kahramanlıklar ve ihanetler tarihidir. İhaneti anlamamızı ve algılamamızı sağlayan kahramanlıklardır. Tersi de doğrudur.
İşçi: Şex Sait, Şeyit Rıza, Xalid bey Cibranlı ve çokça Kürd önde gelenini Kürdlerin kendileri satmıştı. Satanların kendileri de sattıkları tarafından harcanmıştı. Şimdi değişen satma, satılma olayının kapsamı, boyutudur. Eskide kişiler satılıyordu, şimdi halk satılıyor.
İnşaat mühendisi: Allah aşkına bırakın ihanet, kahramanlık hikayelerini. Ölçünüz nedir? Kahramanlığı ve ihaneti hangi ölçüye göre belirliyorsunuz? Kürdlerin öyle bir ölçüsü var mı? Kişiye ihanetle halka ihanet kavramları birbirine karışmış. Gidin halka sorun; bugün kimine göre bağımsız devlet, kimine göre demokratik cumhuriyet, kimine göre de özerklik istemek ihanet olmuş. Başka birisi de hiçbir şey istemeyerek akşam evine bir parça ekmek götürme kavgası verdiği için ihanetçidir. Taales “ölçü, ölçü” derken haklıymış. Kahramanlık-ihanet hikayesi bin yıl önce olduğu gibi, bin yıl sonra da var olacak. Sorunumuz bu değil. Kürd siyaseti, Kürd sorununu sonuca götürmeye en müsait dönemde, yani içinde bulunduğumuz “Kürd yüzyılının” ilk yıllarında akıl almaz bir bunalım yaşıyor. Sorun budur.
Gazeteci: Gerçekten de öyle. Ben “İkinci İsrail” söylemine tepki göstermiş, Kürd liderin “Atatürk övgüsünden” dehşete düşmüştüm. Kürdistan Federasyonu başbakanının PKK’yi “terörist” belirlemesine isyan etmiştim. Aynı zamanda PKK’yı Kürdistan devletçiliğini zorlaştırıcı tavırlar sergilememesi için uyarmıştım. Şimdi de PKK’yi ortadan kaldırma emellerine ortak olan Güney Kürdistan yönetimindeki kimi kişiliklere söylenecek söz bulamıyorum. Kendi köklerine sabun suyu akıtıyorlar. Yalpalıyorum mu acaba? Yoksa Kürd siyaseti mi yalpalıyor hep?
Yazar: Kendi geçmişimize ve tarihimize layık olmayan bir topluluğuz biz. Bir Fransız, her halk layık olduğu öndere sahiptir, demişti. Çağdaş Kürd halkı ne önderlerine layıktır, ne çağdaş önderlerimiz halkımıza. İki başı da b.. lu değnek elimize tutuşturuldu ve kor dövüşüne sürüldük hep. At izi it izine karışmış. Bu aralar ünlü İngiliz araştırmacı yazarı Andrew Collins’in “From the ashes of angels” (“Düşkün Melekler”) kitabını okuyorum. Baş ayak edilmiş eski dünya tarihini ayakları üzerine oturtmak açısından muazzam bir çalışmadır. Uygarlığa ve insanlığın gelişimine Kürdistan’ın yataklık ettiğini yazıyor. “Bu kitap Kürdistan halkına; uygarlığın beşiğinin koruyucularına ithaf edilmiştir” kelimeleri ile başlayan kitapta devasa araştırmalar sonucunda varılan veciz belirlemeler var halkımızın geçmişi hakkında. Kitabın bir yerinde şöyle diyor: “Dünya halklarının birçok mitolojisinde Tanrılardan gizli bilgileri çalarak insanlara götüren gizemli doğaüstü yaratıklardan bahsedilmektedir. Bu yaratıkların çeşitli isimleri vardır; düşkün Melekler, devler, şahin kafalılar, devasa vücutlular, azman gövdeliler, şeytan yetenekliler. Son dönemlerde bazı araştırmacılar onların uzay kökenli olması hakkında cesaretli hipotezler ileri sürmektedirler. Olamaz mı ki, tüm bu isimler eski çağlarda mevcut olmuş ve kendi gelişmişliği ile tüm diğer insanlık boylarını önemli ölçüde sollamış tek bir kavime (yani Kürdlere) aittir?!” Ve İngiliz yazar 500 sayfalık kitabı boyunca bu tezini ispatlamaya çalışmıştır. Kitabı okudukça gülmem mi, ağlamam mı gerekiyor, kestiremedim. Hem güldüm, hem ağladım. Benim durumum trajikomik durumumuzun bir yansımasıdır.
İşadamı: Sen bırak geçmişi. Kendimizi hep geçmişle uyuttuk zaten. El-alem gelecekle yaşıyor. Gazetecimiz yazmıştı; Kuzey siyasetçilerimiz “Kürdistan” kelimesinden ısrarla kaçıyorlar. Dağ başında, yurt dışında “Kürdistan” diye bağırıyor, şehirlerde ülkemize düşmanın uydurduğu “Güney Doğu Anadolu” ya da “Bölge” diyoruz. Üstelik yurdumuzu işgal altında tutan Türkiye’ye ülkemiz demeyi siyaset olarak belliyoruz. Böyle siyaset olmaz. “Kürdistan” kelimesinden vazgeçme, Kürdistan’dan vazgeçmenin ilk adımıdır. “PKK siyasal irademdir” veya “Sayın Öcalan” kelimelerini sarf ettiği için Türk mahkemeleri tarafından yargılananların sayısı “Kürdistan” dediği için yargılarlardan belki bin defa fazladır. Bu öyle bir kocaman çelişkidir ki… Buna eşeği bırakıp palana vurmak derler. Ben her ay “Bağımsız ve Birleşik Kürdistan” için savaşan PKK’ye gönüllü olarak …. bin dolar veriyordum, “Kürdistan” kelimesinden vazgeçtikleri gün musluğu kapattım.
Anarşist (işadamına dönerek): Şimdi de bize versene…
İşsiz güçsüz avare: Sen de takıldın PKK’ye. Celal Talabani, Noşirvan Mustafa ve Neçirvan Barzani üçlüsü hep “Kürdistan” diyorlar ama Kuzey Kürdistan mücadelecilerine “terörist” yaftası yapıştırmak için fırsat kolluyorlar. Ceplerini doldurmaktan başka da bir dertleri yok. Güneyde ekonomik bir vurgun yaşandığını görmüyor musunuz? ………. cumhuriyetinde siyasal faaliyet yürüten bir arkadaşımız 1996’da yazdığı raporunda şöyle demişti: “Bu topluluğun Kürdçe konuşma ve “Ka Kurdistanım ka!” demekten başka hiçbir Kurdî ve Kurdistanî özelliği yok”. “Kürdistan, Kürdistan” demek bir siyaset olabilir ama bu söylemlerin altında neyin yattığını iyi kestirmek gerekir.
Siyaset bilimcisi: Bu da ne demek? “Kürdistan” kelimesinin altında “Kürdistan” yatar! Bu kadar basit. Süzülmeden, kıvırtmadan, erkekçe Kürdistan’a Kürdistan diyeceksin! Babanın sana taktığı isim ne? “Murad” değil mi? “Mirat” desem yer yerinden oynar. Oysaki sen bir kişisin. Söz konusu bir ülke! Bir halkın, ulusun ülkesi! Kusuruma bakma, bu, namuslu ev kadınına “fahişe” demek gibi bir şey.
İşsiz güçsüz avare: Git ya!..
Kürd kökenli Rus milliyetçisi: Ya, bırakın, kelime oyununu. Gerçekten böyle bir üçlü var mı? Mesut Barzani çokça yansıtıldığı gibi ulusalcı özellikleri ile bu üçlü ile mücadele halinde midir? Mesut’un ve Neçirvan’ın aile kavgasında yaralanması olayları doğru mudur?
Anarşist: Ne bileyim. Şimdi CİA, Mİ-6, FSB ajanlığına mı oynayalım? Ayrıntılara takılmayalım. Şimdi ülkemizin yalnız bir parçasını “Kürdistan” sayan ve ülkemizin yalnız bir parçasını “Kürdistan” saymayan iki cenahın dış güçler tarafından ve iç savunma güdüleriyle körüklenen yakışıksız savaşımının tam ortasındayız. Bunların çekememezlik psikolojisinden kaynaklanan kavgaları buzdağını andırıyor. Ama görünenden görünmeyeni çıkartmak olasıdır. Barzaniler Avustralya’da yaşayan bir iş adamını, Rusyalı bir profesörü kabul etmeye zaman bulurken, “Türklerin sınır ötesi operasyonlarına müsaade etmeyin” mesajını götüren Ahmet Türk başınalığındaki DTP heyetini kabul etmeye zaman bulmadı. Günün sorunu bu, abi!
İş adamı: DTP’lilerin çoğu “Öcalancıdır” da ondan.
İşçi: Sanki Barzaniler Kürdistancıdır?! Öcalan Türkiyeleşmek diyor, Barzanilerin de Iraklılaşmak tezine yattıklarını hissetmeye başlıyoruz. Ne farkı var ki… Bir de ki, “Öcalancı” olanda ne olur? Milyonlarca Kürd Öcalan’a “siyasal irademdir” diyor. Senin Kuzey’de siyaset yürütmek için beğenmediğin Öcalan ve PKK’den başka alternatifin mi var? Bu süreçte PKK’ye saldırmak hiç mi hiç doğru değil.
İş adamı: Ben PKK’ye saldırmıyorum, Keko, kabullenmediğim politikalarını eleştiriyorum, bu bir; ikincisi de kendi mekânımızda da mı ağzıma kilit vurduracaksın?
Kapitalist: Anasını satayım…
İnşaatçı: Öcalan canını kurtarmak için, Güneyliler ceplerini doldurmak için çabalıyorlar.
Sosyalist: Abartıyorsun, o kadar da değil. Bir de herkesi aynı kefeye koymamak gerekir.
Siyaset bilimcisi: Belirleyici kişilerin tavrı önemlidir ama önemli olan bir şey daha var. Toplumsal tepki! O, bizde yok. Veya tepkilerimiz yanlış istikametlerde yönlendirilir. Kişi tavırlarından öte, varılan ve varılamayan sonuçlar önemli. 2003’te ABD müdahalesinin hemen ardından Güney’de ABD’ye rağmen bağımsız devlet ilan edilebilirdi. O dönemde Amerikanın Kürdlere ihtiyacı vardı, kıpırdayamazdı. Sürece yayardı Kürdlerle çelişkilerini. Siyasetini Arapları, Türkleri ve diğer komşuları sakinleştirmek üzerine kururdu. Kesinlikle! Kürdler bir adım ileride olurdu siyaseten. Kürdler Kerkük’ü kontrol etme şansını yakalar, gerçek bağımsızlığa giden yollar açılırdı. Kaçırıldı. Bunu birkaç kişi dışında kimse yazmadı. Bak, bu; “yaşamına sevdalı Öcalan, cebine sevdalı Güneyliler” belirlemesinden daha önemlidir. Toplum olarak uykudayız, aydınlarımız filkulağında yatıyor. Şimdi Türkiye, ABD ve Avrupa’yı Kerkük konusunda kendi çıkarları temelinde etkilemeyi başardı. Melle Mustafa Barzani’nin “Kerkük Kürdistan’ın kalbidir” vasiyetine ihanet edilmiştir.
Kapitalist: Vay be…
Gazeteci: Çok “önemli, önemli” dedin. Ama söylediklerin içerisinde en önemlisi yanlış yönlerde kulaçlayan toplumsal tepkimiz/tepkisizliğimiz oldu. Biz, kendini bastıran bir toplumsal gerçeğe sahibiz öte yandan. Ya Öcalan’ın/Barzani’nin yanında, ya karşısındayız genellikle. Talabani’yi de f….. kısmından sayıyoruz. O kadar. “Bağımsızlarımızın” sözlerinin kıymeti-harbiyesi yok. Öcalan/Barzani/Talabani yanlış yapsa bile kendi geçmiş/gençlik tercihlerimize odaklı yaklaşımlarımızdan dolayı kendimizi bastırıyoruz. Bir de Kürdlükten uzak Kürd kökenli milyonlar var. Onların varlığı da bir yandan bastırıyor. Kürdler arasında Türk devleti ile diyalogun oluşacağına, barış siyasetinin tutacağına, onurlu bir birlikteliğin ortaya çıkabileceğine kaç Kürd yürekten inanıyor? Bir elin parmak sayısını geçmez. “Barış”, “diyalog” filan çocuk avundurma hikâyeleridir. Türklerin diyalogdan anladığı, Kürdlerin hangi şartlarda teslim olacağıdır. Akli başında her Kürdün düşünmesi gereken Türklerden nasıl kopabileceğimizdir.
Kapitalist: Anasını satayım, öyledir vallah.
Sosyalist: Şunu bunu bilmem. PKK giderse, bir PKK daha doğar ama bu süreçte Federal Kürdistan da güme gider. Tek bildiğim bu. Sonra da sil baştan…
Şoför: Sizin derdiniz ne? Sanki Kürdistan’ı siz kurtaracaksınız. Öyle konuşuyorsunuz ki… Sanki uzaydan geldiniz. Hamam da, tas da eskisidir.
Yazar: Ha, ha! Belki Andrew Collins’in dediği “uzaydan gelen Kürdlerin” 21 yy.a taşınan temsilcileri bizleriz…
Kapitalist: Ya, kalkın yatalım yaw…
Anarşist: Hiç uyanmadık ki!