Bu aralar bir arkadaşımın Bazid’i ve geçen yılın Haziran’ında burada “Uygarlığın kavşağındaki kent Ehmedê Xani ile aydınlanıyor” isimli festivalde kapanış konuşması yaparken kalp krizi geçiren Kürd siyasetçisi Orhan Doğan’ı anlatan bir kitabı okuyorum. Kitap henüz basılmadı. Arkadaşım el yazılarını okumam için göndermiş. Kuşkusuz pür dikkatle, harf harf okumak zorundayım. Bu bana Doğan kişiliğini derinden inceleme ve öğrenme fırsatı sağladı ve Orhan Doğan’ı sevdirdi bana.
O’nu önceden de biliyordum kuşkusuz.
1988’de Cizre’nin Yeşilyurt köyünde Kürdlere dışkı yedirten Türk askerlerinin vahşetini Hasip Kaplanla birlikte dünya kamuoyuna taşırmak için çabalamış, Kürd milletvekili olarak TC parlamentosuna seçilmiş, 2 Mart 1992’de Meclis çıkışında gözaltına alınmış, 17 Marta tutuklanmış, Leyla Zana, Hatip Dicle ve Selim Sadak’la birlikte 10 yıl Türk zindanlarında esir tutulmuştu.
Bu kişiliğe eskiden de saygı duymuş, onun alçakgönüllü, kültürlü, inançlı, direnişçi özelliklerinden etkilenmiştim. Arkadaşımın el yazılarını okuduktan sonra Orhan Doğan’a saygım ve sevgim biraz daha pekişti.
Ruhu şad olsun! Haysiyetli çabaları ile halkımıza liyakatle hizmet etmiştir.
29 Haziran’da ölüm yıldönümüdür. Umarım Bazid’liler bu yılın Haziran’ında gerçekleştirecekleri geleneksel kültür festivalini bu görkemli Kürd şahsiyetine adarlar.
Orhan Doğan hakkında ölüm arifesinde ve sonrasında yazılan hemen tüm yazıların toplandığı kitabı okurken aklıma perçinlenen bazı düşüncelerden de kendimi arındıramadığımı itiraf etmek ve bunları saygıdeğer okurlarla paylaşmak zorunda hissediyorum kendimi. Erken ölümüne üzüldüğüm kadar azman çabalarının karşılık bulmadığına da üzülüyorum Doğan’ın.
Değerli Kürd siyasetçisi, barışseveri Orhan Doğan tüm emeğine ve gayretine rağmen yaşamı boyunca ne kendisini, ne de özlemlerini anlatabildi. Onun hakkında sevgiyle yazanlar da bunu yapabilmiş değildir. Bu bir paradoks ve yukarıdaki görüşlerimle çelişkili gibi görünebilir. Değil ama.
Orhan Doğan’ın Bazid festivalinde kapanış konuşması yaptığı sırada kalp krizi geçirirken son sözü “barış” olmuş. Doğan hakkındaki tüm yazılarda bu noktaya önemle vurgu yapılmış, “barış” kelimesi yüzlerce defa tekrarlanmıştır. Ne var ki, bu yazılarda “Kürdistan” kelimesi hemen hiç yok! YOK! Asıl paradoks ve çelişki budur işte. “Kürdistan”sız “Barış”! Çok ilgincime gitti!
Saygıdeğer Orhan Doğan’ın da yılmadan tekrarladığı bu ne barıştır öyle? Neyin barışıdır?
Barış simge bir sözcüktür. Arkasında Türklerle Kürdlerin birlikte insanca yaşaması, Kürdlerin özgürlüğü, ana dilde eğitimi vs. zikredilmektedir. “Barış” diyen Kürdlerin barıştan bunu anladıklarını ve anlatmak istediklerini düşünüyorum. Türk toplumunun en az yüzde doksanının “barış” kelimesini “terörle” aynı düzlemde algıladığı da bir sır değildir. “Barış” diyen demokrat Türklerin barıştan anladığı; Kürdlerin Türk egemenliği altında kavgasız-dalaşsız, usul-usul ve bir karın tokluğuna yaşaması olabilir ama bu kadim halkın zapt edilmiş özgürlüğüne kavuşması onların da “hassasiyet sınırlarını” zorlamaktadır.
Kürdlerin sürekli dile getirdikleri “barış” sözcüğü, Türk toplumunun yüzde doksanının algısında “PKK”, “terör”, “Öcalan”, “Türkiye’nin bölünmesi” kelimeleri ile eş anlam taşımaktadır. Bu, “barış” siyasetinin ölü doğduğunun açık bir kanıtıdır. Kürt siyaseti tren arakasından koşma alışkanlığından bir türlü vazgeçemiyor. Kürdlerin özgürlüğüne, temel insani haklarının tanınmasına düşmanca yaklaşan yüzde doksanlık Türk toplumundan doksan kişiyi kazanmak, doksan yılımızı alır. Türklerin “barış” diye bir dertlerinin olmadığını, olmayacağını anlamak çok mu zordur?
A.Tuğluk hanımefendinin “Kürdleri kemalizmle barıştırma” biçimindeki siparişli tezinin çözümü muğlâklaştırmanın ta kendisi olduğunu, Kürd siyasetini, Kürdlerin özgürlük taleplerini simgeleştirilerek belirsizleştirme konseptinin parçası olduğunu anlamak çok mu zordur?
Burada inançlı duruşuna, mücadeleci yaşamına derinden sevgi ve saygı beslediğim Orhan Doğan’ın ruhunu incitmiş olabilirim ama farklı görüşlere, hatta kendisini düşman görenlere bile saygılı olmasından cesaret alarak bu görkemli şahsiyetin barış çalışmaları hakkında birkaç kelime söyleyeceğim. Sağları yerden yere vurup dünyasını değişenler hakkında saygıyla konuşma terbiyesi ile büyütülen bir topluluğuz… Ben O’na öldüğü için değil, doğru yaşadığı için saygılıyım.
Küçücük vücudunda kocaman bir yürek taşıyan, kalbi kardeşlik, barış, insanlık için atan sevgili Orhan Doğan Kürdlerin en inançlı, en inatçı barış savaşçısıydı, desem mübalağa olmaz. O mevcut durumun tespitinden yola çıkarak hep olması gerekenleri, güzeli, iyiyi, doğruyu anlatıyordu. Gerçek bir siyaset üstadıydı. Ne var ki, Kürdistan’ın pençelendiği Türkiye adlanan coğrafyada “bir aradalık” ve “birliktelik” siyaseti ile Kürdlerin kendi haklarına kavuşamayacağına inanmak istemedi. Yanılmak istedi! Gerçekle yanılgı arasında devinip durdu. Siyasetini bu tatlı yanılgı istemi üzerine inşa etti!
Tespitleri samimi, derinlikli ve mükemmeldi. Bir röportajında şöyle diyordu: “ 3 milyon 300 bin insan Öcalan için “O benim irademdir” diye imza veriyorsa, bu dikkate alınmalıdır. Burada siyasetçiye düşen ikisini karıştırmak değil, yeni bir dil yakalamaktır”. Mükemmel ve harikulade bir tespit. İstem. Arzu. O kadar. Türkiye adlanan coğrafyada bunun tespitten öteye gidemeyeceğini biliyordu O. Mutlaka biliyordu. Ama söylemek zorundaydı. Doğruyu söylemek zorundaydı.
Kürd sorununu çözemeyeceğine inandığım Kürd Barış Siyasetinin en görkemli lideri oydu benim için. İnanmışlığı ile imrendirdi hep. Keşke Kürd ulusalcılığının, milliyetçiliğinin, muhafazakarlığının… da onun gibi liderleri olsaydı diye hep düşündüm.
Bir röportajında da “Federasyon yok bizim kafamızda… Benim kişisel görüşüm ama DTP’deki arkadaşlarla da aynı fikirdeyiz. Biz yerel yönetimleri güçlendirilmiş, halkın valisini özgürce seçtiği, emniyet müdürünün işkenceye göz yummadığı, insanların tayin olmak için Ankara’nın yollarını tutmadığı çoğulcu, katılımcı, demokratik bir devlet modelini Türkiye için çok yaşamsal görüyoruz” diyordu.
Yüreğinde Büyük Kürdistan ola-ola (yok muydu?!), “kafamızda federasyon yok” diyordu sevgili Orhan Doğan. “Çoğulcu, katılımcı, demokratik” Türkiye’nin olamayacağını bile-bile. Bu bir çelişkimidir? Evet! Ama Orhan Doğan’dan değil, Türkiye gerçeğinden kaynaklanan, Orhan Doğan’nın sürüklendiği bir çelişkidir. “Çoğulcu, katılımcı, demokratik” bir Türkiye’nin mümkünü olsaydı tarih O’nu doğrulardı. Ne yazık ki, doğrulamayacaktır. Kürdlerin hiçleştirilmesi ve yok edilmesi üzerine kurulu, ırkçı ve kaskatı bir yapılanma olan Türk devleti esnerse, elli yerinden kırılır ve mutlaka Kürdistan isminde bir siyasal birim ortaya çıkar. Türk devlet koruyucuları bunu; Kürdlerin önerdiği “barışın” Türkiye’yi esneteceğini anlamayacak kadar aptal olamazlar.
Kürdler açısından var olma, Türkler açısından yok etme sorunu olan Kürd sorunu; görüşme, buluşma, sürtüşme ile çözülecek kadar basit değildir. Bunu bilen ve anlayanlar gerilla elbisesini soyunmayanlar, ellerinde kalem kafa çatlatanlar, yasal siyaset yürütenler ve “barış” diye haykıranlar arasında da vardır.
Kürt sorunu nasıl çözülecektir o zaman? Kürtlerin hayal ettiği çözümün “bütünleşme”, “biraradalık”, “barış”la yakından uzaktan bir alakası olmadığını sabahtan akşama bu kelimeleri tekrarlayıp duranlar bile biliyorlar. Bu sorun sürtüşme ile de çözülmez.
Çözümü kesin çizgiler ve kırılma getirebilir. Başka yolu yok. Amed, Wan, Batman mitinglerinde yüz binler her yıl bir yenisi piyasaya sürülen sloganlar yerine yalnızca “Kürdistan” diye haykırdıkları zaman, Kürt siyasetçileri muğlak ifadelere tövbe edip toplantı salonlarında “Kürdistan’a özgürlük” diyebilecekleri zaman, Kürt basınının ve yazıp çizerlerinin birilerini övmek, diğerlerini yermek diktesinden kurtuldukları zaman çözümün ayak seslerini duyuyoruz diyebileceğiz.
Yene Orhan Doğan’a dönüyorum. Son röportajlarının birinde şöyle demişti: “Bu ülkede (Türkiyede-H.Ş.) Kürdlerin bayrakla, sınırlarla bir sorunu yok”. Öyle midir? Tartışılabilir. Ama o bayrağın, o sınırların Kürdlerle ebedi bir sorunu vardır. Özünden boşaltma, yok etme, hiçleştirme kelimeleri ile tanımlayabileceğimiz bir sorunu vardır. Bu, tartışılmazdır.
Kürd dünyasının güzel ve tatlı sesiydi Orhan Doğan. Kendisi gibi sesi de parlak ve cazibeliydi. Vicdanın sesi gibi güzel yani. Dünyamızın güzellikle kurtulacağına inananlardanım. Ama ne yazık ki, Türkiye ayrı bir dünyadır.
Bu arada dün Adapazarı’nda devlet eliyle düzenlenen ırkçı saldırıda Abubekir isminde bir Kürdümüz daha öldürüldü. Zaten öldürülüyoruz. Bari, bu ölümlerin bir anlamı olsun. Yine “barış uğrunda öldü” diyecekler, yazacaklar. Barış için ölmek tezi bir saçmalıktır. Kimse barış için ölmemiş veya şehit düşmemiştir. Barış için yaşamak isteyenler yaşasın. Öldürülenler Kürdistan şehitleridir ve Kürdistan uğruna öldüler.