Kişilik bir imajdır. Sanat gözü olmayanlar imajda sadece “an'ın izlerini” okur. Oysa ki o resmin insanlık tarihi kadar geçmişi, yaşayan dünya kadar bugünü, evrenin geleceği kadar bilinenleri/bilinmeyenleri vardır.
Bireylerin gelişim süreçlerindeki zaman unsurunun farklılığı değişik olaylarla karşılaşması demektir. Farklı olaylarla şekillenen kişiliklerin, toplumsal bir olaya karşı gösterdikleri tepkiler de farklı olur:
1925'te haklarında ferman çıkarılan aşiret mensuplarının evlere doldurulup yakılma hikayeleri ile süngü uçlarına geçirilen bebelerin ve kafaları kesilip götürülen büyük amcalarımın acı serüvenleriyle büyüdüm. Aynı acıyı 1980 ve 1990'larda Amed'te tahrip edilen işyeri ve evimizle, bombalanıp yakılan köyümüzle, parçalanan, kurşunlanan, işkence tezgahlarından geçirilen, cesetlerini bile toplayamadığımız, amca, dayı, kardeş, yeğen ve kuzenlerimle yaşadım.
Atütürk heykeli Dayarbakır Dağkapı meydanına kurulduğunda, şehre gidip gelen köylü ve akrabalarımızın gördükleri bu putu bir gün nasıl kıracakları biçimindeki beklenti içeren sözlerini unutamadım.
Çınar'da ilkokul ikinci sınıf öğrencisi iken 4. ve 5. sınıf öğrencilerine karş bilgi ve problem yarışmalarına girer okul harçlıklarımın bir kısmını böylece karşılardım. Ama “Andımızı” okumak için bir gün bile parmak kaldırmayışım, okul müdürümüz Sıddık Işık'ın dikkatini de çekmiş olacak ki bir gün “Gel oğlum! Andımızı bir oku da, bu çocuklar nasıl okunduğunu bir görsün!” diyerek beni merdivenlerin üst basamığına çıkardı.
“Türküm! Doğruyum....” deyince bedenimdeki bütün enerjim boşaldı ve tiril tiril titremeye başladım. Ağlmaklı bir sesle“ Ey bu günümüzü sağlayan Ulu Atatürk!....” deyince de hüngür hüngür ağlayarak aşağı indim. Gün boyu ağlamıştım. Neyseki Akif öğretmen başımı okşayarak teskin etmeye çalışmıştı.
Yatılı okulda iken ödev nedeniyle bir gece ders mutalasından geç çıktım. Koridordaki Atatürk büstünü görünce bir yumruk indirdim. Büst yere düştü. Burnu kırıldı, kulakları düştü. Kaçarak izimi kaybettirdim.
10 Kasım 1980'dı. Atatürk'ün ruhuna İstiklal Marşı okumak için Spor Salonuna (Diyarbakır Lisesi) indirildik. Müzik hocamız “Olmadı baştan!” diyerek habire ilk mısrayı tekrarlıyordu. Kimseden ses yoktu. Astsubay, o kadar kişinin içinde sadece benim yüzümde bir şeyler okumuş olacak ki suratıma yumruk indirip yere yıktı. Potinleri ile de çiğnemeye başladı. Boyun bağımdan tutup platforma kadar götürdü. “Müdür Bey bu anarşist tek başına İstiklal Marşını okuyacak!” deyince bir robot gibi yaşamımı noktalamaya karar verdim: “Hemen şurada kurşuna dizin! Okumayacağım!” dedim. Aynı zamanda Matematik hocamız olan Okul Müdürü Fadıl Baygeldi “Asker! Sen okul güvenliğinden sorumlusun! Okul idaresinden değil!” diyerek bana doğrultulmuş olan namlunun önüne geçti.
Birkaç yıl sonrasında “Kemalizm, kirli ve suçludur!” diyen ve karşılığı sadece bir ölü ünvanı olan PKK'ye omuz vererek yıllarca birlikte yürüdüm.
Ekim 1993'te Osman Sabri'nin cenaze törenin yapıldığı Berkevır/Kamışlo'da yakalandım. Şam'da Fır'a Filistin denilen zindanda 5 metre yerin debinde 7 ay tutuldum. Fırat nehrinin suları karşılığında Türkiye'ye satıldım. Babılhava (Cilvegözü) sınır kapısına götürüldüğümde devir-teslim töreni zamanı aralığında parmaklıkları söktüğümde saat tam dokuzdu. Karşı koyamadığım bir itki “bırak saat 9'u 5 geçsin!” diyordu. (Atatürk'ün ölüm saati) Saat dokuzu beş geçince kendimi dışarı attım. Suriye ve Türk askerlerinin kurşun yağmuru altında delik-deşik olmuş elbiselerimle tepelere doğru koştum. Günlerce ot yiyerek, pis kurtlu sular içerek ve dağlardan yürüyerek yara-bere içinde Kürdistan'a ulaştım.
İmralı süreci sonrasında PKK'ye yakın basında devleti incitecek (Kürt, Kürdistan, sömürgecilik, diktatörlük, faşizm gibi) kavramları kullanmak yasaktı. Sabiha Gökçen 2001 Newroz'unda öldüğünde Özgür Politika gazetesine gönderdiğim yazıda “İyi ki Newrozda öldün Sabiha. Her nedense senin ve babanın ölüm anları bizim kurtuluş anlarımız oluyor!” demekten çekinmedim.
Kürdün gündemi olmaması gereken Kemalizm tartışmaları Kurdistan-post sayfalarını işgal edince Hasan Bildirici arkadaşa bir mektup göndererek bu tür tartışmalarla zaman israfına mahal verilmemesini rica ettim. Hatta isterse mektubu yayınlayabileceğini de söyledim. Mektup yayınlandıktan sonra değişik şahısların hakaret, tehdit mektup ve virüs içeren e-maillerine maruz kaldım.
Kuşkusuz acıyı çekenler daha iyi his eder. Kürdün özgürlük mücadelesinde çekilen acılar toplamının yarısını ben çektim. Diğer yarısını da milyonlar paylaştı....! Yaşam tecrübemden biliyorum. Saygısızlıkta sınır tanımayanların bu mücadelede paylarına acı değil, sadece rant düşmüştür!
Saflarda Türk/Türkiyeli arkadaşlar görünce içten içe bir mahcubiyet yaşamıştım. Saygı-sevgiden de öte “üstün ahlaki vasıftaki kişiler” olarak görüp gıpta ettim. Kemalizme duyduğum bu öfkeye karşın neden Türk/ Türkiyeli arkadaşlara karşı derin bir saygı ve içtenlik duyuyordum? Abbas, Haki, Piro, Ulaş, Canda, Halil gibi onlarca yoldaşımla birlikte İsmail Beşikçi ve Akın Birdal gibi birçok değerli şahisiyeti de düşündüm durdum. Bizler namus belası diyerek bu yola koyulmuştuk. Ama onlar, insanlık mücadelesi diyerek bize omuz vermişlerdi. Bir gün Kürtler iktidarı ele geçirip Türklerin dilini, kültürünü, isimlerini yasaklar coğrafyasını yakıp insanlarını da evlere doldurup yaksa, kafalarını kesip süngü uçlarına taksa bu insanlar kadar onurlu bir duruş sergileyebilir miydim?
Aşireti olmayan Ermeni dönmelerine bazı köylüler hakaret etmeye kalkışınca tereddüt etmeden yanlarında kavgaya katılırdık. Demek ki Kürt ve müslüman olmadan önce insandık. Mahcubiyete gerek yoktu. Eğer rollerimiz farklı olsaydı tereddütsüz ben de bu Türk/Türkiyeli yoldaşlarım gibi bir duruş sergeleyecektim. Düşman olan halklar değil, rejimdi. Tükiye ve Kürdistan'da da bu rejimin adı Kemalizm'di. Türklerin de Kürtlerin de kurtuluşu Kemalizmin yıkılmasındaydı. Kemalizmi bir kurtuluş reçetesi olarak sunanlara karşı Türk Abbas ta tepki gösterecek, Kürt Hüseyin de.
Atatürk heykelini görünce onu devirmekten kendini alamayanlarla, azamet ve heybetine kapılanların kişilik resimlerinin çizildiği süreçler farklıdır. Mantık diyalektikleri ve bakış açıları da farklı olacaktır.....!