Dört kardeş bir yorganı paylaştığımız çocukluk serüvenin uzun kış gecelerinde onun, sac sobaya son odunları atıp masal anlatmak üzere aramıza katılmasını sabırsızlıkla beklerdik. O da yitik her günü mezara gömer gibi sobadaki közü mangala doldurur üstünü külle örttükten sonra aramıza katılırdı.
Ve her nedense daha çok Desmala Rında Rındo’yu ve Reya Hut u Bat’ı (Dönüşü Olmayan Yol’u) anlatırdı.
Herkes gibi kendisine ayrılan zamanı tüketmek üzere dünyaya gelen masal kahramanımız bir gün ava giderken yol üstünde rengarenk parıldayan bir kuş pelteğini görür. Elini pelteğe uzatınca “ Inu peli têrê Nemano, awuku bıgêruzu poşmano, awuk nêgêruz poşmano” ( Bu Neman kuşunun kanadıdır. Alan da pişman almayan da...)sözleriyle irkilirdik. “Madem ki alan da pişman, almayan da!... O zaman "alacağım!” diyerek elini pelteğe uzatan masal kahramanımızla birlikte, kör anamızın gözlerine ilaç olacak mendilin Dönüşü Olmayan Yol’un dönüşünde olduğunu öğrenmiş oluyorduk.
Analık hakkı der yola koyulurduk. Çıplak ayaklarla dikenli tarlalarda yürürken atlas halıların üstünde yürümekte olduğumuzu söyleyecektik. Leş gibi kokan kuyu sularını içerken midemiz ters dönecek ama bu biz murdar suya ab-ı hayat diyecektik. Dağ yamaçlarında kayalık ve yarlardan yuvarlanarak geçerken, papolda (asfalt yol) yürüdüğümüzü söyleyecektik. Dost bir kuş kazanmak için kılıcı ayaklarımıza bağlar, kendimizi ejderha yılanlara yedirirdik. Ve gece uykusuna dalmış güzeller güzelinin yatağına girip duygularımıza yenilmeden koynundan mendili çıkarıp getirirdik!..
Geçen gün Hasan Bildirici arkadaşımızın Dönüşü Olmayan Yol Romanını okurken her satırında çocukluğumu ve son çeyrek asırda yaşadığımız serüveni yeni baştan yaşadım. Roman kahramanı Haydar ya da bizler de büyüdüğümüzde yolumuza düşen Naman kuşunun kanat pelteğini almış, analık hakkı diyerek Dönüşü Olmayan Yol’ serüvenine çıkmıştık......!
Savaşı bizzat yaşayarak yazıya dökmüş onlarca arkadaşımızın anı-hikayelerini ve gerilla yaşamını romanlaştırmaya çalışan çok sayıda yazarımızın kitabını okudum. Olay seçiciliğinin özensizliği, ifade ediliş tarzındaki basitlik, ölçü sınırlarlarının belirsizliği ve biçimsizlik eserlerini sıradanlaştırmıştı.
Politika, sosyal yaşamın sınırlı bir alanını kapsadığından politik kaygılarla yazılan eserler de sınırlı olur. Edebi bir değere ulaşamazlar. Gerilla yaşamının her anı bir roman ve her gerilla bir roman kahramanı olabilecekken politik kaygılar, yazın alanında ulaşılabilecek düzeyin önünde en büyük engel olmuştur.
Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık Romanıyla bu sıradanlığı aşan ilk usta kalem Mehmet Uzun’u anmadan geçemeyiz. Bu usta kalemi takip eden Hasan Bildirici de gerek tipleme ve gerekse nesnel gerçeklikten soyutlama yapmayı başararak Dönüşü Olmayan Yol’a edebi nitelik kazandırmıştır.
“Aşkın ve şarabın olmadığı yerde edebiyat mı olur!?” sözüne karşılık Hasan Bildirici, gerilla yaşamını konu edinen Dönüşü Yol Romanında adeta “Evet aşk yasaktı. Bu yasak aşk bazen kurşuna dizildi ve bazen de ......” dercesine gerilla yaşamında tabu olarak görülen aşkı ve kır gerillası savaş tarzını cesur bir yürekle sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda yaşatıyor da!
Bu köşede yazdığımız yazılara karşılık onlarca e-mektup alıyoruz. Neredeyse yarısına yakını “ Eleştiriyorsunuz da nasıl toplumsal bir çözüm öneriyorsunuz?” diye serzenişte bulunuyor.
Politika yapmak ile politik yazılar yazmak çok farklı iki uğraş alanı. Politik yazılar yazmakla da politikacı olunmuyor! Bilebildiğim kadarıyla Kurdistan Post’ta yazan arkadaşlarımızın hiçbiri aktif politika yapmıyor. Toplumsal iş bölümü ve sorumluluğu gereği güncel olay ve sorunlara ilişkin düşünce üretmeye, bilgi birikimine ve analizine katkıda bulunmaya çalışıyor. Deyim yerinde ise Rönesans’a giden yolda düşünce işçiliği yapıyorlar. Hasan Bildirici’nin Dönüşü Olmayan Yol Romanını da bu düşünce işçiliğinde bir köşe taşı olarak algılıyoruz.
Politik programlar oluşturmak ise bizim işimiz değil, aktif politika yapan öncülerin görevidir.
Deneyimlerimiz göstermiştir ki savaş, sadece maddi alanda yıkım ve yoksulluk yaratmıyor. Savaş toplumu ruhsal, düşünsel ve kültürel yönde de yoksullaştırıyor. 1970-99 arasındaki sürece göre Kürtlerin moral düzeyinin düşmesi de bu yoksulluğun doğal bir sonucudur. Maddi yaşamda sefalete düşen Kürt düşünsel-moral alanda da sefalete düşmüştür.
Yoksulluk cehaleti, cehalet ise çözümsüzlük yaratır. İsmail Beşikçi Hoca durduk yere “Bilime en çok sömürge ülke insanı muhtaçtır” demiyor. Her halde ona bu sözü söyleten zekası kadar tarih ve toplum bilincidir de.
Savaş olur veya olmaz. Durur veya devam eder. Artık gerçek olan şudur ki Kürdün temel sorunu savaşıp savaşmamak değil, ruhsal ve düşünsel sefaletle mücadeledir. Rönesans ya da diğer adıyla ekin mücadelesidir. Dönüşü Olmayan Yol’da dönmeyi öğrenmektir.!
Mehmet Uzun bir, Hasan Bildirici iki.... üç..... dört ve daha daha........
Toprak ekine muhtaç......!