Önce cevap hakkının hakkı
Kandil Saldırısı başlıklı yazımızda, ulusal hak arayışında Uluslararası Hukuk kurallarının gözetilmesi gereğine vurgu yaparken, Gasp edilmiş toprak, sahipsiz toprak ve denetim dışı alanlar gibi önemli kavramlara yeteri kadar açıklık kazandıramadığımızdan ciddi eleştiriler aldık.
İlgili alanın disiplin kurallarıyla eleştiriye düzey kazandıran okurlarımıza, teşekkür ediyorum.
Ancak.....!
a- Uluslararası Hukuk, diplomasi ve uluslararası konjonktür gibi kuvvetlerin baskısı altında işlerlik kazandığından, politik arenada cereyan eden olaylar salt hukuk bakışımı ile yorumlanamaz.
b- Hukuk, “Savaşabilirsiniz” biçiminde bir kural koymaz! Savaşamazsınız! der. Ve sonra da “eğer savaşırsanız.......! şu, şu kulların dışına çıkamazsınız!” diye devam eder. Teorik kurallar da yaşamı belirlemez, yaşama yön verir. BM Güvenlik Konseyine “savaş kararı alma yetkisi” bunun için verilmiştir! Ve eğer teorik kurallara takılıp kalırsak başta Cenevre sözleşmeleri olmak üzere Savaş Hukukunu nereye sığdıracağız.....?
c- “İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasına.... (İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi. BM’nin 10 Aralık 1948 ve 217 Sayılı kararı) Bu tek cümle bile toplumsal fiili mukavemetin meşruluk kaynağıdır!
Ajan/lar
Frantz Fanon ve İsmail Beşikçi Hoca birbirlerine paralel olarak, sömürge ülke insanının ilk direnişle içindeki karakolları yıktığını, ilk kurşunu da korkak ve miskin kişiliğine sıktığını söyledi/ler. Ama uzun süren mücadelelerde, ruhlarımızın psykopath ajan/lar tarafından muhasaraya alınacağını söylemeyi unuttular galiba.....!
Kürdistan’da zor yine rolünü icra ediyor. Savaş kızışıyor. Bütün Kürtler, ama herkes işgal ettiği alan kadar zorlanıyor. Savaşı ve politikayı yürütenler bir taraftan kavga etmenin, diğer taraftan da toplumsal çıkış bulamamanın zorluklarını yaşıyor. Bu sinir harbi içinde de ruhlarımızı psykopath ajanlar muhasaraya alıyor.......
Psykopath Ajan/lar
İçinde bulunulan topluluk aleyhine kullanılmak üzere karşı tarafa bilgi vermeye (istihbari aj.) ve/veya içinde bulunulan taraf aleyhine eyleme geçme (önleyici aj.) olayına ajanlık, bunu yapan kişiye de ajan deriz. Ajanlığı sırf sübjektif niyetlere dayandıran bakışımın kendisi de sübjektif! Sağlıklı bir tanımlama için; ahlaki aykırılık, maddi yaşamı tahrip, toplumsal birliği bozma ve nihayetinde iradi unsuru ifade eden tekrar gibi durumlar aranmalıdır.
Bu gerçek ajan! Ama bizimki.....!?
Yönetilenlerin yanıltılan iradeleri üzerine kurulan iktidarlar, yapay korkular yaratarak iktidarlarını süreklileştirirler. Demokratik olmayan toplumlarda bu korku öylesine bir düzeye vardırılır ki, toplum/birey psykopath durumuna düşer. (Psyko-path= psikolojik-hasta anlamında kullandık)
-Lise dönemlerinde siyasi abilerimizden birinin peşine takılıp kaldırımda yürüyorken yoldan geçen kamyonetten bir şeyler düştü. “Bakın! Bu arabadakiler siyasi polis. Yola atılan bu demir parçası da bir ajan işaretidir. İçimizden birine işaret verdiler.....!??” diyen siyasi abimize “ Ya bir inşaat arabası, yere düşen de bir inşaat malzemesi. Ajanlıkla ne alakası var?” diyecektim, diyemedim. Deseydim....!? Bu ajan, “tam” psykopath!
-Yine bazı tutukluların, dolgu yapılan dişlerine alıcı yerleştirildiği kaygısıyla kerpeten ile sağlam dişlerini de çektiği biçiminde hikayeleri dinlemeyenimiz yoktur. Bu ajan, “budala” psykopath!
-Yakın köylü ve akrabalarımın da öldüğü/yaralandığı Diyarbakır’daki patlamaya PKK “karışık bir olay” diyerek ajanlık imasında bulunuyor.- PKK’nin olayı üstelenmesi bir çok yönden doğru bir tutumdur- Ancak görüldüğü kadarıyla olayın ajan faaliyetiyle alakası yoktur. Sorunu ajanlık ilişkilerinde aramak yerine, halk sevgisi temelinde doğru eğitilmemede, kişiliğin dağıtılmasında aranmalıdır. Bu ajan da “acaba”lı psykopath!
-Osman Öcalan, bir yazısında Rıza Altun ve Kani Yılmaz’ı Avrupa’nın ajanları olarak değerlendiriyor! İnsana sorarlar! Acaba PKK, bunları Avrupa ile savaş mı yoksa diplomasi yürütüp ilişkiler geliştirsinler diye mi gönderdi? Hangi ulusal çıkarları sattılar? Çok açık ki böyle bir değerlendirme kurumsal anlamda iktidar olma bilincinden ve kültüründen yoksunluğu ifade eder. Bu ajan da “cahil” psykopath!
-Bir de “damgalı” ajanlarımız var! Örneğin Altan TAN, “DTP’nin tabanı AKP’lidir. Yönetimi ise CHP’li. DTP’nin yönetimi Alevilerin elindedir!” deyince hazır damgayı bastık!
Birey olarak Altan Tan’ın bu düşüncelerine katılmıyorum. Bir kere DTP’nin tabanı çoğunluk itibariyle dini ibadetlerini yerine getiriyor olsa da dini bağnazlığı bulunmayan, yenilikçi sola eğilimli ulusalcı karakterdedir. Din, mezhep, dil ve lehçe farkı gözetmeyen DTP’nin en üst kademelerinde Alevilerin olması da kayıp değil, kazanımdır.
Şahsen tanışmışlığım olsa da Altan Tan’ı yakından tanımıyorum. Ancak araştırmalarından dolayı Altan Tan’ın ciddiye alınması gereken bir sosyolog olduğunu biliyorum. Babası Bedî Tan, PKK’ye yardım yataklıktan tutuklanmış ve işkenceyle öldürülmüştür. 1988 Halepçe Katliamı ve 1991 infiali sonrasında Güney Kürtlerine yardım için kurulan komisyonlarda yer almıştır. Ulusal hareketle duygudaş olmuştur. Ve son dönemlerde de HADEP üst yönetiminde yer almıştır. Tv ve gazetelerde yayınlanan söyleşilerinde politik Kürt örgütlerini eleştirse de Kürtlerin aleyhine yorumlanabilecek bir söylemine de tanık olmadım.
İsimleri çoğaltabiliriz ve isimler çoğaldıkça doğruyu bulmak da kolaylaşıyor:
Gerçek şu: Toplumsal bir kriz yaşayan Kürtler, bu krizi aşma konusunda mevcut politik hareketlerin dışında bir paradigma arayışına girmiştir. Bunun için değişik inanç ve ideolojik kökenden gelen yeni kanaat önderlerini öne çıkarmıştır. Hal böyle iken Kürdün sağcısına da solcusuna da yaşam hakkı tanımayan TC’ye rol biçme yaklaşımına da a-politik psykopath ajan demek kalıyor.
İki Hakiki Ajan
Ulusal mücadelenin bir girdap içine sokulmasında Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük gibiler belirleyici rol aldı. Diyarbakır DGM’de yargılanan Doğu Perinçek’in savunma dosyasını hazırlamak üzere Baro tarafından görevlendirildiğimde cezaevine gidip görüştüm. Bana “Ben de halkların kendi kaderlerini belirleme hakkını (self determination) savunuyorum” deyince yüzüne baktım. Kapkaranlıktı gözleri.....! Buraya ulusal politikalar belirlemeye değil, savunma dosyanı hazırlamak için geldim, diyerek yanından ayrıldım.
Ne güzel söylemiş Freud! “Hiç kimse doğruyu saklayabilecek kadar büyük bir yeteneğe sahip değildir!”
Şam’da günlerce birlikte kaldık Yalçın Küçük’le. Tiyatro oynatıyordu herkese. Bir gün “Apo Kardeşim! İstanbul Hukuk Fakültesinden Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesine yatay geçiş yaptığınız süreç arasında 11 aylık bir fark var. Nerdeydiniz, neler yapıyordunuz?” diye sorunca Öcalan’nın yüz ifadesi değişti ve sadece “Çalışıyordum!” demekle yetindi. Bu sorunun cevabını yıllar sonra Dr. Nihat Ali Özcan PKK isimli kitabında, Öcalan’ın dış güçlerle olan ilişkisini anlatmak için “Bulgaristan’a gidip eğitim aldı!” biçiminde cevaplayacaktı. İşte Yalçın Küçük ve ASAM......
İlk kurşunu miskin ve korkak kişiliğimize sıkmakla güzel bir iş yaptık. Ancak toplumun homojen olamayacağını, yapısı gereği içinde barındırdığı unsurların da değişik düşünce ve önerileri olabileceğini, öncel/genel kabule dayalı söylem ve eyleme uymayan tutumların bir ajanlık faaliyeti değil, bir temsil durumunu da ifade edebileceğini görerek ruhumuzu muhasaraya alan psykopath ajanlardan kurtarmamız da gerekiyor......