ABD desteği ile Türkiye’nin Kandil’e yaptığı hava saldırısı, Uluslararası Hukuk içeriği olan yeni bir boyut ortaya çıkardı. Bu boyutu irdelemek üzere dizi yazımızın üçüncü bölümünü bir sonraki yazıya bırakacağız.
92 Güney Savaşından Kandi’le Uzanan Yol
1992 Eylülünde Kemal Kerküklü başkanlığında Güney Kürdistan Parlamentosundan 10 kişilik bir heyet Diyarbakır’a geldiğinde kendileriyle görüşmeye gittik ve bırakuji (kardeş kavgası) savaşının yaşanmaması için çaba içinde olmalarını istedik.
Heyetteki bazı parlamenterlerin saldırgan dil kullanmaları ortamı gerince Kemal Kerküklü diplomatik bir üslupla “ Savaşan çocuklarınızın yüreğinin Kürt ve Kürdistan için çarptığını biliyoruz. Ancak “siyaset xelete, siyaset!” (siyaset yanlıştır, siyaset) deyince ortam biraz yatıştı. Sonra bize dönerek “ PKK, Botan-Bahdinan Savaş Hükümetini ilan etti. O topraklar sahipsiz değil, Irak devletinin, özgür Kürdistan’ın toprakları. Bize düşen de topraklarımızın üzerinde hakimiyetimizi sağlamaktır!” deyince anlatılacak bir şey de kalmamış oldu.
Yıllar sonrasında PKK Medya Savunma Alanlarını kamuoyuna deklare edince o günlerden bu günü görmek pek de zor olmadı. Yapmayın!” demeye çalıştık. (Medya Savunma Alanları-Hukuki Boyut-nasname ve rizgari) Ama kimsecikler duymadı. Duyanlar da bize kızdı, öfkelendi.
Uluslararası Konsensüs
Savaş; öldürme, yıkma, yakma, tahrip etme gibi bozucu eylemlerin en üst düzeyde icra edildiği eylemler dizisidir. Bu bozucu eylemler toplamına sanat diyenler de var. Ancak Çinliler ve Japonlar, içinde bolca hile barındırmayan savaşı, sanattan saymazlar!
Savaş, yıkım esası üzerine kurulsa da nihai sonuçta uluslararası camia, bu şiddetin de “meşruluk” sınırları içinde kullanılması koşulunu arar.
BM Anayasası nizalı (çekişen) taraflara, sorunlarını barışçıl yöntemlerle çözmelerini öğütlese de mazlum halkların kendilerini korumak için zalim devletlere karşı şiddet kullanmasını da yadsımamaktadır. Bu nedenle ülkeleri gasp edilen, dili, kültürü, ismi bile yasaklanan, yoksulluk ve sefalet içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtlerin, bu zillet durumundan çıkmak için sömürgeci güçlere karşı kullandıkları askeri şiddet, ilk başlarda uluslar arası alanda mazur görülmüş ve hatta sempatiyle karşılanmıştır.
Süreç içinde ulusal istemler belirsiz bir hal alınca uluslar arası vicdani destekte de ciddi kırılmalar yaşandı. Son dönemde başta AB olmak üzere bir çok ülkenin PKK’ye yönelik tavır değişikliğinin nedenlerinden biri de budur.
Kendisinden hak talebinde bulunulmayan bir ülkenin toprakları üzerinde o ülkenin hakimiyetini kıracak şekilde fiili bir durum yaratmak ve bunu deklare etmek Uluslar arası Hukukta toprak gaspı olarak değerlendirilir. Uluslar arası teamül, toprak gaspına karşı hep bir konsensüs (oydaşma-uyum) içinde olmuştur. Kandil’e yönelik saldırı da böyle bir konsensüse dayanır. Saldırıda sivil de zarar gördüğü halde bu konsensüs gereği sessiz kalınmıştır.
Sınır Ötesi Operasyonların Hukuki Dayanağı
Sınır ötesinden bir saldırıya maruz kalan herhangi bir ülke, başka bir ülkenin egemenlik haklarını ihlal etmemek kaydıyla – ki bu ancak açık denizlerde mümkün olabiliyor- sıcak takipte bulunabilir.
-Karadan Sıcak Takip Hakkı-
a-Meşru müdafaa- Aynı anda karşılık verme. Sınır ötesinde operasyon yapan veya yapmak üzere olan bir Türk birliğine HPG tarafından yapılan baskının Türk devletince infial düzeyinde gündeme taşınması, meşru müdafaa hakkını elde etmeye yönelik çaba olarak değerlendirilmelidir.
b- Komşu ülke rızasının varlığı. Irak Devlet Başkanı Celal Talabani’in “ Kandil denetimimizin dışındadır” biçimindeki sözleri Irak’ın Türkiye’ye Kandil’de operasyon yapmak üzere vize verdiği anlamına geliyor. Bu sözler aynı zamanda Irak toprakları içinde “sahipsiz toprak”ların varlığını da işaret ediyor.
İkinci şıkka bağlı olarak Irak’ı işgal eden ABD, mandater (himayeci) ülke konumundadır. Dolaysıyla uluslar arası teamül gereği, ABD’nin Türkiye’ye operasyon vizesi verme hakkının olduğu söylenebilir. ABD himayesini kabullenen Irak hükümetinin de bunu peşinen kabullendiği varsayılır.
Federal Kürdistan Hükümetinin Tavrı
1996 yılında KDP’nin davetiyle Erbil’e tanklarla saldıran Irak güçleri hızını alamayarak Süleymaniye’ye kadar ilerleyince YNK’nin silahlı gücü şehirleri terk ederek kırsal alana çekildi. “Neden direnmediniz?” biçimindeki sorulara muhatap olan Celal Talabani “ Eğer direnseydik, Süleymaniye harap olurdu. Yeniden inşa için de tüm Süleymaniyelilerin en az on yıl çalışması gerekiyordu. Ama ben bir ay sonra tek başıma yürüyerek Sülaymaniye’ye gideceğim!” demiş!
60 yılı aşkın bir zamandır yoğun bir mücadele içinde bulunan Güneyli güçlerin büyük bir birikim ve tecrübelerinin olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak bu, zaaf ve yanılgılı yönlerinin bulunmadığı anlamına da gelmiyor.
Örneğin, Ahmet Türk’ün “Güneyli güçler AKP konusunda yanılıyorlar. Şimdiki AKP hükümeti bir savaş konsepti hükümetidir!” biçimindeki sözleri 23 Temmuz sonrası AKP hükümetini doğru olarak tanımlıyor. Buna karşın Talabani’nin AKP için söylediği sözler de maddi gerçeği yansıtmıyor.
Ancak Kandil’e saldırı için bu kadar geniş bir konsensüs oluşmuşken, daha oluşum aşamasında olan FKB’den Türk ordusuna karşı direnmesini beklemek de insana “bön” bir bakış olarak geliyor.
Medya Savunma Alanları ve PKK
Savaş hukuku, çatışan taraflardan birinin uluslar arası hukuk kişiliği olmazsa bile bir takım şartların gerçekleşmesi halinde ilgiliye “Taraf statüsü”nü tanıyor. Bir toprak parçası üzerinde hakimiyet sağlanması da bu şartlardan biri.
Toprak parçası üzerinde fiili denetim sağlayarak böyle bir statü edinmeye çalışan PKK’nin bu arzusu hem gerekli ve hem de gerçekçidir. Ancak bu toprak parçasının kendisinden hak talep edilen (Türkiye) ülke olması gerekiyor. Aksi durumda fiili denetimde bulundurulan alan gasp edilmiş “sahipsiz toprak” olarak değerlendirilir. Böyle olunca da uluslar arası izolasyonla birlikte saldırının hukuki zemini de yaratılmış oluyor.
Bütün bu acı yaşanmışlıklar bize, uluslar arası camianın meşru gördüğü yöntemlerle yürümeyi öğretmeye yetecek mi? Bunu da yaşayarak göreceğiz.