“Bu sırada, kendilerini biraz da gönülsüz kabul eden mezra sahibi Selim girdi içeri. Koyun derisinden kalpağı ve buzlu bıyığıyla Rus köylülerini andırıyordu adam. Rojda, kitaplardan okuduğu Rus köylülerini Kürt köylüsünden daha çok tanıdığını düşündü. Şolohov’un ‘Durgun Don’ romanındaki Kazak erkek tiplerini anımsadı. Şaşırtıcı da olsa onların roman içindeki davranışları daha netti sanki. Oysa bu köylünün bakışları, yaşamakta olduğu engelli coğrafya gibi, aynı anda birkaç anlam ifade edecek kadar kaçamaktı. Böyle düşünmekle adama belki de haksızlık ediyordu.
“Hazırlan seni göndereceğiz” dedi adam Rojda’ya Kürtçe. “Hanımlar sana kendi giysilerinden verecek. Onları üstüne bir şekilde uydur. Aşağıda askeri hareketlenme var. Her an buraya yönelebilirler. Bu arkadaşı birkaç gün burada idare edeceğiz.”
Adamın yüzündeki katılık Rojda’nın hiç hoşuna gitmedi. Sıkıştığı anda ikisini de teslim edebilecek bir tıynet taşıdığı hissine kapıldı...”Okuduğunuz satırlar Hasan Bildirici’nin son kitabı ‘Dönüşü Olmayan Yol’a ait. Kış kampının sonunda işgal ordusundan apansız bir baskın yiyen Kürd gerillaların, iki haneli bir mezraya çaresizlik içinde terk ettikleri arkadaşlarının, mezranın iki erkek kardeşten büyük olanı Selim’le ilgili düşüncelerini böyle paylaşıyor bizimle yazar.
Kitap birçok yönüyle incelenmeye değer. Ele aldığı konular, ele alış biçimi, yazarın kendi bakış açısını kitaba yedirişi; yazarın kitapta anlattığı tükeniş ama diğer yandan değerlere dokunmayışı; sistemi eleştirisi: sistemin bireylerin özgünlüğünü kabul edemeyen katılığı, vb. Bunlar çok güzel yedirilmiş. Kitabın ilk yüz sayfasında, anlatımdaki rahatsız edici özne tekrarları ve yine ilk yüz sayfada, rahatsız edici olmasa bile okuma zevkini düşüren, üç dört cümlelik anlatımların tek cümleye sıkıştırılmış olması olmasa, edebi olarak da tatmin edici. Özellikle giriş bölümü aşıldıkça, yazarın kendini kaptırdığı anlatım coşkusu sizi de içine katıştırıyor ve kendinizi Kürdistan coğrafyasının dağlarında gerillalarla orada oraya savrulur, Tatvan’ın çamurlu yollarında bata çıka yürümeye çalışır buluyorsunuz. Kah Yüzbaşı Kemal oluyorsunuz roman ilerledikçe, kah buz yanığı parmaklarını, ayaklarını tek tek yitiren Haydar veya vicdanının tutsağı olmuş Sarya... ve çok daha fazlası: Kürdistan oluyorsunuz. Türkleri, kitabı alelacele yasaklamaya kışkırtan da bu olsa gerek!
Genel olarak ele alındığındaysa; romanın, belli bir konuyu anlatmak için tarz olarak seçildiğini kitabı okuyup bitirince aklınızda kalan binbir soruyla iyice anlıyorsunuz. Hasan Bildirici’nin Kürdistan Post editörü ve yazarı olarak yayınladığı yazılardaki arka planı bu kitapta kavrama imkanına sahip oluyorsunuz. Örneğin; Hasan Bildirici Zağroslarda gezinen gerillayı net bir askeri yapı olarak değerlendirirken, aynı zamanda Kürd dünyasında olmayan kimi tanımları da beraberinde deniyor. Kürdistan’da, yapıcı iç tartışmalar yaşayacağımız süreçleri yaratabilirsek, bu ve benzeri notların çok değerli katkılar olacağına şüpheniz olmasın ve salt bu sebeple de olsa okuyun ‘Dönüşü Olmayan Yol’u.
Kitabın yan kahramanlarından biraz bahsetmek istiyorum size. Mele Sait, Öğretmen Cemil ve Avukat Şevket’ten. Her biri Hasan Bildirici’nin kaleminden PKK pratiğini yargılıyorlar (ve elbette yargılanıyorlar da). Örneğin; Mele Sait, Kürd tarihinin tecrübesiyle ‘erken doğumun ölüm olduğunu’ aktarır karşısındaki gerilla komutanı genç kız Sarya’ya. İşkencede yok edilen Kürd bilgesi olur Mele Sait. Avukat Şevket ilk dağa çıkan gerilla gruplarını özgür Kürdistan’ın muştusu olarak sevinç gözyaşlarıyla karşılamış bir özgürlük aşığıdır ve ta o zaman gözyaşlarıyla yüzünü ıslattığı eski gerilla - itirafçının tek bir tekmesiyle canını verir. Ölümüyle, her kalkışmada ön saflara koşan özgürlük aşığı Kürd’ün nasıl da ucuzca yitirildiğini beynimizin orta yerine çakan imge olur; beraberinde öldürülen, Kürdistan’ın toplumsal dokusunun en önemli yapıtaşlarından biridir. Ve Öğretmen Cemil; tercihleriyle kitap boyunca Kürdistan’ın kendisidir; hep Kürd, hep ürkek; uzlaşmacı ve bu sayede bugünlere gelebilmiş! Birazcık teslimiyet kokmaktadır Öğretmen Cemil; gibi yaparak, değilmiş gibi gösterilen teslimiyet. Ne bu taraftan uzak koyabilirsiniz ne o tarafa yakın!
Kitabın her ne kadar belirgin bir baş karakteri olmasa da, tahminimce en oturaklı karakteri yine de Öğretmen Cemil olmuş. Yaşam imbiğinden geçirdiği tecrübeyle olaylara mesafeli yaklaşmaktadır. Bu yanıyla toplumun kendisi olmaktadır kitapta ve bedelini de ağır ödetir yazar: PKK’yi bir anda bağrında patlayan bir bomba olarak bulan Kürdistan gibi, kızı Rojda’yı evinin içinde bir yurtsever / vatansever olarak bulur dingin bir hayat yaşamak için köşesine çekilmiş emekli öğretmen. Ne Kürdistan PKK’yi uzaklara atabilmiştir savaş dolu yirmi yılda, ne de Öğretmen Cemil kızı Rojda’yı evinden uzaklaştırabilir. Rojda gerilla olamaz; bir çelişkiler yumağıdır. Gerilla çelikten bir iradeye sahip olmalıdır! Rojda kitap boyunca ne yapacağını bilemez; hep kararsızdır. Hem bilememektedir hem de herşeyin tam orta yerinde her taşın altındadır. Rojda, Cemil Hoca’nın kızıdır; PKK, Kürdistan’ın ürünüdür.
Bir Kürdistanlı olaraksa bambaşka iki karakteri buluyorum tüm anlatının merkezinde: Selim ve Sait. İki haneli mezrada altmış kadar koyunla sürdürdükleri Kürdistanlı yaşamları, ansızın çıkıp gelen gerillayla altüst olan iki kardeş. Dağlarda karşılaştıkları gerillaya karşıt değillerdir ama aralarında bir doku uyuşmazlığı da vardır. Gerillaya ellerinden gelen yardımı yaparlar, gönülden yaparlar bu yardımı ama gönüller tutsaktır. Bir gün ansızın gelen katil başçavuş, karısının kızının önünde işkenceden geçirir büyük kardeş Selim’i; yakıp yıkar evlerini, kurşuna dizip mundar eder koyunlarını ve öylece bırakıp gider. Nerededir gerilla? Sebep olmuştur oysa sahip çıkılan çaresiz iki gerilla.
Hasan Bildirici’nin kitabı benim açımdan bunun sorgusudur. Ve zalim bir yazardır Bildirici: hem Selim’i hem de Salih’i öldürttürür Türk askerlerine. Rojda’nın ağzından tıynetini sorgulattığı yaylacı köylü Selim, teslim etmemiştir ve asla işbirlikçileşmeyecektir ve yine de öldürülmekten kurtaramazlar kendilerini. Dağla, savaşla ve örgütle bütünleşmiş gerilla komutanı olmasa, anan olmayacak; kadri kıymeti bilinmeyecek bu iki kardeş Kürd’ün!
Kısacası mutlaka okuyun kitabı ve Mele Sait’in ağzından şu sözleri kitabın her satırında aklınızın bir köşesinde bulundurun: “Biz Kürtlerin tarihine iyi hesaplanmamış anlık isyanlar hakimdir. Bu, sürekli bir tuzaktır. Bir bebeğin vakitsiz veya sakat doğması gibi birşeydir... Tabiatta da bu böyledir. Güçsüz canlının yaşama şansı pek azdır. İnsanın bir yanı sürekli kapalı ve anlaşılmaz kalmalıdır... Günlük başarılar peşinde koşmamalıyız. Bize lazım olan kalıcı zaferdir. Onun içinde sabırlı olmak ve gösterişten uzak çalışmak lazım.”
Bunun halen anlaşılamamasının bir Kürd’ün kaleminden eleştirisidir ‘Dönüşü Olmayan Yol’. PKK sadece bir ilk sözdür bu yolda, ‘Yan Kurdistan Yan Neman’ ise kitabın saklı adı.