Son günlerin karmaşasında Ehmedê Arif’i dinlemenin iyi geldiğini keşfettim kendi kendime. Dinledikçe, yanıtsız soruların saldırısına uğradığımız bu günlerde bir soruya bin bir yanıt veren şiirsel zekayla yeniden buluşmanın keyfini yaşadım... Her şeyin başı da, sonu da yaşamak değil mi?
Kürdistan dağlarının temizliğini kirletmek için gönderilen işgalci devletin ne yaptıklarından habersiz askerleri (ölmeseydiler, belki de bazıları birgün iyi dostlarımız olurlardı) kutsal dağların gazabına gelmeye başladı son bir ayda. Ruhları o temizlikte arınma şansı yakalarken, cesetleri kirli ruhluların kirli ellerinde kaldı. Ruhundan ayrılmış o gencecik canları timsahsi göz yaşlarında boğdular, yıkadılar, hırpaladılar. Birinin nışanlısı, birinin annesi, birinin babası baygınlık geçirdi. Yakınlarının çektikleri yürek sızlatan acıya, tanımsız üzüntüye timsah kısmından olanlar “göz yaşlarıyla” ve ütülü kelmeleriyle tecavüz ettikçe, gözerinin derinliğinde saklamak istedikleri neşeye dikkat ettiniz mi hiç?!
“Kürdistan Federe Devletini tarihe gömmek, “pis Kürdlere” ders vermek için iyi bir fırsat yakaladık” diye düşündüler. Kürt düşmanlığı salya gibi köpüklü ağızlarından durmadan aktı, gitti...
Eline tutuşturulmuş “vatan şehitleri” metnini okuyan ve bir saat sonra hangi barda, kaçıncı sevgilisi ile buluşmanın hayaliyle yaşayan sipikerin, bütün siyasal-artistik yeteneğini yüzüne yansıtmaya çalışan iktidar-mühalefet siyasetçisinin... görüntüsünü televizyonlarınızda durdurun, büyütün ve onların gözlerinin derinliğine bakın. O derinlikte hüzün adına bir şey göremezsiniz... Düşmanlık, zalimlik, sahtelik görürsünüz sadece.
…Vurun oğlan, vurun, ben kolay ölmem
Ocakta küllenmiş közüm
Karnımda sözüm var, halden bilene
Babam gözlerini verdi Urfa önünde
Üç de kardeşini…
Üç amcasını, bir de babasının gözlerini Urfa önünde kaybeden Ehmedê Arif, söze taşıyabildiğinden fazla sitem yükleyerek Ankara’ya bir Urfa tokadı çekti:
Hangi kahpenin hançeri,
Saklı hançeri
Yaramda?
Bir de meğerse “hasreti nazlıdır Ankara’nın”.
Ama bu hasretten eskitilmedi ki prangalar…
Söz mülkünün ashabı olan “Ankara hasretlisi”, beş hanelik bir mezraya bile ülkemdir diye ad koyamayınca, öyle bir perişanlaştı ki…
İnledi: “Dört yanım puşt zulası”.
Sözü de inletti Ehmedê Arif.
“Dört parça Kürdistan” mı deseydi?! Fikri söze taşıttıran Ehmedê Arif öyle mi deseydi?!
Fikirlerin sırtı ekşitir sözleri ve de köhnetir. Bunu en iyi bilen O!
Tazeliğin tadını bizlere tattırmasaydı mı?
Sözlere taşıttırdığı çocuk tazeliğindeki o köhnemez aşkı “Halden bilmez kahpe yalanın” önüne dikmeseydi mi?
Dikti !!!:
“Bunlar engerekler ve çıyanlardır
Bunlar aşımıza ve ekmeğimize göz koyanlardır.
Tanı bunları,
Tanı da büyü!
Bu, namustur,
Künyemize kazılmış
Bu da sabır, avlulardan süzülmüş,
Sarıl bunlara,
Sarıl da büyü!”
Sonra da haline acıdı o çocuğun:
“Bıçaklar ortasındasın!
Bir cana, bir başa kalmışsın
Vay, vay.
Pusatsız…”
Bilene, çare gösteren “çaresiz kalmaların” şairi Ehmedê Arif doyumsuzluğunun karanfil kokulu özleyişini soluklarken, bir aşk boylanır içimizden bize sarı: Bizim olamadığı kadar bizim olan aşkımız! Uğruna ölümlere gidip gelinen Ehmedê Arif zulasındaki o mahsum resmin aşkı.
Ne kadar da temiz... “Bir kız çocuğunun göz yaşı gibi”.
Ehmedê Xanî’den sonra Kürdistan’ın Kuzey’inin büyük şairidir Ehmedê Arif. Ulusal şairimizdir. Bilene!
Türkçe mi yazmış?.. Dün birisi Türkün bayrağını öperek Kürtçe: “Vatan sağolsun, ülke bölünmez” diyordu...
Ve ben şairim,
Namus işçiyim yani,
Yürek işçisi,
Korkusuz, pazarlıksız,
Kül elenmemiş…;
iddiasıyla yeşil soğanın kokusunu da; yiğitler vuruldukça timsah kısmından olanlara, kan değirmenlerinde milletleri öğüten murdar baltalılara hilâf aykırı hiddeti de; dağlardaki hesabı, dağlara çekilmiş “öfkeli ve masum, sapına kadar namuslu” umudun kar altından çıkmasının hazin intizarını da… yüklemiş kelimelere bir mısra boyu macerasında.
Kürtçe yazdığı da yok. Anne dilini bilmiş mi, bilmemiş mi? Doğrusu, bu konunun cahiliyim. Annesinin ruhunu yüklemiş ama, dinsiz ve milleti olmayan kelimelere.
Bu, onun bizden farkıdır!!!
Bir de hep düşünülüp hiç anlatılamayanlar var ya, görüp de anlatamadığımız rüyalar misali o anlatılmazlıklar… Tamamını anlatmış.
Kendisini içerleten her mevzuu sözlere sindire-sindire, sözleri fikrinin ufku yeten, duyumsaya bildiği her şeye sarmaştıra-sarmaştıra öyle bir anlatmış ki…
Kürdistan’ı anlatmış hep de. Kürdlerin yaralı Kürdistanını. Kürdistan’ın dertli Kürdlerini. Tek bir “Kürd” kelimesi kullanmadan anlatmış. Nasıl başarmış bunu? Nedenini aşkın kutsallığını yaralamaktan korkup sevdiklerine “seviyorum” demeden yaşayanlar bilirler.
“Bu kelime yasaktı” söyledi birisi. “Bunu geç, yasakları kelime-kelime söken aşkı görmez mi oldun”, dedim.
Şunu da söyledim:
“Sevgisiyle hasmını tokatlayan birisini görmedin mi hiç?”
Kardeşliğin ve kanla bağlılığın arkalanma hazzını da, şifre buyurmuş “kardeş” paşanın kan dadında goncaları hissetmezliğini de bir mısra boyunca süren maceraya sığdırdıktan sonra bir ileri, bir geri bakmış şair, “YAŞAMAK, SADE YAŞAMAK” diye inlemiş. Hayır, haykırmamış, haykıran kelimelerdir:
“Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşı yaka köyleri, ovalarıyla
Kız alıp vermişiz, yüz yıllar boyu
Komşuyuz yaka-yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil, fukaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz.
Budur katilimize sebep suçumuz
Gayri eşkıyaya çıkar adımız
Kaçakçıya, soyguncuya, haine…
Kirvem, hallerimi aynen böyle yaz.
Rivayet sanılır belki…”
“Yaşamak, sade yaşamak” isteminin insani serzenişi, belki anında devrimlere vesile olmaz ama; yaşamak, sade yaşamak hasretiyle kıvrılanların dertlerinden kaçarken, kendi yalnızlığının temizliğinde arınmasını sağlar. Bundan sonra devrim nedir ki; bir çocuk işi!
“Ama bütün korkulardan uzak
Bir sevdadır böylesine yaşamak….”
Olumdan ölüme, ölümden oluma yolculuğun hikmeti; gözümüzün, gönlümüzün göremediği sonsuzluklarda değilmiş meğerse. İçimizdeki sevdaymış tüm belirsizliklerin şifresi de, yaşamın hikmeti de, kendimiz olma kavgamızın adı da.
Evet, üstat!
“Ama bütün korkulardan uzak
Bir sevdadır böylesine yaşamak….”