Yıllar öncesinde belgesel bir çalışma için Nazlı Ilıcak sormuştu. Müziğiniz hep ağıt ve politik bestelerden mi oluşuyor? Aşkın yeri yok mu müziğinizde?
“Yaşamımız ağıt, aşklarımız da drama” demiştim.
10 Temmuz 1991 günü Maden Deresinde kırılmış kolları ve kurşunlanmış bedeniyle Vedat AYDIN’la mahşeri bir yürüyüşteydik. Dere boyu yürürken ihtiyar bir adam bastonunu göğe doğru kaldırmış “Allah’ım! Allah’ım! Bize bu zulüm neden? Neden bu zulüm bize? Hani adaletin nerede? Madem ki senin de gücün bu Yecüc Kavmine yetmiyordu neden yarattın? Mahşer gününde, Mahşer gününde! İki elim yakanda olacak Allah’ım! İki elim yakanda!” diye bağırıyordu.
En büyük çocuğunu bir kontra saldırısında yitiren anamı avluda duvar dibine çökmüş “lawo, lawo” (oğlum! Oğlum!" diye inlerken gördüm. Kolundan tutup kaldırmak istedim. Dizleri kırılmıştı anamın, kalkamıyordu. Yüz hatlarına sinmiş derin bir acıyla “Kürdistan da kurulsa yüreğime saplanan aha bu hançer, mezarımda bile beni kanatacak” diyordu. Aynı acıyı belki ben de duyuyordum.Ama savaştaydık. Ağlayamadım!
Özgürlük şarkısında yürüyüşe çıkmıştık. Sonra bir bir toprağa düştü bu şarkının notaları. Notalarını yitirmiş şarkımızın melodisi ahenksiz çalınmaya başlayınca kurduğumuz hayallerin enkazı altında kaldık. Bir daha dikiş tutmadı giymeye çalıştığımız libas.
Almanya’da tek kişilik hücremde Yitik Notaları yazmaya başladığımda ağlamaya da başladım. Günlerce ağlayarak yazdım Altın beyinli Sinan’ı, Yüksek Atom Mühendisi Atom Hüseyin’i, kimsenin anlayamadığı Serhatlı dahi Uzaylı Dicle’yi, yoldaş canlısı Amed’i, üstün ahlaki yapısıyla Mamoste Muhyetin’i....... Yazdıklarım bitince göz yaşlarım da tükendi.
On binlerin omzunda son yolculuğuna çıkmış Orhan DOĞAN’ı görünce bir daha aynı hıçkırıklara boğuldum. Her nedense Maden Deresinde bastonunu havaya kaldırarak Tanrı’ya sitem eden o ihtiyar adam gözlerimin önünde canlandı durdu. Belki de bu anımsayış Orhan Doğan’ın da böyle bir zulmün kurbanı olmasındandı.
Orhan Doğan’la ilk defa 91 baharında Cizre’de karşılaştık. Saddam’ın zulmünden Kuzey Kürdistan dağlarına sığınan yüz binlerce Kürdün yardımına koşmak için didinip duruyordu. Ve daha sonraları birkaç defa da Diyarbakır DGM salonunda. Cudi’den püsküren bir ateşin içinde gelmiş olmasına rağmen sakin bir üslup ve cari hukuk kurallarına göre savunma yapıyordu. İşinin erbabıydı ve oyunu da hep kurallarına göre oynuyordu. Bu bir duruştu ve o hep öyle kaldı. Sonrası işte bilinen HEP’ten DTP’ye kadar uzanan süreç.
Mazlum bir halkın en çok zulme uğrayan çocuklarındandı Orhan Doğan. O her oyunu kurallarına göre oynamak istese de kurtlar vadisinde kuralların, duygu ve mantığın yeri yoktu. Hırsızlar, soyguncular, katiller baş köşeye kurulacak, ona da meclis salonunda karga tulumba yakalanıp hapislere atılmak, hakaretlerle uğramak, işkencelerden geçmek düşecekti.
En çok savaşın acısını çekenler barışın özlemini duyar. Her umut gibi barış umudu da insanı yıllarca yürütebilir. O da bu umutlarla yürüdü. Belki onun da çok iyi bildiği ama bilmek istemediği bir gerçek vardı:
Barış öldürülmüştü!
Her şeye inat, kürsüye çıktığında barışın hala yaşadığını söyleyecekti. Ama ona bakan binlerce göz, barışın tabutunu taşıyordu. Bu resmi görünce gözlerde, evladını yitiren anam gibi derin bir acı çöktü bedenine. Son bir kez de olsa olanca gücüyle “Barış!” diye seslendi. Ve intihar etti onda, geriye kalan tüm sözcükler.
O Özgürlük Şarıkımzda yitik bir nota..... Ve ağıtlarla sürüp giden Kürdün müziği.
Kendisine Allah’tan rahmet, ailesine de sabırlar diliyorum.