Musa Anter
KERKÜK KAN AĞLIYORMUŞ
Musa Anter
Yaşar Kaya
Kürt raporu
Yaşar Kaya
İsmail Beşikçi
“Büyük Felaket” mi, Soykırım mı?
İsmail Beşikçi
Hasan Bildirici
Beşikçi ve PKK
Hasan Bildirici
Aydın Dere
2008 geride kalırken
Aydın Dere
         
.:  Anasayfa |  Yazarlar |  Arşiv |  İletişim |  Künye |  Ana Sayfam Yap |  Sitene Ekle  :.

   ANASAYFA
   GÜNCEL
   SİYASET
   KÜRDİSTAN
   DÜNYA
   KADIN
   YAŞAM
   KÜLTÜR-SANAT
   EKONOMİ
   TEKNOLOJİ
   SPOR
   MİZAH
   KURDÎ
   MEDYADAN
   OKUR KÖŞESİ

Çiroken Klasik



www.kurdistan-post.org
Üye(ler) Çevrimiçi: 0
Misafir(ler) Çevrimiçi: 81

Lütfen buradan kayıt yaptırınız. Kayıtlı olmanız halinde sitenin tüm bölümlerini kullanabilirsiniz.
 
 


Tampon bölgeye doğru mu?
Ömer Ağın
Ömer Ağın

Tarih: 2 Temmuz 2007 Pazartesi


Genelkurmay Başkanı Sayın Yaşar Büyükanıt’ın Eğridir’de yaptığı basın toplantısında “köy muhtarı ve imamının bile PKK işbirlikçisi” olduğu ve bu “işbirlikçilerin yok edilmesi” gerçekleşmeden “terörle mücadelenin” çok zor olacağı yolundaki sözleri Kürt kamuoyunda haklı ve çok ciddi kaygılara neden olmuştur. Bölgedeki bütün köy muhtar ve imamları bu konuşmadan sonra, askerin kendilerini hedef aldığından kaygı duyarlarsa, onlar bu kaygılarında haksız sayılır mı? Diyelim ki, her hangi bir olayda bir köy muhtıranın ya da imamının yer almış olması durumunda bile, devletin Genelkurmay Başkanı, bize kalırsa bu olayda köy muhtarının ya da imamının yer aldığından söz etmemeliydi. Çünkü bu gibi olaylarda her meslekten insanlar yer alıyor olabilir ve biz şimdiye kadar Genelkurmay Başkanı’nın ağzından o mesleklerin adı verilerek bir açıklama yapıldığını duymadık.

O halde, bu konuşma bölgedeki topluma, onun yerel yöneticilerine, kanaat ve inanç önderlerine karşı olumsuz bir yaklaşım olduğunu ortaya koyuyor. Muhtar ve imamları kuşku altına koyan bu konuşmadan sonra, bölgedeki sıradan insanların neler hissettiğini uzun boylu anlatmaya gerek yoktur.

Bu noktada hemen hemen her aileden yakın ya da uzak akraba bir kişinin dağda olduğu gerçeğini de en iyi Devletin güvenlik güçlerinin bildiğini kaydetmeliyiz.. Kürtlerin yaşadığı köylerde “her teröriste on işbirlikçi düşüyor” mantığı, dağdaki her bir gencin Kürtlere özgü “büyük ailesi”ni de zan altında bırakmıyor mu? Bu “büyük ailelerin” on kişiyle sınırlı olmadığını, yüzlerle ve hatta binlerle ifade edildiğini Kürt gerçeğini bilenler yadsıyamaz. Köy imamlarını ve muhtarlarını, dağdakilerin ailelerini ve yakın-uzak hısımlarını “yokedilecek” zanlılar durumunda göstermenin toplumsal barışa ne ölçüde hizmet edeceğini hepimizin düşünmesi gereklidir.

Acaba yeni bir “tehcir” planıyla mı karşı karşıyayız? Acaba Türkiye’nin güneyine doğru 20 ila 50 kilometre derinliğinde ve sınır içinde de yine aynı derinlikte bir “tampon” bölge yaratmak amacıyla, bölgenin “insansızlaştırılması” mı düşünülüyor? Acaba bu “imam-muhtar ve ‘on işbirlikçi’” hakkındaki konuşmalar, 1990 başında yaşanan “köy yakma” pratiğinin, yeni ve post modern biçimine mi işaret ediyor?

Bu soruları sormakta haklıyız. Çünkü gün geçmiyor ki, medyada bu “tampon bölge” sözünü işitmeyelim. 300 kilometre uzunluğunda ve Türkiye sınırları içinde 20-50 kilometre derinliğinde, sınırın güneyinde aynı boyutlarda “insansızlaştırılmış” bir tampon bölge, sonuçta bir kaç milyon Kürt insanını yerinden yurdundan etmek anlamına gelir. 1990 başlarında bu yöntem “yasa dışı” yollardan, masum insanların mezralarını, köylerini yakmak ve onları zorla göçettirmek yoluyla yapıldı. Şimdi aynı sonuca “yasal, meşru” yollarla, yani çıkarılacak bir “tampon” ya da “yasak bölge” kararıyla ve yine “yasal ve meşru” bir “tehcir kararnamesiyle” varılmak isteniyor olabilir mi? Acaba Güney’e karşı “sınırötesi” askeri harekat hazırlıklarının kısa erimli amacı, Kürt nüfusun bulunduğu önemli bir bölgeyi “cephe gerisi” saymaya gerekçe yaratmak mı?

Ve eğer bu sorularımızda haklılık payı varsa, sorulması gereken ikinci soru şu olacaktır: Bu uygulama ne zaman başlatılacak? Yasak bölge ve tampon bölge uygulaması 22 Temmuz öncesinden bir kaç gün önce başlatıldığı zaman, Siirt, Şırnak, Hakkari, Van, Muş, Ağrı gibi kentlerin çok önemli kesimlerinde seçim koşullarının ortadan kalkacağı açıktır. “Kısmi” bir “savaş hali” ilanıyla böyle bir amaca ulaşılmak isteniyorsa, bunun da ne parlamenter demokrasiyle, ne de toplumsal uzlaşma ve sorunları silahsız çözme iradesiyle bağdaşmayacağını belirtmek isteriz.

Şuna da dikkat çekmek istiyoruz: Öyle görünüyor ki, askerle Hükümet arasındaki gerilim yumuşuyor. Polisin yetkilerini yeniden AB kriterleri öncesinde olduğu gibi genişleten yasanın çıkması, üst üste yapılan asker-hükümet zirveleri, Tayyip Erdoğan’ın bütün bu planlarda askerle mutabakata vardığını gösteriyor. 27 Nisan’da “en büyük tehdit” olarak ilan edilen “irtica”nın sözü artık edilmiyor. 8 Haziran “milli karşı koyma refleksi” çağrısından beri “bölücülük” asıl tehdit sayılıyor. Bir kere daha Kürtlerin başı üzerinde bir uzlaşma yaşandığı izlenimi güç kazanıyor. “Cumhuriyet tehlikede” mitingçleri, İzmir kalesine Türk bayrağı çekiyor ama, biz onların Cudi Dağına “yeşil irtica” sancağı çekmeye çoktan razı olduklarını biliyoruz. Ama biz, İzmir’de başka, Diyarbakır’da başka bayrak dalgalandırmaya razı değiliz. Biz tüm Türkiye’nin üstünde demokrasi bayrağını dalgalandırmak istiyoruz.

Bu söylenenlerin vehim olduğu düşünülebilir. Ama başkaları için vehim sayılan bu gibi düşüncelerin biz Kürtler için çok gerçekçi öngörüler olduğunu söylemek isterim. Zor ve çetin bir süreçten geçiyoruz. Temmuz ortasındayız ama, çîle (zemheri) ayında Şerebdin dağında kopan bapuk’e (kar hortumuna) yakalanmış Kürt köylüsü gibiyiz. Söylenen her söz, yapılan her “refleks” çağrısı, verilen her örnek kanımızı dondurmaya yetiyor.

Biz, resmi tarihin inkar ettiği tarihi biliyoruz. Bu tarihte, Kürdün Türkle düşmanlığı değil kardeşliği vardır. Türkün varolma, yokolma savaşı verdiği günlerde, “Kürdistan Teali Cemiyeti” “Türk kardeşlerimiz bu kadar zor durumda iken bizim bağısızlık istememiz ahlakı değildir” diyebilmiştir. Erzurum ve Sivas Kongreleri, Kürdün Batıda işgale uğrayan Türke kucak açtığının kanıtıdır. Mustafa Kemal’in o günlerde, şimdi zan altında bırakılan Kürt imamlarının, mellelerinin, seyitlerinin, ve muhtarların hayır duasını aldığını hiç kimse unutmamalıdır. Bu Türk-Kürt kardeşliği tarihinde kanlı kardeş kavgası da var. Eşitsiz bir kavga olmuştur bu kavga. Kardeşlerin birinin elinde devlet varken, öteki kardeşe sırtını dağlara vermekten başka gidecek yer kalmamıştır. Bu kavga sürsün mü?

Fakat biz karamsar değiliz. Seçim kampanyasına katıldığımız her yerde, Kürt insanının barışa olan özlemini görüyoruz. Hiç kimse bizlere, “boşuna uğraşmayın, bu devletin çatısı altında yapılacak hiç bir şey kalmadı” demiyor. Tersine, Bin Umut Adaylarının TBMM’ye gireceğine büyük bir umutla inanıyor. Bin Umut Adaylarının Kürt sorununa barışçı çözüm getirmede büyük rol oynayacağına, aynı topraklarda barış içinde, birlikte, özgürce yaşanacak günlerin geleceğine güveniyor.

Seçimlere az bir zaman kaldı. 23 Temmuz günü bütün bu karanlık senaryolara halkımızın verdiği yanıtı herkes görecek.



  
Ömer Ağın
aginomer@hotmail.com




Bu köşe yazısı 966 defa okundu. Toplam 831 kelime

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa


[ Geri Dön: Ömer Ağın ] - [ Yazarlar İndeksi ]

Kurdistan-Post Haber Portalı © 2004-2008 Tüm hakları saklıdır.
Sitemizde kullanılan haber ve resimler kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.