Musa Anter
KERKÜK KAN AĞLIYORMUŞ
Musa Anter
Yaşar Kaya
Kürt raporu
Yaşar Kaya
İsmail Beşikçi
“Büyük Felaket” mi, Soykırım mı?
İsmail Beşikçi
Hasan Bildirici
Beşikçi ve PKK
Hasan Bildirici
Aydın Dere
2008 geride kalırken
Aydın Dere
         
.:  Anasayfa |  Yazarlar |  Arşiv |  İletişim |  Künye |  Ana Sayfam Yap |  Sitene Ekle  :.

   ANASAYFA
   GÜNCEL
   SİYASET
   KÜRDİSTAN
   DÜNYA
   KADIN
   YAŞAM
   KÜLTÜR-SANAT
   EKONOMİ
   TEKNOLOJİ
   SPOR
   MİZAH
   KURDÎ
   MEDYADAN
   OKUR KÖŞESİ

Çiroken Klasik



www.kurdistan-post.org
Üye(ler) Çevrimiçi: 0
Misafir(ler) Çevrimiçi: 64

Lütfen buradan kayıt yaptırınız. Kayıtlı olmanız halinde sitenin tüm bölümlerini kullanabilirsiniz.
 
 


Bir Kürdün itirafları
Hejarê Şamil
Hejarê Şamil

Tarih: 25 Haziran 2007 Pazartesi


Geçenlerde yazılarını “Kürdistan Post”ta sürekli okuduğum Mehmet Ali Küçük’e kısa bir mektup gönderdim. Nedeni açıktı; başkalarından kıskandığımız duygularımızı açıklama “zayıflığı” ve dayanışma. Dayanışmaya hepimizin ihtiyacı vardır.

Mektupta şu satırlar yer almıştı:

“Öldür içindeki Türklüğü” yazınızı beğendim. İstanbul’la ilgili de daha önce yazmıştınız. Kuşkusuz, İstanbul, İzmir bizimki değil; olmadı ve olmayacak. Onlar “bizim oldukça” Amed’i kaybediyoruz.

Temponuzu da beğeniyorum…

Değerli kardeşime şunu söylemek istiyorum; bir yazınızda ismimi vermiş, bir yazımdan bahsetmiş, “Bir ülke köy-köy, mezra-mezra kurulur” sözlerime istinat etmiştiniz. Son yazınızda Hasan Bildirici arkadaşın makalesinden örnekler aktarmışsınız. Bizlerin birbirimizin doğru bulduğumuz düşüncelerine sahip çıkmak, desteklemek, derinleştirmek sorumluluğumuz vardır. Bu açık. Fakat, biliyor musunuz, böylesi açık yüreklice yaklaşımlar bazen yanlış anlaşılıyor?!

Siz kendi kendinize yetiyorsunuz!

İnanıyorum ki, Mehmet Ali Küçük arkadaş, bu yoğunlaşması ve temposu ile halkımızın özgürleşmesi yolunda düşüncel emeğini toplumumuzun geniş kesimlerine mal etmeyi başaracaktır.

Başarılar diliyor, sevgiyle kucaklıyorum”.

Bu, tanışmadığım, yazmaktan başka ne iş yaptığını bilmediğim, kendi ifadesiyle, “kalemini yeni yeni deneyen” bir genç arkadaşa yazılan özel bir mektuptu. Eğer sayın M.A.Küçük bu kısa notuma kapsamlı cevap mektubu yazmasaydı, özel mektubumdan bahsetmenin de bir anlamı olmayacaktı.

M.A.Küçük’ün mektubunda; “biriktirme”, “verili düşüncelerin ekseninden kopamama”, “Kürdistan vurgusunun Kuzey’de siyasal bir vurgu olarak zayıflığı”, “entelektüel atmosfer yaratma sorumluluğu”, “entelektüeli bugüne kadar gelmiş kimliğinden kurtarma çabası”, “Kürdistan toplumunun kafasını tavuk körlüğünden kurtarmaya hizmet eden editoryal yayın konsepti” vb. görüşler ilgimi çekti. Toplumumuzun ağırlıklı kesimleri arasında hala da “aksesuar” konular olarak kabul edilen bu hususların önemle tartışılması gerektiğine inanıyorum.

M.A.Küçük’ün yanıt mektubunu kısa ihtisarla yayınlıyorum:

“Değindiğiniz konularla ilgili kendi bakış açımı anlatayım.

Bireyler veya toplumlar biriktirerek ilerliyorlar. Bunu bir konu başlığı olarak yazmayı da uzun zamandır düşünüyorum. Örneğin biri çıkıp Mısırlılar veya antik Yunan filozofları dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorlardı, dolayısıyla bunu keşfeden Galileo veya Kopernik değildir dedikleri zaman gülümsüyorum. Birilerinin, herkesin unuttuğu ve kimseye birşey ifade etmeyen bir tarihte ne bulmuş olduğunun bugünkü bilinenlerle hiçbir direk ilgisi yoktur. O kişi veya toplum, o tarihte birşey bulmuş /birşey biliyor olabilir ama eğer bugün yaşanılan çağ, o tarihteki o buluşun direk ardılı değilse ortada bir bağ yok demektir. Galileo ve Kopernik’in buluşlarının üstüne biriktirmiştir bugünkü toplum; Yunanlıların buluşları kendileriyle beraber yok olup gitmiştir. Bugüne ve bugünkü bilime direk bir katkısı olmamıştır. Genel insanlık tarihiyle ilgileri varsa bile, bugünkü toplumla herhangi bir ilgileri yoktur.

Benzer şekilde Medleri veya Maguları ele alabiliriz. Yani bugünkü Kürdlerin Medlerin ardılı, bugünkü Pir, Mela veya Şeyhlerin dünkü Maguların ardılı olduğunu söyleyebilmek için zırcahil olmak gerekir. Alemi büyüleyen Maguları oluşturan kültür yok olmayıp da yaşamaya ve dolayısıyla biriktirmeye devam ediyor olsaydı herhalde son geçen 2500 yılda bugünkü Pir, Şeyh veya Melalardan çok daha fazlasını yaratmış olurlardı / yaşıyor olurduk.

(…) “Şey”lerin tanımlanmaya ihtiyaç duyduğu; “şey”lere dair arayışlara düşüldüğü dönemlerde yanlışlıkla içine girilen yanlış tanımlar, zihnin tembelliğinden veya varolanı eleştirmek yerine olduğu gibi kabul etmek şeklinde formüle edilebilecek kötü insan alışkanlığından dolayı, birinin ortaya attığı bir iddia bir anda doğrunun kendisi gibi kabul görür ve hatta göz göre göre yanlış olmasına rağmen diğer kuşaklara aktarılır. Buradan bizim yanlışlara veya hiç olmayan doğrulara gelmek istiyorum.

Biriktirdiğimiz nelerdir Kürdler olarak? Ve örneğin Ape Musa’nın “İstanbul’u İzmir’i Türklere terketmeyiz” derken kendisine bunu dedirten siyasi birikimi nelerdi? Neleri biriktirmişti? Neleri devralmıştı bir Kürd büyüğü olarak, ve neleri devretmek istiyordu?

Şeyh Said veya Seyid Rıza olaylarına baktığımızda Osmanlı torunu Türk’ün çok akıllı olduğunu görüyoruz. Bu isyanlar öyle bastırılmıştır ki, gelecek kuşakların baş gösteren olaylardan öncesinden birşey biriktirebilmesinin önü tamamen tıkanmıştır. Mutlak bir yokediliş vardır. Dolayısıyla, Ape Musa her ne kadar kalbinde geçmiş Kürd acılarının sızısını taşıyorduysa da, bir birikmişi devralmamıştı. Devraldığı bir mirası zenginleştirmiyor, kendisi yaratıyordu. Sağında solunda kendisine öncesini aktaracak; geçmişin siyasi / entelektüel birikimini kurumsal Kürd kimliği dahilinde aktaracak kimseler yoktu. Tüm Kürdistan ve Kürd toplumsal aklı bir büyük sahipsizlik ve boşluk içindeydi. Ape Musa ve çağdaşları, bir büyük iş yapıyor ve kavramsız Kürd dünyasına kavram armağan ediyorlardı. Bildiklerini, akıllarının erdiği kadarıyla dile getiriyorlardı. O insanlarda Kürdlük vurgusu sağlamdır ama Türkiye içlerinde yaşayan ve Türkçe yaşayan insanlar olduklarından hem Kürdistan vurgusu siyasal bir vurgu olarak zayıftır (çünkü Türkiye, onlarda, varolan bir entitedir / gerçekliktir, Kürdistan ise değildir) hem de Türklerle aralarına tanımlanabilir belirgin bir mesafe koymazlar. Koşullar ayrıca değerlendirilebilir, neticeden bahsediyorum. Dolayısıyla, Kürdistan vurgusunu hemen tüm Kuzey Kürdleri ve sonrasında PKK için flulaştıracak “İzmir, İsranbul’u Türklere terketmeyiz” türü bir düşünceyi ileri sürebilmesinin altında bu yatmaktadır.

Ape Musa bir örnek elbette. Hemen tüm Kuzey Kürdleri şu ya da bu şekilde birçok hatanın peşinde sürüklenmişiz / sürükleniyoruz. Çoğu kimse için –Türkler de dünyanın en usta beyin yıkayıcı ve hatta beyin bulayıcıları olduklarından– bir konuda bilgi sahibi olmanın manası: bir diğerinden devraldığını cilalayıp parlatmak, bununla sınırlı bir bilgi algısından bahsediyoruz. Bu mantığa göre bir bilen vardır, ve o bilen doğru bilmektedir. Doğruyu devral, o doğruyu kullan ve bu formülle başarıya kestirmeden ulaş. Formül bu. Batıda da bu böyleymiş aydınlanma devrine / Rönesansa kadar.

Kendim bugünlerde bir sanat akademisinde resim kursuna gidiyorum. Kursa başlamadan önce resmetmeyi öğrenmek üzerine aklımda olan strateji şuydu: “öğretmen” bana teknikleri gösterecekti ve ben de bu teknikleri ustaca kullanarak evime dekoratif maksatla asacağım veya aynı maksatla dostlara armağan edebileceğim resimler yapabilecektim. Öyle olmadı. “Öğretmen”, bırakın fırça teknikleri öğretmeyi bir tarafa, boya karıştırmayı dahi öğretmedi. İstediğim görüntüye ulaşmak isterken hangi ebatta veya tipte fırça kullanacağımdan tutun da fırçayı nasıl süreceğime kadar her “doğruyu” kendimin bulmasına yönlendiriyor. Asla öğretmiyor, ama aramamı ve bulmamı sağlamaya çalışıyor. Türk eğitim sisteminin tornasından çıkmış biri olan şahsım için bunun ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. O sistemde, verilenle yetin, senden isteneni ver ve başarılı ol, formülü var. Öğrenmek veya öğretmekle; education kelimesiyle ilgisi yok oranın. Kodlanmış bir ezber anlayışının olduğundan bahsediyorum. Orada olmanız gerekene göre yetiştiriliyorsunuz, burada olmak istediğin için çabala, deniyor. Resim kursunda öğretmen arada bir gelip birşeyler anlatıp gidiyor. Ben anlamıyorum ne dediğini tam olarak, ama resmetme becerime dair ümitsizliğimi kenara koyup fırça sallamaya devam ediyorum. İlginç bir şekilde de her kötü resmim şu ya da bu şekilde bir önceki kötü resmimden biraz daha iyi oluyor. İstemesem de biriktiriyorum!

Kürdlerde de bu fırça sallama, başkasından ezber almak değil de, kendi çabasıyla öğrenmek ve genele bunu katmak üzerine bir entelektüel atmosfer yaratılmak durumundadır. Uğraşlarımdan ve satır arası amaçlarımdan birisi budur.

Şimdiye kadar sadece siyasetçi entelektüeli bilmişiz; 60’lardan başlayan süreç böyle yürümüş. Entelektüel siyasi kavgayı da göğüslemek durumunda kalmış. Şartlar bunu gerektirdiğinden böyle olmuş bu; ayrıca iktidar örgütlenmesinin, devletin olmadığı yerde; Kürd toplumu üzerinde bir nevi devlet olma / iktidar olma hissi vermesi sebebiyle Kürd entelektüelleri o hissi taşımak maksadıyla buna kendileri de kaydılar mı, bilemiyorum. Oysa bugün bir devlet mantığına çok yakın süreçten geçiyoruz ve entelektüelin bugüne kadar gelmiş kimliğinden kurtarılması gerekiyor.

Christopher Hitchens ismini duymuşsunuzdur. En son Şexmus Amed isimli çok beğendiğim katılımcı, ismini Okur Köşesi’nde andı. Şexmus’un ısrarlı aktarmalarından sonra geçenlerde zaman ayırıp Hitchens’ın içinde Kürd veya Kürdistan kelimesi geçen epey sayıda makalesini okudum. Okurken çok değerli bir tanım öğrendim. Sizinle de paylaşmak isterim: Bağımsız aklın bireysel sorumluluğunu kabulü.

Yani bir birey eğer bağımsız düşünebilme yetkesine kavuşmuşsa, o kişi artık sorumluluk sahibidir, diyor Hitchens. Düşüncelerinin götürdüğü ufuklara gidebilen kişi, ulaştığı sonuçları genelle paylaşmalıdır. İşte benim toplumların biriktirmesinden de anladığım budur. Entelektüele biçtiğim özel rollerden biri budur.

Düşünün ki Kuzey Kürdleri yakın döneme kadar sadece iki gruptular: PKKliler ve PKK karşıtları. Bunun eğriliğini, doğruluğunu tartışmıyorum ama bugün artık Kurdistan Post’ta oluşmuş yeni bir editoryal yayın konsepti var ki, hem Kürdistan’da bağımsız yayınların editörlük kurumunun ileride nasıl olacağına dair bir Kürd biriktirmesidir, hem de burada sizin, diğer yazarların ve benim, PKK’ye yandaş veya karşıt olmak gibi saçma bir ikileme düşmeden oluşturduğumuz yeni ve olması gereken bir Kürd entelektüeli konsepti vardır.

Dolayısıyla sizin veya bir başkasının ismini anarken insanların nasıl düşündüklerini değil nasıl düşünmeleri gerektiğini referans alıyorum. Örneğin yayınlanması için Hasan Bildirici’ye gönderdiğim (ama henüz yayınlanmamış) yazılardan birinde sizin bir kitap ve yazınıza yine referans verip tavsiye ediyorum. Bu referansın benim açımdan önemi, sizin yazdığınızı, ürettiğiniz düşünceyi size ait olmaktan çıkarıp, size aitliğini elbette her kullanımda vurgulayarak, ortak akla maletmektir. Ortak Kürd aklına akan /akıtılan bir bilgi o toplumun ortak belleğinde yer edindirilebilirse toplum için bir “biriktirilen bilgi, aktarılan tecrübe” hükmü kazanır. Dolayısıyla üreten aklı da yücelterek, üretileni toplumda tekrarlı kerelerle öne çıkartmak!

İsim vermek konusunun yanlış anlaşılması bahsini neden vurguladığınız üzerine düşündüm. Eğer ki birisi kendi yazılarıma güya değer katmak için isimlerinizi andığımı diyecek olursa, bu benim zoruma gitmez. Sizin böylesi değerler olduğunuzu tasdik etmiş olurlar; Kürd dünyasında pek rastlanmayan övgülerdir. Benim niyetim bambaşka bir kültürü hayata geçirmek. Eğer ki siz bir konuya çok yerinde değinmişseniz ve ben sizin yüklediğiniz vurguyu bir kaldıraç olarak kullanıp daha farklı bir vurguya ulaşmak için sizinkini kullanıyorsam; bu doğrudur derim. Biriktirmek denilen şey budur. Ayrıca şu yüklem de var: siz bir konuyu işlemişsiniz ve kendi kompozisyonunuzda iyi bir vurgu yakalamışsınız; uzun paragraflarla aynı vurguya tekrardan ulaşmayı denemektense, entelektüele ve emeğine / düşüncesine takdir ve teşekkürü de içinde içerecek şekilde; örneğin size referans verdiğimde yazılarınızı okuduklarından emin olduğum okuyucuya o yazınızı referans vererek, o vurguyu şipşak hatırlatıp direk kendi demek istediğimi diyebilme kolaylığına sahip oluyorum. Ayrıca Kürd entelektüellerinin isimlerini yazılarımda geçirerek farklı bir kültürün oluşumuna da katkı sunmaya çalışıyorum.

İçimizde yüce değerler olduğunu, ve insanlara yaşlanmadan, mahpusa düşmeden, işkenceye girmeden, bir siyasetin emektarı olmadan; salt ürettiği düşüncelerle değer vermeyi öğrenmemiz gerekiyor, diye düşünüyorum. Referans vermeyi akademik kültürün kullanılabilecek pozitif bir öğesi olarak alıp / bir yöntem olarak düşünüp akemisyenlerin sıkça düştükleri kıskançlığa düşmeden ‘Kürd entelijansiyasında bunu varedebilir miyiz?’i deniyorum. Buna göre: birbirimizi okuyacağız, birbirimizi referans göstereceğiz; bunu Kürd insanlarına bu şekilde göstereceğiz ve bu sayede bugün cılız olan Kürd kamuoyunu her geçen gün daha güçlü hale getireceğiz. Bu böyle olur mu? / Bu böyle mi olur?, bilmiyorum ama bunu deniyorum.

Saygı ve selamlarımla,

Mehmet Ali KÜÇÜK”



  
Hejarê Şamil
hejare_shamil@hotmail.com




Bu köşe yazısı 1443 defa okundu. Toplam 1557 kelime

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa


[ Geri Dön: Hejarê Şamil ] - [ Yazarlar İndeksi ]

Kurdistan-Post Haber Portalı © 2004-2008 Tüm hakları saklıdır.
Sitemizde kullanılan haber ve resimler kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.