Darbe süreci ve DTP

Türkiye bugüne kadar şahit olmadığımız ve de alışık olmayan türde bir darbe sürecinin içinde bulunuyor. Gazetemiz bu darbe senaryosunu ifşa etmiştir. Daha Kamuoyunun, bilinçleri bulandıran bilgi kirliliği ve üstün körü yorumlarla şaşırtıldığı şu günlerde, karşı karşıya olduğumuz durumu tanımlamanın önemi açıktır.

Yalnızca güdümlü basılı medyaya göz atmak, kafa karışıklığını görmemize olanak sağlıyor. Muhtıranın mürekkebi bile kurumadan, askerle yüzleşmeyi göze alamamanın da getirdiği bir sahte iyimserliğin başta hükümet olmak üzere, genellikle muhtıra karşıtı kamuoyunu kapladığını görüyoruz. Bu sayılanlar, AB sürecine giren, küresel ekonomiyle bütünleşen Türkiye’de bir askeri darbenin olamayacağı tezine dayanıyorlar. Bu tez çok sayıda “demokratı” da etkilediği bir gerçektir. Muhtıranın çok açık bir dille darbe tehdidinde bulunduğunu kaydetmekle birlikte, 12 Eylül türü bir darbenin, eğer emir-komuta zinciri içinde yapılacaksa, uzak bir ihtimal olduğu tezine biz de katılıyoruz. Bunu nedenlerini de gayet iyi biliniyor. Böyle bir darbenin ertesi günü, Türkiye’nin “milli dava” dediği Kıbrıs “davasını” ebediyen kaybedeceği, Kıbrıslı Türklerin kendilerini darbeci Türkiye’den kurtulmak için AB “cennetinin” kollarını atacağı, Ermeni soykırımı kavgasının o anda Türkiye aleyhine sonuçlanacağı, ekonominin o anda kaosa gireceği, en önemlisi Türkiye’nin Kürt sorununda topyekun savaşın, giderek de iç savaşın içine sürükleneceği, bunun da mezhepler arası çatışmalarla örtüşeceği o kadar büyük bir ihtimaldir ki, Genelkurmay strateji uzmanları bu çılgınlığı elbette göze alamazlar.

Ama buraya kadar. Osmanlıda oyun, darbecilerde model çoktur. Osmanlının uzantısı oldukları buradan da somut olarak anlaşılmaktadır. Tarihimiz birbirinden farklı darbelerin de tarihidir. 27 Mayıs CHP’nin Üniversite öğrencilerini kışkırtmasıyla, onun siyasi öncülüğünde, emir-komuta zinciri parçalanarak yapıldı. 12 Mart darbesi ise, bir muhtıra ile hükümet devirme ve yerine cuntaya bağlı bir hükümet geçirme modeliydi. 12 Mart tipik bir Latin Amerika modeli oldu. 28 Şubat darbesine ise “post-modern“ darbe dendiği malum. O halde, birbirine hiç benzemeyen bu darbeler zincirinin şu anda yaşadığımız son halkasının da, eskilerin tabiriyle nev-i şahsına münhasır olacağından kuşku duyulamaz.

Bugün yaşanan darbe sürecinin nasıl bir şey olduğuna geçmeden önce, TBMM’de seçim kararı alınmasıyla darbe olasılığının zayıfladığı düşüncesine itirazımızı belirtmeliyiz. Böyle düşünenler yanılıyorlar. Darbecilerin amacı nedir? Neden darbe yapmak isterler, neden darbe tehdidinde bulunurlar? Hiç bir darbe, görünürdeki nedenlerle açıklanamaz. Görünürdeki nedenler yalnızca darbecilerin meşruiyet kaygılarıyla ortaya atılır. Burada arka plan önemlidir. Bize göre, sırtını OYAK ve benzeri sermaye gruplarına dayayan militarist elit, büyük olasılıkla kimi hegemonyacı devletlerin çıkarlarıyla paralele girerek, önüne, Cumhurbaşkanlığını kaptırmama dışında şu stratejik hedefi koymuştur: İslami köktendinciliğin “ılımlı” alternatifini ve Kürt sorununda silahlı çözümün silahsız alternatifini tasfiye ederek, hem İslami akımları, hem de Kürt halk hareketini izole etmek, güçten düşürmek ve yok etmek… Sonuçta parlamento üstünde askerin vesayetini sürdürmek ve bölgede hegemonyacı bir güç olmanın, bu arada İran, Irak maceralarında yer almanın önündeki bu iki halk engelini aşmak… Kısaca bir askeri “iç hat manevrası” ile karşı karşıyayız. Bu manevra tamamlanınca, Türkiye bölgede güç merkezi olmak için askeri yollar da içinde, her bakımdan eli kolu serbest bir devlet olacaktır. Bunun bölgesel savaşlara girmek anlamına geldiğini okurlara hatırlatmak bile gereksizdir.

İşte bu stratejik amaca 12 Eylül türü bir darbeyle ulaşılamayacağı açık olduğu içindir ki, benzerlerine Ukrayna ve Gürcistan gibi ülkelerde rastladığımız ve temelleri 28 Şubat’ta “silahsız kuvvetler” kavramıyla atılan, Anıtkabir yürüyüşleriyle provası yapılan, yeni bir darbe modeline ihtiyaç duyulmuştur. Darbenin askerler tarafından değil, siviller tarafından yapıldığı, iktidarın askerler tarafından değil, siviller tarafından ele geçirildiği, o nedenle, askeri darbelere karşı olanların, içte ve dışta köklü olarak itiraz edemediği bir modelden söz ediyoruz. Bize göre, büyük bir titizlik ve ustalıkla yıllardan beri hazırlanan bu modelin bütün unsurları artık yaşama geçirilmiştir. Genelkurmayın yayınladığı muhtıra, “sivil kuvvetlerin” meşruiyet kaynağını oluşturmuştur. Yeni model darbe resmi ordu örgütlenme ağından çok, Kürt halkının yakından tanıdığı JİTEM ve benzeri kontra örgüt ağına, muhbirleri, itirafçıların ve “durumdan vazife” çıkaran darbeci emekli askerlerin bin bir çeşit örgütüne, bunlar tarafından denetlenen ADD gibi sözde “sivil toplum örgütlerine” dayanmaktadır. Bu örgütsel ağ, medyadaki ve parlamentodaki uzantıları eliyle, toplumda yarattığı “şeriat ve bölünme” korkusuyla milyonlarca insanı, kendi darbe tertiplerine alet etmiş, böylece yeni model darbenin kitle temeli ortaya çıkmıştır. Tandoğan ve Çağlayan mitingleri, bu mitinglere karşı içte ve dışta yapılan olumlayıcı yorumlar bunu gösteriyor.

İşte içinden geçtiğimiz politik süreç, böyle bir darbe sürecidir. Darbe süreci henüz sonuca ulaşmamış, Cumhurbaşkanlığı seçiminde taktik bir zafer kazanmıştır. Mecliste erken seçim kararı darbecileri taktik zaferle yetinme noktasına getirecek mi? Bizce hayır. Nitekim, Hükümete yakın çevrelerin kapıldığı iyimser havaya rağmen, yine bu çevrelerde ciddi kuşkular da var. Örneğin Yeni Şafak’ta Fehmi Koru şu satırları yazmıştır:

Projenin sahipleri hükümetin benimsediği 'erken teşhis-kesin tedavi' yöntemiyle kısmî bir felç yaşıyorlar; ancak bu durumun uzun süreli olup olmayacağı pek çok unsura bağlı. Bu unsurların en önemlisi de, gıdasını demokrasiden alan bütün sivil güçlerin, aynı kararlılıkla sandığın ortaya konması yolunda çaba göstermeleridir. Karar Meclisten de çıktı, ama ne olur ne olmaz; seçimi yaptırmama, cumhurbaşkanı halka seçtirmeme, süreci durdurma yolundaki telkinlere kulak asmamak gerekiyor.

Demokratik güçler oyuna gelmez ve Türkiye içine sokulduğu süreci demokratik sistemini zedelemeden aşmanın yolunu bir defa bulursa, bundan sonraki uğursuz projeler de işlevsiz kalacaktır.”

Fehmi Koru darbeyi aşmanın “yolundan” söz etse de bu yolun ne olduğunu açıklayamıyor.

Bu çevrelerin esas olarak AKP’yi savunma çabası içinde sınırlı bir demokratik konumda oldukları bizce biliniyor. Seçim öncesinde alelacele bağımsız adayları birleşik oy pusulalarına yazma yönünde çıkarılan yasanın DTP’ye karşı bir engelleme olduğu çok açık. AKP liderliğinin, Kürtleri askerin önüne atarak, onların parçalamalarına razı olarak yakayı kurtarma taktikleri çirkin bir görüntü olarak ortada. O nedenle AKP liderliği artık saatli bir bomba gibi işleyen darbe sürecini yenik düşürecek yetenek ve cesaretten yoksundur.

Bu oyunu bozacak olan Kürt özgürlük ve demokrasi hareketidir, demokrasi güçleridir. Kürtlerin ulusal demokratı birliği tüm demokrasi güçlerinin güvencesi olacaktır. Bunun “sihirli” formülü, Amed ile Dersim’in kanlı bir tarih içinde adım adım kurduğu, birbirine düşmanlığın her iki tarafa ödettiği acılı bedellerin anısıyla pekişen birliğidir. Bugün Türkiye’de darbeciler ve CHP Alevi toplumunu, AKP ve İslamcı akımlar Sünni toplumunu birbiriyle karşı karşıya getirmekten başka hiç bir şey yapamaz. Yalnızca DTP, Amed ve Dersim yıkılmaz birliği ile, Türkiye’de Alevi ve Sünni kardeşliğini temsil ederek, Sünni bağnazlığından paniğe kapılan Alevi toplumunu darbecilerin tuzaklarından koruyabilir. Bu hem Kürt halkının demokratik birliğini güçlendirecektir hem de Alevi- Sünni kardeşliğin sağlayacaktır.

Darbe sürecini biz durduracağız. Ateşkes sürecini sürdürmek için çalışarak, Türk-Kürt düşmanlığını ve darbe sürecini durdurarak Alevi-Sünni düşmanlığını ortadan kaldıracağız. Türkle Kürdün, Aleviyle Sünninin kardeşleşmesini biz kuracağız. DTP o nedenle biricik Türkiye partisidir.


Yazar: Ömer Ağın
Tarih: 2007-05-15


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=972