Kürtler Güney’de elde edilen kazanımlara her geçen gün biraz daha fazla ilgi gösteriyorlar. Eğer öteki parçalardaki Kürtler, bu ilgiyi “tribünlerde” oturarak gösterecek olurlarsa, kendi özgürlüklerini, Güney’deki devletin varlığına bağlarlarsa, bunun sonuçları ne olur?
Bu soru, Kürtlerin pek çok sorunun yanında giderek büyük bir önem kazanıyor.
Bu yazıda Kürtlerin ulusal demokratik birliği, ulusal kazanımların savunulması ve “savunmacılık” kavramlarından hareketle büyük önem kazanan bu soruyu yanıtlamaya çalışacağım.
Bundan önceki yazılarımızda, Kürtlerin demokratik birliği hakkında bazı görüşler öne sürmüştük. Günümüzde Kürt siyasi hareketlerinde ulusal birlik konusunda genel olarak olumlu bir yaklaşım olduğu görülüyor. Ancak Kürt ulusal demokratik birliğinin içeriğinde tam bir açıklık olduğu söylenemez.
“Ulusal birlik” kavramı tarihsel bir kategoridir. Tarihin her döneminde geçerli olmamıştı ve tarihin bundan sonrası için de sonsuza kadar geçerli olmayacaktır. Bundan da öteye “ulusla birlik” gerekli olduğu tarihi kesitlerde de kimi zaman farklı, farklı içerikler almıştır. Bunu anlamak için Türkiye tarihine bakmak yeterlidir. Türklerin Birinci Dünya Savaşı sonrasında uğradıkları yenilginin ardından kurmaya çalıştıkları “ulusal birlik” ile bugün 14 ve 29 Nisan mitinglerinde kurulmak istenen “ulusal birlik” aynı şey midir? Birincisi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna götürdü, ikincisi kapıyı faşizme açıyor. Halkları bir birine kırdırmaya götürüyor. Bütün paylaşım savaşlarda, egemen güçler, emekçi halkları “ulusal birlik” sloganıyla tuzağa düşürdü. Demek ki, kendi başına ya da tarih dışı bir anlayışla “ulusal birliği” ele alamayız. “Ulusal birliğe” halkların taleplerinin içeriğine ve somut tarihi koşulara göre bakmak gerekir.
Milliyetçi bakış açısı, her zaman “ebedi” bir ulusal birlikten söz eder. Şoven milliyetçi güçler tarihin her dönemecinde “ulusal birliği” kendi amaçları için kullanmaktan geri durmaz… Kürt özgürlük ve demokrasi mücadelesi, Kürt dünyasına yaptığı en büyük katkı, asıl olarak yoksul halka dayanmanın getirdiği bilinçle, “ötekine” düşmanlık temelinde milliyetçiliğe kapılarını kapamış olmasıdır. Halklar arasındaki kardeşlik ve dostluğu her koşulda ısrarla savunuyor olmasıdır. Ortadoğu ve Balkanlarda yaşanan Türk, Arap, Ermeni, Yunan, Acem milliyetçiliklerinin ortasında bizim Kürt hareketimiz bir vaha gibi duruyor olmasının anlamı burada yatıyor.
Bugünün Ortadoğu’da Kürtlerin ulusal demokratik birliği demek, her biri bir diğerine ekonomik ve politik düzenleri gereği potansiyel birer düşman olan, hemen hepsi de, bulundukları bölgede büyük devletlerden birine yaslanarak pazarlardan pay kopartmak isteyen devletlerin tam ortasında bir barış adası yaratmak demektir. Eğer bir halkın ulusal demokratik birliği böyle bir perspektife sahipse, bu birlik meşrudur, milliyetçiliğin dar sınırlarına hapsolmaz, “öteki” halklarının çıkarına da ters değildir. Çünkü nesnel koşullar Kürtleri böyle bir ulusal birlik kurarak, savaşların, düşmanlıkların coğrafyasında bir barış adası olmaya mahkûm etmiştir. Bu mahkûmiyete bizler gönüllü olarak katlanacağız. Kürtlerin “ulusal demokratik biriliğinin” temelinde yatan mantık bundan başka bir şey değildir.
Ama unutmamak gerekir ki, Kürt ulusal demokratik birliğinin bölgede bir barış adası yaratması, ancak özgür ve demokratik Kürtlerin ulusal birlikleri sayesinde gerçekleşir. Bize dayatılan tarihsel koşullar, her bir parçadaki Kürtleri kimi zaman şu, kimi zaman bu bölge ya da dünya devletlerinin tuzaklarına düşürmüş ve düşürmekte olsa da, tarih Kürtlere bu tuzaklara düşe düşe özgür olmanın en büyük nimet olduğunu öğretmiştir. O halde,
Kürt ulusal demokratik birliği yalnız barış adası olmakla sınırlı değildir. Özgür bir barış adası olma ufkuna sahiptir.
Bu nasıl olur? Bu elbette kendiliğinden olmaz. Özgürlük ve barışın okulu mücadeledir. Bu okuldan geçmeyen halklar ne özgür olabilir, ne de barışa kavuşabilir. Tarihin yasallığıdır bu. O nedenle Kürtler, özgürlüğü ve barışı yalnız hayal etmekle yetinemez. Özgürlük ve barışa mücadele ederek ulaşmak zorundadırlar. Halkımız dişleriyle, tırnaklarıyla özgürlüğünü kazanmak zorundadırlar. Kürtlere hiç kimse özgürlüğü ve barışı altın tepside sunmayacak. Bunu nereden biliyoruz? Tarihten. Yaşamın acı tecrübelerinden. Tarihin mücadeleler okulundaki derslerimizden biliyoruz. Hiç bir halkın kılıcı, bizim kılıcımız kadar granit kayalara çarpmaktan böylesine çentik içinde kalmamıştır. Bakın kılıcınıza, hiç bir şeye benzemiyor. Hep yara, bere içindedir. Savaşan kılıç bundan başka bir şekilde olamaz da. Çünkü Kürdün kılıcı tören kılıcı değil. Yorgun, çizik dolu, çentikli bir kılıç bu. Özgürlüğün ve barışın güneşini göremeyen bu halk, mücadele okulunda kendini eğitmiştir. O nedenle, onun özgür barış adasına mücadeleyle gidilecek ve mücadeleci, boyun eğmeyen insanların özgür barış adası dört tarafını çeviren devletlerin emeksever, barışsever, hürriyet sever, hümanist insanlarıyla birleştikçe, şenlenecek, yeşerecek, özgür ve müreffeh bir geleceğe yürüyecek.
Kürtlerin ulusal demokratik bilincine yansıyan işte böyle bir ulusal birliktir. Hayallerindeki ulusal bilinç düşü böyle bir birliktir.
Çok eski tarihleri ve Mahabat’ın trajik dönemini bir yana bırakırsak, Kürtler ilk defa bir parçada çok büyük bir kazanım elde ettiler. Hem de uzun yıllar büyük bedeller ödeyerek ve hala ödemeye demeye ederek kazanı bir mevzi kazandılar. Kimileri bu kazanımda ABD emperyalizminin Irak’ı işgali olgusunun payına şaşı, kem gözlerle baksa da, kazanım, kazanımdır. Elde edilen değerler reeldir. Kürtler bu kazanımı yıllarca verdikleri acımasız mücadelesinin sonucu elde etmişlerdir. Bu kazanımı gölgelemek isteyenler, işgal edilen Irak devletinin de işgalciler tarafından, üstelik Kürtleri boyunduruk altına alarak kurulduğunu unutuyorlar. Günümüzde Kürt halkını bölüp parçalayarak, onu değişik parçalarda otoriter devletlerin ve milliyetçi iktidarların sultasına sokan İngiltere ve Amerika, bugün girdikleri topraklarda Kürtlerin ulusal, kültürel, hukuki ve politik haklarını teslim etmek zorunda kaldıysalar, bu gelişme, tarihin ve tarih vicdanının bu devletlere dayattığı muhteşem bir özeleştiridir. Irak topraklarının ABD’nin bu topraklara girmesi elbette bir kargaşadır. Kürtlerin Güneydeki kazanımlarının bu kargaşa ve felaket koşullarında kazanıldığı da doğrudur. Eğer Irak’ta tüm ülkeyi yıkan bir deprem, merkezi iktidarı felce uğratsaydı ve Kürtler bu felaket karşısında kendi evlerini kurmaya kalksaydı, onlara “depremin işbirlikçileri” mi denecekti?
Güneyde elde edilen kazanımları savunmak elbette yalnız Kürtlerin değil, Kürt halkının acılı tarihini seyretmekle yetinen bütün halkların da tarihsel ve özeleştirel görevidir. Kürt halkı, çevresini kuşatan devletlerin halklarının “güvenliği”, “refahı”, “barışı” adına öyle büyük bedeller ödedi ki, şimdi bu halklar Kürtlere olan borçlarını, Güneydeki kazanımlara düşmanlık etmeye kalkan kendi egemenlerinin kolunu bükerek ödemekle yükümlüler. Bu ülkelerde demokrasiye giden birici yol buradan geçmektedir.
Evet, yalnız biz Türkiye’deki Kürtler değil, Türkiye’nin bütün vicdan sahibi insanları, oradaki yönetim tarzını ve yöneticileri beğensinler ya da beğenmesinler, Güneydeki kazanımları sonuna kadar savunmalıdırlar. O kazanımlar tüm Kürtlerin kazanımıdır ve tüm Kürtlerin mücadelesiyle kazanıldığı unutulmalıdır. Çünkü Kürtler ocak yıkmıyorlar, kendi evlerini kuruyorlar. Anadolu insanındaki “imece” Kürtçesiyle “alîkarî” bilincini yükseltmenin zamanıdır. Ev yıkana lanet, ev kurana yardım edilir çünkü. Bu her şeyden önce insani ve ahlaki bir görevdir. Kaldı ki Kürtler yıllardır gasp edilmiş Haklarını elde etmeye çalışmaktan başka bir iş yapmıyorlar. Bizim Güneydeki kazanımları savunmamız böyle bir düşüncenin eseridir.
Bu satırların yazarı uzun yıllar Türkiye Komünist Partisi’nin saflarında çalıştı. Kendi tarihine küfü ederek, yeni bir “tarih yazanlara” kimse güvenmez. Biz kendi tarihimize küfretmiyoruz. Tam aksine, bu tarihten kazandığımız deneyimi bugün tarih yazanlarla, herkesle paylaşmak istiyoruz.
Kominternin ve SSCB’nin tüm tarihi, “savunmacılık” denilen politikanın uluslararası komünist harekete verdiği büyük zararların tarihidir. “Savunmacılık”, elde edilen kazanımların savunulması politikasını bencil bir şekilde, kendi çıkarlarını başkalarına dikte etme yönünde dejenere etmenin pratiğidir. Bu politikanın en trajik sonuçları, SSCB ile Hitler Almanyamsı arasında 1939 yılında imzalanan saldırmazlık anlaşması döneminde yaşanmıştır. Sovyetleri savunma adına ortaya çıkan “savunmacılık”, tam iki yıl boyunca faşist zorbalık altında kalan ülkelerdeki komünistlerin elini kolunu bağlamış, onları büyük bir ahlaki ve politik bunalım içine yuvarlamıştı. Eğer Nazi orduları ezilmeseydi, savaş bir an için yarıda, bir anlaşmayla kesilseydi, o gün dünya komünist hareketinden eser kalmayacaktı. Nitekim daha sonraki dönemlerde de sürdü bu “savunmacılık”. Örneğin TKP’nin Sesi Radyosundan Kürtçe yayın yapma taleplerimiz, “sosyalist devletin ilişkilerine zarar veri” denerek geri çevrildiği zaman, TKP’nin “savunmacı” anlayışı nedeniyle eleştirilmeden kabul gördü. Her ne pahasına olursa olsun, sosyalist kazanımları koruma anlayışının bu dejenere biçimi, bir çok ülkede emekçilerin mücadelesini yavaşlattı, onları sorumlu oldukları halklar önünde küçük düşürdü.
Kürtler şimdi bu sorunun güncel hale geldiği bir döneme girdiler. Güneyde elde edilen kazanımları savunmakla, bu kazanımların mahkûmu haline gelmek arasındaki keskin sınırda bulunuyoruz. Soru şudur: Kimlerin çıkarı, kimlerin çıkarına tabi olacak? Bu en temel, en kritik sorudur. Bu sorunun basit bir yanı yoktur. Ama kesin olan, kazanımları savunmakla, “savunmacı” olmak arasında akla kara kadar fark olduğudur. İşin özü budur.
Kürtlerde, Kürt demokratik ve ulusal hareketinde dikkate değer yaklaşımlar, gelişmeler var. Bunlardan birisi de “devlet” olmaya ve “iktidar” olmaya dönük felsefi eleştiridir. Dünyada hiç bir halk, Kürtler kadar kendi topraklarında “iktidar” haline gelmeyi rüyalarında görmemiştir. Bu halk tarihinde defalarca devlet de olmuş, defalarca topraklarında iktidarlar da kurmuşlardır. Ama bugün ne kurulan devletlerde, ne de oluşturulan iktidarlardan eser kalmıştır. Devletlerini devam ettirmiş, iktidarlarını korumuş halkların da özgür oldukları ve müreffeh yaşadıkları söylenemez. Hatta günümüzün gerçeği şudur: Devlet ve iktidar sözcükleri, bir avuç egemenin büyük çoğunluklara kendi zorbalıklarını benimsetmelerine yardım eden kutsal sözcükler haline gelmiştir. O nedenle, Kürt demokrat hareketinin bu sözcüklere kutsal anlamlar yüklememesi, gelecekte Kürtleri egemenlik altına almak isteyecek azınlık, hegemonyacı güçlere karşı şimdiden felsefi bir hazırlık sayılmalıdır. Kimi solcu yazarlar, bu nedenle Kürt özgürlük hareketiyle dogmatik tartışmalara kalkışıyorlar. Biz, Sovyetlerde “sosyalist devlet” ve “proletarya iktidarı” kavramlarının nasıl “savunmacı” yozlaşmaya yol açtığını çok iyi biliyoruz. Onları korumak adına, Stalin’in mahkemelerinde yargılanan Buharin gibi insanların, kendilerini idama götüren uydurma özeleştiriler yaptığını bugün ibretle anıyoruz.
Mücadele halindeki örgütler arasında çatışmalar, anlaşmazlıklar olabilir. Bu doğaldır. Bunların çözümü, eşit haklı özneler arasında diyalogla mümkündür. Kürtlerin tarihinde KDP içinde, daha sonra PKK, KUK, KDP, YNK arasında yaşananlar bizi doğruluyor. Ancak mücadele halindeki bir örgütle, devlet haline gelmiş bir örgüt arasındaki ilişkiler bu doğallığa sahip değildir. Burada mücadele halindeki örgüt, bir yandan elde edilen kazanımları savunmak, öte yandan devlet haline gelen örgütün kaçınılmazlıkla dar kalmaya mahkûm, kendi çıkarlarını bu mücadele örgütüne dayatmasına direnmek gibi karmaşık görevlerle karşıya kalır. Bu tarihsel bir nesneliktir.
Devlet, her an, her adımı atabilir. Kendi kazanımlarını korumak adına, kendisini savunan güçlerin tasfiyesine evet diyebilir. Gizli diplomasiler bunun için vardır. Bu, o devleti yönetenlerin ne kötü niyetiyle, ne dostlarına karşı ikiyüzlülüğü ile açıklanamaz. Nesnel koşullar, devletleri kuşatabilir, o devletleri yönetenlerin bilincinden bağımsız olarak, o devlete dost olanların mahvına yol açabilecek uzlaşmaları kaçınılmaz hale getirebilir. Devlet insan değildir. Savaşanların örgütü değildir. Onun ruhu, acıması, sevmesi, sempatisi, anti patisi olmaz. Devlet her zaman devletliğini yapar.
Buradan çıkan sonuç şudur: Kürtler, Güneydeki kazanımları sonuna kadar savunmalıdır elbette. Ama asla “savunmacılık” tuzağına düşmemelidirler. Çünkü savunma kazanımların korunmasını ne kadar sağlarsa, bilmek gerekir ki, “savunmacılık” ne bu hatayı yapanlara, ne de savunulan kazanımlara hiç bir fayda sağlamaz. “Savunmacılık” koskoca nükleer güç SSCB’ye yaradı mı? Güneye asla yaramayacaktır. Çünkü SSCB’nin 1917’de bir devrimle kurulmasında dünya çapındaki işçilerin büyük mücadeleleri temel rolü oynadı ve bu mücadeleler bölünüp, zayıfladığı zaman SSCB’nin de sonu göründü. Güney’deki kazanımların korunması, her şeyden önce, bütün Kürtlerin ve esas olarak da Türkiye’deki Kürtler, DTP’nin, bizlerin yürüttüğü özgün mücadelelerin başarısına doğrudan bağlıdır.
Evet, Güney’de Kürtler kendi evlerini kuruyorlar. Onlara yardım etmek “imece” bilincinin de gereğidir. Ama burada bizim evlerimizi yıkıyorlar. Ev yapmak için bizden yardım isteyenlerin, evi yıkılanların yardımına koşmasından doğal ne olabilir? Demek ki, temel soruya verilecek yanıt diyalektik bir yanıt olmalıdır: Kimin çıkarı kime tabi olacak sorusunun yanıtı, çıkarlar arasındaki farkı anlamayı gerektirir. Ev kuranın çıkarı ile evi yıkılmakta olanın çıkarları aynı olabilir mi? O halde burada kimin çıkarı kime tabi olacak sorusunun bir anlamı yoktur. Bizce ortada böyle bir soru yoktur. Ortada duran soru şudur: Ev kuranın çıkarlarıyla, evi yıkılanın çıkarları nasıl bağdaşacak? İşte işin puf noktası burada yatmaktadır.
Bu sorunun biricik yanıtı şudur: Ev kurana yardım, evi yıkılana yenilmez, etkin, duyarlı, bir politik mücadele örgütü. Her kim, “bizim ev kurmamız için, siz mücadelenizi durdurun” diyorsa ve birileri de, “yıkılan evi savunmayı bırakalım, kurulan eve yardım edelim” diyorsa, biliniz ki orada “savunmacılık” başlar. Ve bu yalnız bizim evlerimizin yıkılmasıyla sonuçlanmaz, kurulan evlerin de temeli çürük olur.
Komintern deneyiminin konumuzu ilgilendiren yanları bizce böyledir.
Yazar: Ömer Ağın
Tarih: 2007-05-04