Türkiye Irak Savaşı

Egemen bir devletin rızası hilafına askeri güçlerle sınırları geçerek ordu faaliyetlerinde bulunmak, uluslar arası hukuk çerçevesinde savaş ilanı olarak tanımlanır. Sıcak takip ise ancak karasularından açık denizlere doğru yapılabilir. Pozitif hukuk, bunun dışında kalan askeri faaliyetleri açık bir saldırı olarak tanımlar.

Zaten Türk siyasi ve askeri çevreleri de "PKK lokal bir olay. Bizim için stratejik olan Kuzey Irak’taki oluşumdur. Ordu buna müdahale etmelidir.” biçimindeki ifadelerle Irak ile savaşı gündemine taşımış bulunmaktadırlar.

O halde Güney Kürdistan’ın işgali durumunda tartışılacak olan bir operasyon değil, Federal Irak devletine karşı ilan edilen savaş olacaktır.

Türkiye Böyle Bir Savaşı Göze Alır mı?

Savaş, ulusal ve uluslar arası güç dinamikleri esas alınarak zor araçları ile yürütülen politik faaliyetin en keskin halidir. Ancak bunun için de bazı koşullar aranır.

a- Faşizan eğilimlerin Türk toplumuna hakim olduğu böyle bir dönemde Türkiye savaş için ihtiyaç duyduğu psikolojik unsurlar mevcuttur.

b-Kurumlaşmış savaş ve ordu kültüne, düzenli ve disiplinli bir askeri güce sahip olan Türk devleti, iç savaşı yaşayan Irak’a karşı kat be kat üstün bir savaş kabiliyetine de sahiptir.

c- Asıl hedef Irak değil de Kürtler olduğundan Türk ordusunun saldırısı karşısında uluslar arası güçlerin aynı araçlarla ve aynı şiddette karşı koyacaklarına o kadar da ihtimal vermemektedir.

Kürtlere karşı savaş arzularının kamçılanması işte tüm bu ulusal ve uluslar arası güç dinamiklerinin kendi lehinde olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

Saldırganlığa Karşı Kürtlerin Tutumu

Türk devletinin bu saldırganlığına karşı Kürt örgüt ve partilerinin nasıl bir tutum takınacaklarını kestirmek oldukça güçtür.

Gerek KDP ve gerekse YNK uzun savaş ve mücadele tecrübeleri yanında uluslar arası güç dinamiklerini ustaca kullanan ve hükümet olmuş iki büyük yapılanmadır. PKK de böyle bir deneyim ve pratiğe sahip olmanın yanında çoğu zaman pragmatist bir tutum takınmaktan çekinmeyen bir duruşa sahiptir. Ve her zaman için bu tür yapılanmalar vatan-millet edebiyatından çok güç dinamiklerini hesaplayarak tutum belirlerler.

Eylül 1992 yılında HEP Olağanüstü Kongresinin yapıldığı bir tarihte HEP Genel Merkezine gelen Celal Talabani; Ahmet Türk, Feridun Yazar ve İbrahim İncedursun ile görüşmüştü. Bu görüşmeden sonra İbrahim İncedursun bana “ Mam Celal, ABD ve Türkiye’nin kendilerini çok zorladığını, varolma yok olma gibi kritik bir süreçten geçtiklerini, Güney’e üstlenmiş bulunan güçlerini geri çekmek için PKK’ye çeşitli defalar uyarılarda bulunduklarını ancak PKK’nin güçlerini geri çekmek yerine savaşa hazırlandığını bu nedenle bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu, hiç olmazsa birkaç aylığına bile olsa PKK güçlerinin ya Kuzeye geçmesini yada silahlarını bırakarak Güneyde sivil politik yaşama katılmalarını istediğini, bu durumun PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan’a ileterek ikna etmemizi istiyor” demişti.

Talabani’nin dile getirdiği bu önerilerin düşüncelerin Öcalan’a nasıl aktarıldığını değil, sadece aktarıldığını biliyorum. Bilindiği gibi zaten çatışma da kaçınılmaz oldu. PKK’nin tüm Komuta kademesi bu savaşa bilfiil iştirak ederken Osman Öcalan komutasında bulanan güçler ile Talabani’ye sığınarak Zelê alanına çekildi. Bu doğru bir tavırdı. Ancak bu tavrı nedeniyle görevden alınarak yargılandı ve mahkum oldu.

PKK de bu hatasını 2000 yılının başında yapılan PKK 7. Olağanüstü Kongresine sunulan Merkez Komite Raporunda “ 1992 yılında girişilen Güney savaşından sonra bir gerileme sürecine girilmiştir” biçiminde özetleyerek kabul etti.

Ancak gelinen günde ne Güneyli Güçler 1992 yılındaki o kritik süreci yaşamakta ve nede PKK o dönemdeki toyluğunu taşımaktadır. KDP ve YNK birleştirdikleri Pêşmerge ordusu ve arkalarına aldıkları uluslararası destekle Türk devletine karşı uzun süre savaşı yürütebilecek konumdadır. PKK ise savaşı, tekniğin işlevsiz kaldığı şehirlere taşıyacağı iddiasındadır. Bunu yapabilecek durumdadır da. Örneğin son bir aydaki operasyonlarda yaşamını yitiren 30 gerilla ile büyük merkezleri vurması o kadar da zor olmayacaktır.

Kuzeyli Kürtlerin Türkiye içlerine dağılmış olmaları PKK’nin işini daha da kolaylaştırmaktadır. Bu anlamda Türk ordusuna karşı savaşta 100 binlik bir Pêşmerge gücünü yanında bulacak olan PKK, Güney’de küçük birimlerle Türk ordusunu hırpalarken Türkiye’de de şehirleri çok rahatlıkla vurabilecektir.

Tüm verilerin yanında Mesut Berzani’in “ Türkiye’nin asıl amacı PKK değil, Kürt varlığıdır!” sözleri dikkate alındığında birinci öncelik olarak, Türkiye’nin Irak’a karşı savaşında güneyli güçlerin direneceği, PKK’nin de savaşa bu biçimde katılacağı sonucu çıkmaktadır. PKK yöneticilerinin beyanları da bu doğrultudadır.

Yadsınamayacak diğer bir olasılık ise Güneyli Güçlerin Türkiye’ye karşı savaşı göze alamayarak Türk ordusuna karşı sessiz kalacağıdır. Nitekim Güney’den gelen bir heyetin Ankara’da temaslarda bulunduğuna ilişkin haberler gelmektedir. Neçirwan Berzani’nin “PKK bizim için de bir sorun. Eğer Abdullah Gül ile görüşebilseydik, PKK konusunda bir sonuca ulaşabilirdik” biçimindeki ifadeleri bu olasılığı da güçlendirmektedir. Ancak bu durumda bir savaştan değil, kerhen de olsa kabul edilmiş bir rızaya dayalı zaman ve mekanla sınırlı bir operasyondan söz edilebilir.

ABD’nin Olası Tutumu

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Ortadoğu’ya yeni bir şekil verme iddiasında olan ABD, hazır bir güç olarak her zaman Türkiye’yi yanında görmek istemiştir. Ancak çıkarlarını Ortadoğu’daki statükonun devamından yana gören Türkiye ABD ile hiçbir zaman çakışmayacak olan bir bakış açısına sahiptir. Türkiye bu bakış açısını değiştirmedikçe – Ki değiştirmesi pek olası görünmüyor- ABD ile çatışmalı bir konumdan da kurtulamayacaktır.

Buna karşın çıkarlarını Ortadoğu’daki mevcut statükonun dağılmasında gören Kürtler ise ABD’nin stratejik yandaşı olmaya her zaman için adaydırlar. Bu sadece Güney değil, Kürdistan’ın bütün parçaları için geçerli bir durumdur. Bununla birlikte ABD’nin uzun vadeli çıkarları Güney Kürdistan’daki yapının yaşaması ile doğrudan bağlantılı olduğundan Türkiye’nin Güney Kürdistan’ı işgaline seyirci kalmayacaktır. Türkiye ise ABD ile bir savaşı göze alacak durumda değildir. Ancak her şeye rağmen 50 yıllık stratejik ortağı olan Türkiye’nin sınırlı bir operasyon talebine de "hayır" demeyecektir.

Sonuç olarak

Ne olursa olsun sonuçta bir hesaplaşmanın yaşanılması kaçınılmaz görünmektedir. Ancak birinci olasılık gerçekleştiğinde Kürtler ortak mücadele ile Ortadoğu’daki statükoyu parçalayarak tarihi bir fırsatı yakalamış olacaklardır. İkinci olasılıkta ise birbirleri ile çatışmaktan kaçınan Kürtler Türk ordusunu boşa çıkararak moral bir kazanç elde edeceklerdir.


Yazar: Hüseyin Turhallı
Tarih: 2007-04-20


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=941