Kürdistan-post okur köşesinde güzel tartışmalar oluyor. Bazı okur/katılımcılarımız çağdaş dünyanın kavramlarını kullanmakla yetinmeyip bu kavramların yarattığı düşünsel ufku ulusal mücadeleye açmanın yöntem ve araçlarını da tartışıyor. Daha da ötesi bazı kavramların (Ör. Global Government ile Global Governance gibi) bilimsel farkındalık içinde kullanılması, okur kitlemizin bilime yatkın mantık diyalekteğine ve düşünsel düzeyine de işaret ediyor.
Einstein "İnsanlara alışkanlıklarını terk ettirmek atomu parçalamaktan daha zordur!" derken belki de bir olasılık olarak maddi yaşamın düşünceyi etkilemekteki zorluklarını anlatmak istemiştir. Bu anlamda bizler de öte ufuklara bakan yeni kavramları kullanmakla düşünsel alışkanlıklarımızda gedikler açmış oluyoruz. Bazıları, tartışılan bu türden konu ve kavramları entelektüel bir gevezelik ya da hayal görme olarak tanımlayabilir. Ancak kitlesel hareketlerin karakteristik özelliklerini yaşayarak tanımış biri olarak bu tartışmaları hem önemli görüyorum ve hem de tıkanan siyasetimizde önemli bir çıkış olarak algılıyorum. Çiçeron boşuna "Yıldızları hedeflemeyen tepelere çıkamaz!" dememiştir.
Yeni olanı tartışabilmek ve uygulamak cesaret kadar algılama, kavrama ve tavır koyma olarak tarif edilen zeka gibi bir yeteneğin varlığını da zorunlu kılıyor. Geçişme özelliği (bulaşıcılığı) nedeniyle bazen tek bir öncünün bile cesur bir girişimi ve/veya kavramsal üretkenliği toplumların ruhuna sinen korku duvarlarını yıkıp yeni bir ufuk çizgisi yaratabiliyor.
Post-modernliğin felsefesi kadar sosyalojisi de büyük bir değişime uğradı. Buna bağlı olarak uluslararası ilişkiler ile toplumsal ilişkiler de yeni bir düzenleniş ve anlayış mantığına geçti. Bu değişimlerin doğal sonucu olarak geçmişte uğruna ölünen kavram ve değerler de yaşam içinde sınandıklarından tılsımlarını yitirdi. Anlamını yitirmiş kavram ve alışkanlıklara yaklaşımdaki tutuculuk ise toplumsal sorunların önüne bir set gibi gerildi.
Ortadoğu sahasında 1993'te karşılaştığım ve şu an Hukuk Profesörü olan bir arkadaşım "Bilim, bir kurallar sistemidir. Ancak burada tanık olduğum politik oluşumda hiçbir sistem yok. Bilimsel olmayanın başarısı olabilir mi?" demişti. Ben de "Siyasette ve hele hele Kürt siyasetinde bilimsellik aramak ne kadar bilimsel olabilir? Kaldı ki bilimsel ölçüt ve sistemden uzak gördüğümüz bu siyasete öylesine bir enerji akışı var ki bu enerji büyüklüğünün umulmadık şeyler başaracağına inanıyorum. Maddeye bile çok yüksek bir enerji yüklendiğinde bilinen hareket yasalarından ayrılır ve farklı bir formülasyona girer. Bu da bilimselliktir" demiştim.
O tarihlerde söylediklerimiz her ne kadar bilimsel iknadan çok bir imana dayanıyor idiyse de yine bir doğruluk payı vardı. Ancak ulaşılacak olan o yüksek enerjilik halinde, madde hareketinin nasıl bir formüle kavuşacağına ilişkin bir tespitte bulunamadığımız için eksik kaldık. Ve yıllar sonrasında Kürdistan’da geçilmedik dere, aşılmadık dağ bırakmadıktan sonra yanıldığımı kabul etmek zorunda kaldım. Meğer ki başarı sadece yeni söylemler ve kavramları kullanmakta değil, en azından bunları bilimsel bir sistematiğe ve kurumsal bir işleyişe de kavuşturmaktaymış.....! Ama yine de her şeye rağmen geçmişte yoğun bir enerjinin aktığı ve kısmen de olsa bu yoğunluğun hala devam ettiği siyaset mecrasının niteliksel bir değişim geçireceğine ilişkin bir umudu hala besliyorum.
Toplumun değişik kesimlerinde dikkate değer ve bazen de heyecan veren tartışmalara az da olsa tanık oluyoruz. Ancak ne yazık ki Kürt parti ve (a)-politikacılarının bu düzeyde bir tartışma yürüttüklerini görmek pek mümkün olamıyor. Bu da Kürt parti ve politikacılarının sadece uygar dünyanın değil, Kürdistan kitlesinin de gerisinde bir yerlerde durdukları anlamına geliyor.
Oysa ki bütün dünya uluslarında siyaset en önde, toplum onun arkasında ve hukuk da toplumun arkasında yürür. Bizde ise hukuk zaten yok. Siyaset ise toplumun gerisinde bile değil, çok ayrı bir kulvarda yürüyor. Bu durumun sadece Kuzey Kürdistan'daki egemen siyaset için değil bütün Kürt parti ve hareketleri için geçerli olduğunu düşünüyorum.
Aslında bütün resmi ideolojilerin kurbanı olmuş toplumların kaderi budur. Dünyanın üçte birine egemen Sovyetler Birliği’nin 70 yılın sonunda karşılaştığı dramatik son gözlerimizin önünde. Kemalist ideolojinin kurbanı Türkiye ve Türk toplumunun hali ise zaten ortada.
Maddi yaşam koşullarımızı iyileştirmekteki zorluğumuz kadar yeni düşünsel alanlar yaratmakta da çok büyük zorluklarımız var. 200 yıldır çeşitli aralıklarla devam eden savaş yaşadık/yaşıyoruz. Savaş sarmalına girmiş toplumlar çoğu zaman sağduyulu düşünme yeteneklerini yitirir ve savunma içgüdülerinin esiri haline gelirler. Bireysel ve toplumsal davranışlar da sağlıklı bir düşüncenin ürünü olmaktan çıkıp güdüsel bir refleks halini alır.
Bir kere kılıçlar çekildikten sonra toplum veya toplulukların olaylar karşısındaki zafer sarhoşluğu veya yenilginin dehşet boyutundaki korkusu kırılmadıkça o toplum veya toplulukların rasyonel hareket tarzına geçmeleri mümkün olamıyor. Ancak buna rağmen soğukkanlılığını yitirmemiş istisnai beyinlerin öylesi süreçlerdeki telkinleri panik veya sarhoşluk durumunun hızla aşılmasında oldukça etkili olabiliyor. İşte bunun için de yazmak ve konuşmak gerekiyor.
Boğdurulmak istense de umut ışığı veren ayrıksı ve yeni sesleri artık bazı politikacılarımızdan da duyabiliyoruz. Örneğin Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Bayedemir'in "Bölgemizde çıkarılan petrol gelirleri bölgenin kalkınmasına harcansın!" biçimindeki istem ifadesi ile eski DEP milletvekillerinden Mahmut Alınak'ın "Devlet ilişkilerinin tüm alanlarında üç günlük genel bir protestoya gidelim" şeklindeki politik-taktik söylemi aslında okur köşemizde bazı kavramlarla (ör. Turuncu Devrim) ifade edilen mücadele yöntemlerinin politik ifade biçimi oluyor.
İşte bunun içindir ki içimde hep bir umut besliyorum ve yaratıcı beyinlerin çocuğu olan yoğunluklu kavramlarla karşılaştıkça bu umudun peşine takılıp gitmekten de kendimi alamıyorum. Toplum olarak arzuladığımız ufuk çizgisi önündeki sette şimdiden gediklerin açılmakta olduğunu görür gibi oluyorum. Ama yine de özlenen ve gözlemlenen ufka doğru yol alabilmek için politik aktörlerin bu kavramları sistematize edip yeni bir üslup ve ifade biçimine kavuşturmaları gerekiyor. Dereler, aynı düzlemi paylaşmanın zorunlu bir sonucu olarak tek bir nehrin yatağında birleşerek ufuk çizgisine doğru akarlar......
Yazar: Hüseyin Turhallı
Tarih: 2007-04-08