Sayın ile hain

Sayın ile Hain

Kuzey Kürdistan’da 20 yıl süren o korkunç ve eşitsiz savaşta onca yıkım ve acıyı sanki Kürtler değil de Çinliler yaşamış gibi bir aymazlıkla yapılan savaş çığırtkanlığına alkış tutan kalabalıkları görünce gerçekten irkildim. Ve can havliyle “Hayııır!!” diye bağırmaktan kendimi alamadım.

Savaşı her düzeyde ve bizzat yaşayarak bütün acılarını içerlemiş  bir birey olarak bu türden çağrılara karşı kitle hafızasını kazıyarak bir uyarmayı gerçekleştirebileceğimi düşünmüştüm. Oysa tam tersine, mesaj ve mektuplarla dile getirilen fanatik bir tepkisellikle karşılaştım. Meğer gerçekten de arşivleri olmayanların hafızaları da olmuyormuş!

Bu durumu çok da yadırgadığımı söyleyemem. Zira irrasyonalizmin hakim olduğu doğu toplumlarında insanları düşünmeye, düşünerek hareket etmeye çalışmak başlı başına bir risktir. Onlar maddi olayları olduğu gibi değil, hakim güçlerce nasıl algılanması isteniyorsa öylece algılamayı alışkanlık haline getirirler. Ve sonra da bu alışkanlıkları uğruna ölmeye bile razı olurlar.  

Sayınsız ve Hainsiz Yazılar

Bir önceki yazıdan dolayı yanıt yazan okuyucuların tümüne yakını, Abdullah Öcalan’a  neden SAYIN demekten kaçındığımı soruyorlar.  

Profesyonel bir yazar olmasam da orta öğrenim yıllarından beri yazıyorum. Bu aşağı yukarı otuz yıllık bir süreyi ifade ediyor. Makale ve haber türündeki yazılarda kişi isimlerinin önüne ancak görev ve makamlarıyla ilgili bir sıfat konulabilir. Bunun dışında bir sıfat o yazıyı objektiflikten çıkarıp yazarı ve/veya yazıyı karşıt veya yandaş konumuna sokar. Zaten bu türden yazılar yandaşların günlünü hoş tutmak veya karşıtları öfkelendirmek dışında ciddi bir işlev görmezler. Ne kadar sağlam verilere dayanırsa dayansın hain ve sayın gibi sıfatları içerlemiş bir yazının inandırıcılığı her zaman için ciddi yaralar alır.  

Yine yazı konusunun dışında kalan üçüncü şahıslar, okudukları haber veya makale türündeki yazılarda kişilere atfedilen “Sayın” veya “Hain” gibi sıfatlarla karşılaştıklarında daha ilk başta yazının objektif olmadığı önyargısını edinirler. Bu nedenlerden ötürü yazılarımda PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’a sayın demediğim gibi başka şahıslara da örneğin Federe Kürdistan Bölge Başkanı Mesut Berzani ve Federal Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’ye de sayın demekten ısrarla kaçındım.

Bununla birlikte güncel politik sohbet ve söylevlerde bu türden kavramlar kullanılabilir. Ancak takdir edilmelidir ki hitabet sanatı ile makale türündeki yazın etkinliği farklı disiplinlerdir. Ve her disiplin (bilim) kendi kuralları içinde değerlendirildiğinde güzeldir.

Ezbere Söylevler

Birey veya birey topluluklarının sorgulama konumuna geçmeleri yenilenme isteği ile bağlantılı bir olay. Tekrar yanlışa düşmeme kaygısı da bir yenilik isteğidir.  Önceki yazımda eski yanlışların aynen tekrarlanacağı kaygısından hareketle bazı sorular sorma gereğini duymuştum. Ancak yazıya cevap veren bir çok okurun bu sorgulamayı “Hiçbir politikası olmayanın başkalarını karalama, ihbarcılık, Avrupa’da masa başında oturup ve devletlerin sırtından geçinerek ahkam kesme…..” biçiminde değerlendirdiklerine tanık oldum.

Kürdistan-post sayfasında yayınlanan bir yazıda da “Bazı avukatların savaş kararlarında yer aldıklarını ortaya atmak ihbarcı, muhbir bir davranıştır” deniliyordu. Çok açık ki bir ifadenin ihbar sayılmasının koşulu o söylemin yetkili makamlarca kovuşturmaya sebebiyet vermesi şartına bağlıdır. Ancak Öcalan’ın avukatları zaten daha önce bu iddialardan dolayı yargılanıp ceza aldıklarına göre artık yapılması gereken bir ihbar da kalmamış demektir. Aynı olaya dayanarak yeni bir ceza-i kovuşturma mümkün olmayacağına göre, köylü kurnazlıklarının arkasına saklanarak bir yerlere mesaj ulaştırmanın adı ne oluyor?

Ortada bu kadar ulusal sorun varken ve etrafımız tanklarla sarılıyken kendimle ilgili bir şeyler söylemekten utanıyorum. İşin gerçeği kıl savaşlarında yer almaktan kıl oluyorum. Ama yine de ezber söylevleri bozacak bir şeyler söylemek gerektiğini düşünüyorum.

Çok açık ve net bir ifadeyle diyebilirim ki bulunduğum her ortamda kendi kendime ve hatta mümkünse başkalarına da yetmek benim yaşam felsefem. Örneğin öğrenim yaşamımda istediğim en iyi okulları en iyi derecelerle yine kendi olanaklarımla okudum. Sıcak mücadele yıllarında da şehirde kitlelerin, kırsalda arkadaşlarımın önünde yürüdüm. O ortamda iken geçirdiğim bir kazada her iki elim kırıldığı halde  arkadaşlarımdan bir bardak su bile istemeyi gururuma yedirmedim.  Tam tersine iple boynuma bağladığım su bidonuyla arkadaşlarıma su taşımaya çalıştım. Ve bazen de “üşüyorum” demektense ağzımla da olsa topladığım çalı çırpıyı yakar arkadaşlarımı ısınmaya davet ettim. Bu olayın yaşayan tanıklarından biri de Cemil Bayık’tır.

Sürgünde bulunduğum Avrupa ortamında da devletten yardım alarak geçinmektense inşaatlarda çalışarak geçinmeyi yeğledim ve halen de bu işi yapıyorum.

Yazın yaşamımda en çok yazıp sildiğim, yazıp yazmamakta ikirciklendiğim ve bir türlü bitiremediğim yazım bu yazı oldu. Bu nedenle bir daha bu türden bir cevap yazısı yazmayacağımı da belirtmek istiyorum. Sorgulayan ve sorguladıkça düşündüren daha güzel yazılarda buluşmak dileğiyle…..


Yazar: Hüseyin Turhallı
Tarih: 2007-03-19


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=908