“Kürt be nane, Tîrk be çav”

Bu Kürtçe özdeyişi çok severim. Yazgı ortaklığını bu denli ifade eden belki de bir başka özdeyiş yoktur. Türkçe’ye “Kürt ekmeksizse, Türk de kördür” diye çevrilebilir. DTP Kürdün ekmeği ve Türkün de gözüdür. DTP’siz Kürt aç kalır, Türk ise kör olur. Kongrede anlattığımız budur. Ovada, dağda, bayırda, adada ve yarımadada anlatılan hep budur. Kürdün ulusal demokratik birliği ile Türkiyelileşme kavramlarının diyalektiği işte bu özdeyişte dile getirilmiştir. Kürdün ekmeğine el uzatan kendi gözünü oyar.

Şu son günlerde DTP yönetici ve üyelerine karşı yürütülen baskı kampanyası, başlığa aldığım bu Kürtçe özdeyişin ne denli güncel olduğunu gösteriyor. Ben bu özdeyişi çocukluğumdan beri biliyordum. Ama DTP Olağanüstü Kongresine kadar bu özdeyişin gerçeği böylesine keskin bir biçimde yansıttığını bilmiyordum. Gördüğüm şudur: Türkiye, dünyaya DTP’nin gözüyle bakmadıkça, hiçbir şey görmeyecektir.

Neden? Çünkü DTP dünyaya salt Kürt gözlükleriyle bakmıyor. Türkiye’nin gözüyle bakıyor. Eşbaşkanlarımız Aysel Tuğluk ve Ahmet Türk’ün konuşmalarını dikkatle inceleyenler, bu gerçeği kolayca kavrayacaklardır. Ben onları dinlerken şöyle düşündüm: Onlar hem Türkçe, hem de Kürtçe konuştular. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, CHP ve benzeri partilerin Genel Başkanları ise yalnızca Türkçe konuşuyor. Demek ki, bizim Eşbaşkanlarımız hem Kürtleri, hem de Türkleri anlıyor, dinliyor. Türkler ve Kürtler de bizim Eşbaşkanlarımızı anlıyor ve dinliyor. Ya diğerlerini? Onlar Kürtleri anlamıyor ve dinlemiyor. Kürtler de onları anlamıyor ve dinlemiyor. O halde kim Türkiye’ye hitap ediyor? Kim tüm Türkiye gibi konuşuyor?

Hem Kürt gibi, hem de Türk gibi duymak ve düşünmek yalnızca DTP’ye özgüdür. Çünkü insan dille, dilin kavram ve kategorileriyle düşünür. Dilsiz düşünce olmaz. Eşbaşkanlarımız hem Kürt gibi, hem de Türk gibi düşünebiliyor. Ama diğerleri yalnız Türk gibi düşünüyor. Kürt gibi düşünemiyor. O halde Türk ve Kürt halklarının birliğini DTP mi temsil ediyor, yoksa diğerleri mi?

Eşbaşkanlarımızı dinlerken işte, önce böyle düşündüm. Sonra onların ve kimi metropollerden siyasal sorunlara yoğunlaşmış, kimi bölgenin keskin mücadeleleri içinden gelmiş delegelerin konuşmalarını içerik açısından düşündüm. Sonuç yine aynı oldu. Hepsinin konuşmalarının özü aynıydı: Kürt sorunu çözülmeden, Türkiye’nin hiçbir temel sorunu çözülemez. Bu temel tezi, bazı sosyalist partileri saymazsak, Türkiye’de DTP dışında hiçbir parti dile getirmiyor. DTP dışındakiler, “biz Türkiye’nin temel sorunlarını Kürt sorununu çözmeden çözeriz” diyorlar. Tarih çözemediklerini gösteriyor. Denenmişlerdir. DTP’nin çizdiği yol ise denenmemiştir. Bir tek DTP denenmemiş yolu savunuyor. Oysa sıradan, ilkel, kaba bir milliyetçilik söz konusu olsaydı, DTP Türkiye’nin temel sorunlarıyla ilgilenmezdi. “Kürt sorunu çözülsün, gerisi tufan olsun” diyebilirdi. Yasalar yüzünden dillendiremese de, “gözlerimin içine bakın ne demek istediğimi anlarsınız” yöntemiyle, “Türkiye umurumuzda değil, her şey yansın, yıkılsın, yeter ki bir Kürt devleti kurulsun” işaretini verebilirdi. Üstelik bu işaret, güneydeki büyük değişim koşullarında her Kürdün içinde uyuyanı uyandırır, sonuçlarını pek düşünmeden herkes Türkün “son devletine” karşı, Kürdün “ilk devleti”ni kurma yarışına koşabilirdi. Ama bizim Eşbaşkanlarımız bunu yapmadılar. Kongremiz böyle bir yolu aklına bile getirmedi. Dediğimiz şuydu: Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ekonomik, sosyal, politik temel sorunları çözmek mi istiyorsunuz, o halde gelin, birlikte Kürt sorununu çözelim…

Kongre işte böyle Türk ve Kürt dilinde Türkiye’nin tüm sorunlarını konuştu. Peki diğerleri? CHP, AKP, ötekiler, Çankaya, askeriye nasıl konuştu? Onlar Türkiye’nin tüm sorunlarını konuşmadılar. Konuşmuyorlar da. Onlar Türkiye’nin bir kısım sorunlarını konuşuyorlar. Kürtlerin sorunlarını yok sayıyorlar.

Örneğin, Kürt sorununda silahlı yoldan silahsız yola geçişi sağlamadıkça, Türkiye ekonomik istikrarını sürdüremez diyen biziz. Çünkü biliyoruz ki, bu sağlanmaz, tam tersine savaş tırmandırılırsa, hele metropollerde “Kuvayı Milliyeci”sinden, linç güruhlarına kadar bir grup insan ulusal nefreti körüklerse, dağdaki çatışmaların metropollere yayılması, bizim ve hatta devletin iradesi dışında hiç beklenmedik bir anda gerçekleşebilir. Böyle bir durumda turizm gelirleri ne olur? Yabancı sermaye kaçmaz mı? Yerli sermayeyi bile ülke içinde tutmak imkansız hale gelmez mi? Cumhurbaşkanının Başbakana fırlattığı bir anayasa kitabıyla bu ülkede ekonominin çöktüğünü ne çabuk unuttuk. Sıcak para üstünde denge arayan Türkiye ekonomisinin geleceğini biz mi düşünüyoruz, yoksa onlar mı?

Kürt sorununda çözümsüzlüğün Tanzimat Fermanından beri demokrasi arayışındaki Türkiye’yi içine soktuğu çıkmaz gözler önünde. Bugünün temel görünümü şudur: Kürt sorununda çözümsüzlük, askerin sivil siyaset üstündeki vesayetini üretiyor. Bu askeri vesayet ise Kürt sorununda çözümü engelliyor. Bu bir kısır döngüdür. Eşbaşkanlarımız yaptıkları konuşmalarda, yalnız Kürtlere kendi hak ve özgürlükleri için mücadele yolunu göstermediler. Onlar, Türkü, Kürdü, Ermeniyi, işçiyi, esnafı, işvereni, sünniyi ve aleviyi tek bir cephede birleşmeye çağırdılar. Kürt sorununda çözüm, devlette demokrasi… Dedikleri bu. Diğerleri ne diyor? Onlar “irtica ve bölücülük” tehdidine karşı “çözümsüzlük ve askeri vesayet” yolunda yürüyor. Bir avuç Kemalist-laikçi ve milliyetçi-faşist dışında tüm Müslümanları ve Kürtleri dışlıyor. Sizce hangisi Türkiye’nin bütünlüğünü temsil ediyor? DTP mi, onlar mı?

Sözünü ettiğimiz çevreler Türkiye’nin “ulusal güvenliği” hakkında çok konuşuyor. Gözlerinde DTP gözlüğü olmadığı için ve tüm güçleriyle Kürdün ekmeği olan DTP’yi dışladıkları için “ulusal güvenlik konsepti” diye öne sürdükleri her şey, tüm Türkiye’yi tehlikeli maceralara sürüklüyor. Bunu anlamak çok kolaydır: Onlar Irak’taki Kürdistan Federe Bölgesini Türkiye için bir tehdit sayıyorlar. İran Kürtleri de onlara göre düşmandır. Suriye Kürtlerinden şikayetçidirler. Türkiye Kürtleriyle ise akıl almaz bir kavganın içindeler. Bu irrasyonel bir algılamadır. Tüm parçalardaki Kürtleri tanımak ve onlarla kardeşçe ilişkiler kurmak, Türkiye’yi “büyük” devletlerin savaş alanı haline getirdiği bu bölgede muazzam bir barışçı Kürt desteğine kavuşturur. Her parçadaki Kürtlerin o parçadaki kardeş halklarla kuracağı barışçı ilişkiler, Kürtleri bölgede yıkılmaz bir barış etkeni haline getirir. DTP’nin yaptığı bu barış etkenini desteklemek, onların yaptığı ise bu barış etkenini yıkmaya çalışmaktır. Sizce kim Türkiye’yi dış tehditlerden koruyor, kim dış tehditlere açık hale getiriyor?

Örnekleri çoğaltabiliriz. Son bir örnekle yetinelim: Bugün de Türkiye toplumunun yarıdan çoğu AB ile bütünleşmeden yanadır. Kürt sorununu çözmeden, çözümsüzlüğün ürettiği askeri vesayete son vermeden Türkiye AB yolunda ilerleyebilir mi? DTP mi Türkiye’nin AB yolunu açıyor yoksa diğerleri mi?

Bir an için DTP’nin TBMM’de, askerin kışlada, gerillanın ovada, imamın camide olduğunu düşünelim. Böyle bir tabloda Çankaya savaşlarına yer olur muydu? Barzani ile görüşelim mi, görüşmeyelim mi kavgası yapılır mıydı? İmam Hatipliler üniversitelere girsin mi girmesin mi çekişmesinden söz edilir miydi? Hrant Dink öldürülür müydü? Düşünce suçu olur muydu? “Sayın Öcalan” diyen hapse girer miydi? “Öcalan zehirlenirse ne olur?” kaygısı Türkiye’yi kaplar mıydı? Borsa iç savaş korkusuyla titrer miydi? Turizmciler turistlerin, yatırımcılar yabancı sermayenin Türkiye’den kaçacağı korkusuyla hesap yaparlar mıydı? Kürt göç dalgaları varoşlara yayılır mıydı? Çarpık kentleşme ve nüfus hareketlerinin kat kat arttırdığı suçluluk patlamasından söz edilir miydi? Sokaklarda “şehitler ölmez” diyenlerle, “şehit na mırın” diyenler karşı karşıya gelir miydi? Bunların hiç biri olmazdı.

Ama şunlar olurdu: İşçiler yaşam koşullarını iyileştirmek için sendikalarda birleşirdi, toplu sözleşme anlaşmazlıkları yüzünden örgütlü grevler yapılırdı, esnaflar süper marketlere karşı kooperatiflerde örgütlenir, haksız rekabete karşı doğrudan üreticilerin tarım kooperatifleriyle anlaşmalara giderlerdi, kadınlar erkek egemen toplumun bütün belirtilerine karşı mücadeleye özgürce atılırlardı, gençler geleceklerini karartan YÖK rejimini kolayca alt eder, toplumun bütün temel sorunlarıyla eylemli olarak ilgilenirlerdi. Parlamentonun temel gündemi de, camilerdeki hutbelerin temel konusu da, Cem evlerindeki konuşmaların ana teması da, üniversitelerin ve toplumun büyük bir bölümünün başlıca ilgi alanı da ekolojik dengeyi bozan küresel ısınma sorunları olur, sivil girişimler çevre düşmanı kimyasal üretim merkezlerini, radyasyon yayan işletmeleri, insan genleriyle, yediğimiz içtiğimiz her şeyle oynayan sözde araştırma kuruluşlarını kuşatır, onları çevreye itaate zorlardı. Fabrikalarda işçilerin, doğada çevrecilerin, erkeğin olduğu her yerde kadınların denetimi toplumsal bilincin hedefleri arasına girerdi. Herkes, evinin sokağındaki sorundan, gökyüzündeki ozon deliğine kadar her konuda örgütlenir, toplum, “sivil toplum” teorisyenlerinin hayal bile edemeyeceği, muazzam bir sivil, demokratik konfederalist örgütlü toplum haline gelir, herkes kendi yazgısı hakkında söz ve karar sahibi olmak için, bunun önündeki engellere karşı yepyeni yöntem, biçim ve araçlarla mücadele ederdi.

İşte DTP’nin gözüyle Türkiye’yi görmek böyle bir şeydir.

Partimize saldırıyorlar. Kürdün ekmeğine el uzatıyorlar. Türkün gözünü oyuyorlar.

Bu oyunu bozacağız. DTP Olağanüstü Kongresi’nden benim anladığım işte budur. Kürde ekmek, Türk’e göz…Karnı tok, gözü gören bir Türkiye… Şimdi soruyoruz: “uniter devlet” üzerinde titreyenler, Türk ve Kürt halkının birlikte yaşamaları için Kürt sorunu çözümsüzlükten çıkaracak mısınız, yoksa ülkeyi kaosa mı sürükleyeceksiniz?


Yazar: Ömer Ağın
Tarih: 2007-03-07


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=895