Lümpen milliyetçilik

Türk milliyetçileri, hiç bir zaman “iç düşmansız” var olmamıştır ve olamaz. Bunun nedeni, Türklerin uluslaşma sürecinin manevi-kültürel boyutundaki kısırlık, buna karşılık uluslaşma sürecini yöneten devletin bürokratik sığlığı ve başka kültürlere duydukları nefrettir. Osmanlı hanedanıyla birlikte Osmanlı tarihinin de tasfiyesi, yaratılmış kültürel birikimin, felsefi, tarihi, edebi mirasın Cumhuriyet kuşaklarına aktarılmasının önünü kesmiştir. “Tepeden inme” dil “devrimi” tarih “devrimi”, şapka “devrimi” ve tek parti diktası altında özgür düşüncenin yeni bir Türk “rönesansı” yaratmasına olanak vermemiştir. Zorlama olarak bir “Türklük” yaratmış, kısa zamanda temelleri çöken sahte bir “Turancı”lık serüveniyle birleştirilmiş ve sahte bir “dil teorisi”yle yüceltilmeye çalışılmıştır. O sahte tarih ve dil teorisinden geriye bugün hiç bir şey kalmamıştır. Buna karşılık, düşünce adına Cumhuriyet tarihi boyunca üretilen ne varsa onlarla bütün bağlar koparılmış, onlar “komünist” değerler olarak ilan etmiş, toplumun parçalayıcı unsuru olarak görürmüş ve en önemlisi “Türklüğün manevi ve kültürel” kazanımları olarak kabul edememiştir. Bu öylesine hoyrat bir inkarcılık olmuş ki, günümüzde Türkçe’nin en büyük ustaları olan Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk, milliyetçilerin “Türklük” kavramının içinde yer alamamışlardır.

Bunun sonucu ne olmuştur? Türk’ün kendi kendisini sevemeyişidir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de aşağılanan toplum, kendi kendisini tanımlayamamış, kimlik bunalımından kurtulamamış. Bunalımı aşmak için kimliğini, “ötekine” düşmanlık temelinde yaklaşmıştır.

Ondandır ki bugün Türk milliyetçileri, “hepimiz Türküz” sözünü, ancak “ötekine” olan düşmanlıklarıyla birlikte dile getirebiliyorlar. Ermeni’lere, Rumlara, Kürtlere düşmanlık olmasa, ellerinde “Türklükten” geriye bir şey kalmayacağı korkusu içindeler.

Peki ama, Türklük kimliğini bugün bile, aile içinde sık sık Çerkezliğini, Arnavutluğunu, Boşnaklığını, Çeçenliğini v.s. hatırlayarak, üstünde iğreti olarak taşıyan bu toplum, neden esas olarak “iç düşman” yaratmış, o “iç düşmanı” yok etmek için kanlı bir tarihe imza atmıştır? Bunun en temel nedeni, tarihte aranmalıdır. 1600 yılından itibaren sürekli askeri yenilgilere uğrayan, Birinci Dünya Savaşı’nda İmparatorluğu kaybeden bu toplumdaki egemen güçler, her ne kadar “bir Türk dünyaya bedeldir” deseler de, toplumu büyük devletlere ve onların uluslarına karşı kışkırtmaktan kaçınmış, bu konuda büyük devletlerle yüz yüze gelmekten çekinmişlerdir. Türklük ruhunun gıdası olarak, kolay “lokmalar” bu toplumun değerleri hedef olarak göstermiştir. Kolay ve “risk” taşımayan Ermeniler, Rumlar, Araplar, Yahudiler olmuştur. Onun için onlar katliamlardan geçmiş, maları gasp edilmiş, yağmalanmış, sürgünlere yollanmış. Bir başka ifadeyle, Türk sermayesi, başka devletlerin pazarlarını yağmalama imkanı bulamadığı için, iç pazardaki Türk olmayan sermayeye el koymak için bu düşmanlıkları kışkırtmıştır. 1915’te bu kolay “lokma” Ermeniler olmuş, Ermeni toplumu kökten kırılmış, ardından Pontus’tan arta kalmış olan Karadeniz bölgesindeki Rumlar hedefe alınmış, tüm İstiklal Savaşı boyunca da, devlet, öyle söylendiği gibi “düvel-i muazzama”ya karşı değil, savaştan kısa bir süre sonra büyük devletlerin desteğini çektiği Yunanistan’a karşı savaşmış, Rum düşmanlığını propaganda etmiştir. Bu düşmanlık, kara ünlü 6-7 Eylül provokasyonuyla birlikte Rumların tasfiyesiyle sonuçlanmıştır.

Bütün bu yaratılan “iç düşmanlar” içinde, bugün artık herkes tarafından kabul edildiği gibi, Kürtlerin “kolay lokma” olmadığı görülmüştür. 1990 başlarında, öteki “kolay lokmaların” malına, mülküne el koyma geleneğine uygun olarak, Kürt zenginleri hedef alınmış, Kürt iş adamlarının çarşaf, çarşaf listeleri medyada yayınlanmış. Kimi Kürt iş adamları faili meçhul cinayetlere kurma gitmiş. Ancak Kürt zenginlerine indirilen darbe, Kürt ulusal hareketi üzerinde, “öncülerin” varlığından dolayı, Rumların ve Ermenilerin üzerinde yaratılan etkiyi yaratamamıştır. Kürtler kendilerini korumayı başarmışlardır. Tarihte ilk defa, Türklük adına yaratılan “Kürt düşmanlığı”, onu yaratanları tehdit eder boyutlara gelmiştir. Bu da, söz konusu “iç düşmanı” yok etmenin mümkün olmadığını göstermiş, biricik alternatif olarak da ortada bu düşmanlığa kökten son vermekten başka alternatif kalmamıştır. Kürtleri, demokratik bir toplumun yaratıkları gösterdikleri en büyük dirençte bu olmuştur.

Bugün Trabzon ili hakkında herkesi şaşırtan iddiaların köklerini, işte bu kimlik bunalımını aşamayan “Türkleşme” sürecinde aramak gerekir. Trabzon ili tesadüf sonucu bu noktaya gelmiş değildir.

Topal Osman’ın, (Laz Osman) Kahya Yahya’nın yaşamı, Türk milliyetçiliğinde bugün de süregiden “ötekine” düşmanlığı anlamamıza yardım eder. Topal Osman kısa yaşamına Ermeni soykırımı suçundaki rolünü, TKP kurucuları Mustafa Suphi ve arkadaşlarının cinayetini, Pontus kökenli Karadeniz Rumlarına karşı bir dizi katliamı, Birinci Meclis’te milletvekili olan Şükrü Bey suikastını ve Koçgiri İsyanı sırasında Kürt köylerini yakıp yıkmayı, kitlesel kırımları sığdırmış bir “derin devlet” unsurudur. Katili Topal Osman İttihatçı idi.Ermeni soykırımından arananlar arasındaydı. Bu tür katillerin, devlet tarafından kullanıldığını kanıtlayan en inandırıcı kanıt, Topal Osman ve çetesinin yıllar boyunca Mustafa Kemal’in Muhafız Kıtası olarak Ankara’da görevli oluşudur.

Topal Osman, kendi ulusal kimliğinden (Lazlıktan) Türklüğe, kuşaklar boyu süregiden derin bir “gönüllü asimilasyon”la, kapsamlı bir ruhsal ve kültürel değişimle değil, işte yukarda sayılan bu cinayet ve katliamlarla geçmiştir. Onun yaşam öyküsü, bugün Türk toplumunun yaşadığı kimlik bunalımını analiz etmek bakımından büyük önem taşımakta ve kendi Türk kimliğini sağlam, hümanist, felsefi, edebi bir tarihsel temele oturtamayışın yarattığı kompleksle, bir avuç Ermeni’ye karşı “Hepimiz Türküz” diye bağırmadaki derin zaafı anlamamıza yardım etmektedir, tıpkı bu günkü tetikçi Ogün Samast gibi..

Hrant Dink’i katleden Ogün Samast işte bu tarihsel arka planın ve derin devletin sıradan ve zavallı bir ürünüdür. Ogün’den Kürt, Ermeni, Rum düşmanlığını çıkarın, geriye, hiç bir şey kalmadığını göreceksiniz Onun Türk kimliği, ne yazık ki, işte bu “negatif” duygu ve nefretlerden ibarettir çünkü. Lümpen milliyetçilik denilen şey budur.

Mustafa Suphi’yi, Sabahattin Ali’yi katil edenler, Van’da 33 Kürt köylüsünü öldürenler, 6-7 Eylül olayları tezgahlayanlar, Corum ve Kahramanmaraş olaylarını düzenleyenler, 1 Mayısta 1977 Taksim katliamını yapanlar, Bahriye Üçok’u, Kemal Türker’i, Musa Anter’i, ve sayısız demokrat, yurtseverleri katledenlerin güçler bunlardır.
Tarih hiçbir şeyi unutmaz.


Yazar: Ömer Ağın
Tarih: 2oo7-02-02


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=866