Agos gazetesinin genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in vurulduğu gün dostum İbrahim Kaya ile birlikte Elma Dağındaydık. Ölüm haberini duyar duymaz Agos gazetesinin bulunduğu yere, yani Hırant’ın vurulduğu Halaskargazi Caddesine yürüdüm. Hrant vurulduğu yerde upuzun yatıyordu. Fırat’ın kenarında bir söğüt ağacının gölgesinde uzanmış bir Ermeni köylüsü, bir Kürt “Palesi”, ya da bir Türk rençberi gibi uzanmış bütün günün yorgunluğunu gidermeye çalışıyordu sanki. Hırant’tan akan kızıl kan, tıpkı Fırat’ın (FIRE HAT- geniş gelen) Anadolu topraklarını suladığı gibi Halaskargazı caddesini suluyordu. Onu Ermeni, Kürt, Türk, Asuri yapan, yani Anadolulu yapan yoksul, fakat onurlu duruşu ayakkabısının altındaki delikten okunuyordu. O delik, fakır ve onurlu Anadolu insanının bir simgesi olarak okunuyordu. O simge beni yıllar öncesine götürdü, çocukluk yıllarımda duyduğum tanık olduğum kimi anılarımı bana anımsattı.
Yeni yetme yıllarımda Xemo Lolo lakabıyla bilinen Ahmet Aytek adında bir zatı tanımıştım Diyarbakır’ın Lice ilçesinde. Ben onu gördüğümde çok yaşlıydı, zaten bir kaç sene sonra da öldü. Xemo Lolo “Kırkırına Flan’da” (Ermeni Katliamında) “çeteciymiş”. Yani şimdiki “Köy korucusu” gibi. Xemo Lolo oturduğu her yerde Ermenileri nasıl öldürdüklerini övüne övüne anlatırdı. Anlattığı bir olay yaşamım boyunca hiçbir zaman aklımdan çıkmadı ve yaşamımın sonuna kadar da çıkacağını sanmıyorum. Yine oturmuş, her kana doymuş insanın umursamazlığı içinde anlatıyordu:
“Bir Emeni kafilesini “Kanıya Kızkan” (Kızlar Çeşmesi”)da, (Kızlar Çeşmesi Lice ile Genç ilçesinin sınırında bir mıntıkanın adıdır) öldürdükten sonra, onların üzerindeki kıymetli eşyalarını toplamaya başladık. O sırada upuzun kanlar içinde uzanana ölü bir kadının yaklaşık bir yaşındaki bebeği feryatlar içinde yerde yatan annesinin sütünü emmek için memesini aradığını gördüm. Benimle birlikte başımızdaki zabit de o çocuğu gördü. Zabit bana “O piçi de öldür. Yılanların yavruları zehirsiz olmaz. O piç yarın büyür başımıza bele olur” deyip yoluna devam etti. Bebeğin Temmuz sıcağında eleri ve ayakları buz kesmişti. Çocuğu öldürmedim ama canlı, canlı kurda-kuşa yem olarak bırakıp arkalarından yola koyuldum.”
Evet bu vahşeti kendi kulaklarımla duydum. Benim kuşağımdan olan bir çok Liceli Xemo Lolu’nun bu anısını ve buna benzer sayısız katliam olaylarını dinleyerek büyüdü. Yine Liceli olan herkes “Çala Fîlan” (Ermeni Çukuru), “Enkebira Serde” (Serde Uçurumu), “Kura Fetle” (Ocak Dönemeci) gibi yerlerdeki toplu Ermeni mazaklıklarını biliyor. Kürdün ruh dünyasını karartan bu katliamdaki suç ortaklığı, bugün kendi kardeşlerine karşı koruculuk denilen lanetli kurumda, aynı “efendiye” hizmet ederek maalesef yaşıyor. Ve kim bilir bugünün hangi Xemo Lolu’su, korkudan ağzı açık hangi Kürt çocuklarına “kardeş katilliğine” dair bire bin katılmış “kanlı efsaneler” anlatıyor. Kürdün 1915’teki kan dökücülüğü, Türk ırkçılığı tarafından vaftiz edildi. Biz Kürtler, Türklerle bu kanlı ortaklığı değil, birlikte kurmak için didindiğimiz bu coğrafyanın kültür ortaklığını hatırlamak isterdik. Yine de vicdanımız, Xamo Lolu’ların dışında iyi insanların da yaşamış olmasıyla teselli buluyor.
Ermeni katliamı sırasında eniştemin babası Mustafa Akif Tütenk (Mustafa Akif Bey Birinci Melis’te Diyarbakır Milletvekilliği de yapmıştır) bir çok Kürt ailesi gibi yolda annesiyle birlikte bulduğu üç yaşlarında bir Ermeni çocuğunu alıp saklamış, büyütmüştü. Yani Ermeni “Kefle”sinden (Techire gönderilen “Ermeni Sürüsü” anlamına gelen Kürtçe bir sözcük) almışlardır. Çocuğun Adı Avanes, annesinin adı da Êvan’mış. Ailesinin büyük bir kısmı yollarda “telef” olmuş. Avanes’in adını Ali yapmışlar. Birkaç sene sonra Avanes’in yeni adıyla Ali’nin annesi ölmüş. Annesi ölmüş ama Êvan’nın oğlu anlamına gele “Êle-Êvan’e” lakabı Ali’ye miras kalmış. Herkes onu Êle Êvan’e olarak tanır ve öyle çağırırdı. Ali büyümüş ve “Fırıncı Ustası” olmuştu. Lice ve Diyarbakır’da en iyi ekmek fırınlarını Êle-Êvan’e yapıyordu. Ustalığı Bölgede nam salmıştı. Kimileri bu Ali’nin yeteneğini Ermeni soyundan aldığını söylüyordu. Genellikle Ermeniler ve onların Müslüman yapılan çocukları hep zanaat ustası olurlardı.
Ben Diyarbakır’da Liseyi teyzemlerde kalarak okuduğumdan dolayı ‘Ele-Êvan’le yoğun yaşamaya başlamıştım. Ona Ali Dayı diyordum. İkimiz aynı odada kalıyorduk. Ben yaşamımda bu kadar esnek, hoşgörülü, verici, affedici, sağduyulu bir insan tanımadım. Ali Dayı Ermenice’yi “çap-pap” biliyordu. Ama çok mükemmel Kürtçe konuşuyordu, bir de Diyarbakırlı her Kürt kadar da Türkçe öğrenmişti. Ali Dayı beni çok seviyordu, okumam için bana nasihatlerde bulunuyordu ve en önemlisi de bana ekonomik yardımda bulunuyordu. Diyarbakır’ın uzun kış gecelerinde uzun uzun konuşurduk, daha doğrusu o konuşur ben dinlerdim. Yaşadıkları zorlukları, uğradığı haksızlık ve hakaretleri, Suriye’ye yerleşmeyi başaran ailesinin bir kısmının öyküsünü ve yaşama dair olan her şeyi benimle paylaşırdı. Bütün anlattıklarının içinde beni en çok etkileyen şey Ali Dayı’nın “Suriye macerası” olmuştu. Ali Dayı, büyür, evlenir yıllar sonra ağabeyinin Suriye’nin Kamışlı kentinde yaşadığını öğrenince, Kamışlı’ya gidip ağabeyini görme karar verir ve kararını gerçekleştirir. Ali Dayı öyküsünü şöyle anlatmıştı: “ Zahmetli bir yolculuktan sonra Kamışlı’ya varmıştım. Yolculuğum boyunca büyük bir heyecan yaşıyordum, çocukluk yıllarıma gitmiştim. Hayal-meyal hatırladığım ağabeyim, babam, annem, ablamı en önemlisi de evimizin önünde olan ve hiç üzerinden inmek istemediğim o büyük dut ağacı bir film şeridi gibi gözümün önünden geçip gidiyordu. Ağabeyimle görüştüğümde dünyalar benim olmuştu. Ortak bildiğim tek dil Kürtçe’ydi. Ben Arapça bilmiyordum, derdimi anlatacak kadar da Ermenice öğrenme olanağım olmamıştı, ağabeyim de Türkçe bilmiyordu. Günlerce kaldım Kamışlı’da. Her yeri gezdim, ağabeyimle yılların hasretini giderdim. Bana en çok evimizin yanında olan o büyük dut ağacının durup durmadığını soruyordu. O dut ağacı artık bizim değil ama halan duruyor dediğimde, “niye bana bir fotoğrafını getirmedin” demişti. Bana “gel burada (yanı Kamışlı’da) birlikte yaşayalım diyordu. Ben doğup, büyüdüğün topraklardan, vatanımdan başka yerde yaşayamayacağımı biliyordum. Oralara gitmem söz konusu olamazdı. Ağabeyime sen memleketimize gel dedim. Onun gelemeyeceğini bildiğim halde söylemiştim. Çünkü çocukları orda büyümüşler ve oralarda düzen kurmuşlardı.” Sonra uzun uzun iç geçirmiş ve biliyor musun demişti, o Hıristiyan dinine mensuptu, ben ise Müslüman olmuştum. Kardeştik ama dünyalarımız tamamen bir birinden ayrı hale gelmişti. Beni en çok üzen de bu olmuştu. Sadece bizleri öldürmemişlerdi, yaşayanlarımızı da bir birinden ayırmışlardı, anlayacağın kardeşi kardeşe yabancılaştırmışlardı. Bizlere en çok acı veren taraf budur...”
Ali Dayı yaşamını Diyarbakır’da tamamladı. “Mardinkapı mezarlığında” yatıyor. Gelen geçen duraklarsa, onun ruhuna “El Fatiha” okuyor. Ağabeyinin akıbeti nedir bilmiyorum, muhtemelen bir Ermeni mezarlığında yatıyordur. Mezopotamya’nın hali gibidir bu iki kardeşin hali. Paramparça...
Ruh dünyamda Kanıya Kızkan’dan Halaskargazi’ye yol alırken, Lice’de Xemo Lolu’yu gözleriyle gördüm, kanlı öykülerini dinledim, ürperdim. Diyarbakır’da Avanes’i (Ele Evane) kimliğinde tanıdım, Ali Dayı diye sevdim. .
Bir de Hrant Dink’i gördüm. Görmez olaydım...
Yazar: Ömer Ağın
Tarih: 2007-01-28