AŞK MI ?
ALEVDİR KÜLE DÖNER
İnsanoğlunun varoluşundan bugüne uğruna tarih yaratılıp tarih değiştirilen, ölünen öldürtülen, büyük acılar çekilip, çektirilen yaşamın o büyülü görünmeyeni olan "aşkın" tanımı hangi düzeyde yapılırsa yapılsın, herkes kendine göre yaşadığı için eksik kalan bir yeri vardır muhakkak hep.
En değme edebi eserlerin konusu olduğu gibi, en çetin savaşların bazen sembolik nedeni oluşu, yine en büyük ihanetlerin kaynağı olduğu gibi, en büyük kahramanlık hikayelerinin esin kaynağı oluşu ile de yaratcı ve yakıcı bir büyülü güç olmuştur insanoğlunun ilk bilinçli eyleminden bu yana hep.
Mem ile Zin"in aşkında dile gelip , yüzyıllarca bir halkın özlemini kendisinde yaşatacak kadar güçlü , diğer taraftan Sezar"ı bir dostuna arkasından vurdutacak kadar çılgınlaşan bir duygu oluşu, Geothe"nin yazdığı dönemde Alman toplumu içinde toplu intiharlara neden olan ve ümitsiz aşkın trajedesini konu alan "Genç Werther"in Acıları" romanın tahripkar yakıcılığı, Şinasi"ye "Makber" i yazdırtan ilham, Ortadoğunun aşk mitosu haline gelen Leyla ile Mecnun çilesi, Ferhat ile Şirin, Romeo ile Juliet ve daha sayısız örneklerle açıklanabilecek aşkın yaratıcı ve tahrip edici gücünün tanıklıkları.
İlginçtir ki, her aşkın o büyülü ve kompleks sarmalında yükselen ve de değer kazanan yönler olduğu gibi, fazlasıyla değersizleşip anlamsızlaşan yönler de yok değildir.
Geçmişten günümüze taşınan tüm aşk hikayelerinin her birinde aslında mitoslaşmış bir yön bulunsa da öz itibariyle yaşanmış kişisel deneyimlerin, mutsuz ve başarısız kalan yönlerinin insan da bıraktığı boşlukların toplamından başka birşey değildir. Ondandır ki her efsanevi aşk anlatısında herkese oldukca yakın gelen temalar vardır. Hemde "Aslında bu benim yaşadıklarım" dedirtebilecek kadar. Her anlatılan anlatıyı unutulmaz kılan acılar ve birbirine kavuşamama öyküleri kamusal düzlemde her insanın yaşadığı deneyimlerin biraz daha kompleks halidir kısacası.
Doğu geleneğin de daha çok mistik bir havaya bürünüp maddi yaşamın ötesine geçerken, batıda maddi yaşama daha yakındır aşk olgusu. Ondandır ki doğuda yasanan her aşk efasanesinde mistik ögeler biraz daha belirginken, batıda biraz daha güncel yaşamın kendisiyle ilgilidir.
Doğuda aşk ilahi bir anlam edinirken, batıda kişisel ve toplumsal çatısmaların nedeni gibi gözükür. Doğuda daha çok manevi ve tanrısal imgeler edinirken batıya yaklaştıkça normal yaşamın keşmekeşliğin de giderek doğudaki o büyülü yönünü kaybetmeye başlar. Aşkın bugün metalaşıp, bir değer yargısı olmaktan çıkışı ve kişisel çıkar döngüsüne girişinin burada start alması tesadüf değildir .
Orta yaş cehennemine atılan tüm kişisel hayatların zorunlu geçiş bölgesi olan aşk, tanrısallığı, kutsallığı, altediciliği, yükselticiliği bir yana, üçüncü şahıslarla paylaşılamayan, paylaşılmak istense dahi yapılamayan özgül bir serüvendir. Çünkü insanın tek başına ürettiği katışıksız tek ürünüdür. Ve birebir yaşayana aittir. Başka serüvenlerle benzerlikleri olsa da, aynı heyecanlar, aynı duygular gibi görünsede herkes kendisine özgü yaşar o duyguyu. Ondandır ki herkes kendi aşk sarnıcının açtığı yarada kendine doğru kanar yada yaşar. M.Anter`in deyimiyle;"Kimisi Tajdin ve Site gibi sevip yaşamayı seçer, kimi Mem ile Zin gibi sevip acıyla ölümsüz aşkı seçer."
"Aşk kendi kişiliğimizi tanıma ve bunu yaparken de ondan kurtulup varlığımızı başkasında gerçekleştirme yönünde bizi zorlayan ikili içgüdülerimizin en açık seçik örneğidir." der O. Paz. Paz´a göre insanın kendisini yeniden gerçekleştirip, kendisini yeniden tanımlama isteminin, bir diğer deyimle, kendi gerçeğinin bir anlam ifade edip etmediğinin denemesidir aşk.
Yourcenar"in "Aşk bir cezadır, yalnız kalmayı beceremediğimiz için cezalandırılıyoruz" özdeyişi düşünüldüğünde, Paz"in insanoğlunun kendi kimlik arayışının ya da kaybetme sınırında olan insanın kendini yeniden var etme ve varolma çabasının bir sonucu olduğu söylemi yerindedir. Retz"in "Herşeyi alışkanlık yaratır, aşkı bile " deyimi elbette aşkın kendi tanımı içindeki arayış ve varolma kaygısını pek de karşılamaz.
Her ne biçimde olursa olsun, insanoğlunun en seçkin duygulularının ürünü olan aşk, karşılıksız ve çıkarsız tek insani edinimdir. "Yaktığımdan daha büyük ateşlerde yandım" Racine´nin Andromedhe´ye aşık olan Troya´yı yakan Pyrrhus´a söylediği bu dizeler aşkın bir diğer tanımına işarettir. Bir tutkuyla başlayan aşkın (yani buna ilk göz kamaşmasındaki enerji de diyebiliriz), bir noktadan sonra bireyin kendisinin dahi kontrol edemediği bir ateş deryasına dönerek sahibini de yakmaya başlar. En azından Racine nin penceresinden görünen aşkın resmi böyledir.
Diğer yandan aşk bir birlikteliği öngörüp o ülkü adına insanoğlunu acıya boğarken, şöyle bir paradoksu da hep içinde taşır. Birlikteliği yaklaştıran koşullar oluştukça aşkın gücü ve şiddeti yitmeye başlar. Fakat ayrılığı zorlayan koşullar biriktikçe büyüyen bir acıyla beraber onun o sihirli gücü de giderek büyümeye başlar. Yani aşkın gücü yaklaştıkça küçülen, uzaklaştıkça büyüyen bir paradoks bileşimidir. Zira aşkın başarısızlığı tam da bu noktada başlar... Neden mi" Çünkü yaklaştıkça görülen gerçektir. Fakat uzaklaşıldıkça hissedilen ve tassavur edilen ideal olandır. Ve başarısızlık yaklaşıldıkça gerçek ile ideal arasındaki mesafenin fark edilmesiyle başlar. Bu yönüyle de aslında aşk, her yönüyle bir acı çekme biçimidir. Yaklaşıldıkça kaybedilen aşkın gücü ve onun acısı, uzaklaşıldıkça ulaşamamanın getirdiği tahripkar duygular. Her biri insanın bir yerinde yara bırakır.
Bu noktada Aragon"nun "Mutlu aşk yoktur" deyişi fazlasıyla gerçeği tanımlar. Tüm aşk deneyimlerinin arkasında bir sızı bırakması bundandır. T.Uyar `ın ;"Sevgim acıyor/Kimi sevsem/Kim beni sevse" dizeleri o acının hep var olacağını bir daha bize hatırlatır. Bir yönüyle de aşk, bir büyü gibi dokunulmadığı sürece yaşar. Fakat ulaşılıp dokunulduğunda tılsımı bozulan bir büyü gibi anlamını yitirir.
Ölümsüzleşen her aşk destanının bir kavuşamama, ulaşamama özelliği taşıması bir yönüyle de aşkın emek ve özveri istediğine de işarettir. Mem"in Zin"e ulaşma çabası, Ferhat"a onca dağı deldiren sabrı, Mecnun"un çöldeki çilesi olmasaydı bu aşkların bugüne efsaneleşerek kalmaları mümkün olamazdı herhalde. Ondandır ki aşkın varlığı uğruna çekilen acıların büyüklüğüyle doğru orantılıdır .
Sonuç olarak gerek güncel gerek tarihsel yaşanan biçimleriyle insanoğlunun kendisine en açık itiraf ettiği bir kimlik edinme arayışıdır aşk. Kendini başka bir insanda gerçekleştirme eylemidir. Ve her aşk deneyimi bir önceki deneyimlerin toplamıyla başlar kendine. Daha önce yaşanmış her şey yeni başlayan aşkın yanında küçük bir ayrıntıdır. M. Mungan"ın "Ben sende bütün aşklarımı temize çektim" deyişi bundadır ya. Ama başlangıçta kimse sezmez gelecekte ki bu gerçeği. Hep yaşanılan anın son nokta olduğu bilinir. Ondandır ki, herkes o andaki açılan yaranın sızısıyla kanar. Ve herkes Y. Türker´in deyimiyle "Aşk adına kendi büyülü dizesinin yanında durup orada tutuşur"
Aşk Alman romantiği J.Paul deyimiyle de, hep yarım kalan bir öyküdür. Onun deyimiyle "Şu ölümlü dünyada insanın sadece iki buçuk dakikası vardır. Biri acı çekmek için, biri gülümsemek için. Yalnızca yarım dakika sevmek için. Çünkü sevmeye ayrılan bu son dakikanın ortasında ölür insan." Şimdi ben derim ki; her ne kadar "Aşkın bir sanat yapıtını vare decek entellektüel kurgusu yoktur" denilse de, fazlasıyla bir sanat yapıtını besleyecek gücü vardır aşkın... Yoksa E.A.Poe`nin ölümsüzleşen aşk destanın şu dizeleri nasıl dile gelebilirdi."O çocuk , ben çocuk/O deniz ülkesiydi/Sevdalı değil, kara sevdalıydık/Ben ve Annabel Lee;/Göklerde uçan melekler bile/Kıskanırlardı bizi/(Annabel Lee adlı şiirinden)"
Kenan Engin
02.12.06
Universty of London- Londra
Yazar: Kenan Engin
Tarih: 2007-01-09