Yaklaşan akşamın solgun ışıkları. Ağır bir havanın sancıyan fırtınası akıp gidiyor sokak aralarında.
Eski bir alman kentinde on katlı bir alışveriş merkezinin en üst katında pencere kenarında sıcak çayımı yudumluyorum. Ve etrafa dağılmış insan yığınlarına öylece seyre dalarak kendimce anlamlar koyuyorum sağa sola koşuşan telaşlara. Kimileri otobüs bekliyor, kimileri sağa sola koşturarak savrulup gidiyor ara sokak boşluklarında.
Bir sigara yakıp daha da kurulup pencere kenarına o telaşa boğulmuş sokaklarda kendimce hikayeler arıyorum. Fakat hiç birini sağlıklı bir sonuca ulaştıramıyorum. Her hikaye en orta yerinde yıkılıp dağılıyor avucumda. Denemeler ama boşuna. Terkettiğim nice şehirler gelip takılıyor aklıma. Nice arkadaşlıklar, nice serüvenler, nice...
Ah bu kentler ıslak bir kum gibi kayıp gidiyor ayak altında. Kendileri gibi izleride kaybolup gidiyor dalgaların o köpüklü dünyalarında. Sadece hatıralar, sadece hatıralar geriye kalan.
Şimdi oturmuş yeni ama bir o kadarda bana yabancı bir kente kendimi alıştırmaya çalışıyorum. Kendimce ortaklıklar, benzerlikler, sevecenlikler arıyorum giderek solarak bir ışık huzmesine dönüşen bu şehrin en üst katında. Kırılmış ve solgun bir kent görünümü. Pencereyi yalayarak geçen fırtınanın giderek artan şiddeti. Kar serpintisi. Bu kenti birde bu çehresiyle seyre dalıyorum.
Karlı bir kent görüntüsü neleri hatırlatırsa insana onları düşünüyorum. Giderek artan ev, trafik, işlek mağaza ışıklarının aydınlattığı sokaklarda karın o güzel ve hüzün kokan serpintisi. Karı en çok ben haliyle yağışını severim. Burada doğanın umursamaz güzelliği gelir aklıma. Her şeye karşın o kendi halinde bazen hırçın bazen nazik icra edip gidiyor kendini. Hiç bir şeyi umursamadan. Karşılıksız, sorgusuz, hesapsız ve dilediği zaman ve mekanda bir oluş bu.
Şiirler geliyor aklıma. Mırıldanmak istiyorum ama mısralar bir düzene oturmuyor, oturamıyor belleğimde. Hem okusam da neye yarar ki acıyı tazelemek dışında. Arkama dahada yaslanıp bir sigara daha yakıyorum. Ve her şeyi bırakıp sigaramın ufak ufak yanıp tükenişini izliyorum. Bir tükeniş insana neyi hatırlatırsa onu düşünüyorum ona bakarken. O an nice büyük idealin, hayat sarmalında yok olup gidişini hatırlatan Canningham´in su sözü hayal meyal gelip taklıyor aklıma.
„Hayata ne ile başlarsan başla elinde çok az şey kalıyor. Gurur ve aptallık. Halbuki her şeyi istemiştik değil mi?“
Epey bir süre bu sözle cebelleşip duruyorum. Bulunduğum yerde fazlasıyla kalmış olmalıyım ki gözleri oldukca güzel fakat kendisi o kadarda olmayan sarışın kız arada bir masama uğrayıp bir şey isteyip istemediğimi soruyor. Son defasında bir çay istemek zorunda bırakılıyorum. İçimden bir küfür sallıyorum ona beni hayal denizinden karaya çok biçimsiz ve kaba bir şekilde çıkardığı için.
Son dönemlerde artan küfürü bol jargonumda ki acayipliği şaşırıyorum bu defa. Demek insan- oğlu yazarken ki incelik ile yaşarken ki kabalık arasına sıkıştırılmış bir varlık, diye geçiriyorum aklımda.
Her şeyin üstüne birde kendimi bir güzel suçladıktan sonra montumu ve atkımı alıp gazetemi eğri-bügrü çantama sıkıştırıp hesabımı ödeyip aceleyle çıkıyorum oradan. Arkamdan bana küfredilmiş gibi bir his uyanıyor ama bakmayı gerekli görmeden hızlıca merdivenlerden iniyorum.
Kısa bir çevreye göz attıktan sonra kalabalığa karışıp hayat içinde ki sıradanlığıma kaldığım yerden devam ediyorum.
Sahi bazen sıradanlık ve umursamazlık ne de güzel. İnsan hep bunu başarabilse.
Yazar: Kenan Engin
Tarih: 2006-12-13