Seçimlere bir yıldan az bir zaman kaldı. Hatta, özellikle AB müzakere sürecinde ortaya çıkabilecek dramatik bir gelişme, AB ülkelerinin ya da bizzat Türkiye’nin müzakere sürecini askıya alması gibi bir durum, beklenmedik bir anda Türkiye’yi erken seçimlerin eşiğine bile getirebilir. Türkiye çok sürpriz gelişmeye gebedir.
Ateşkes döneminin yazgısı da, zamana bağlı gelmiştir. Günler bile büyük önem taşıyor.Yapılan son açıklamalar, Mayıs ayını işaret ediyor. Eğer hükümet Kürt sorununda elini çabuk tutmaz, silahların namlusunda ebedi barış karanfillerinin açmasına olanak tanımazsa, (Karanfil sözcüğü bana Portekiz devrimini anımsattı) seçim sürecinin felaketli bir sürece dönüşmesi işten bile değil.
Bu neyi gösteriyor? Bana kalırsa, bu, birinci olarak zamanla yarışa girdiğimizi, ikincisi ateşkes sürecini derinleştirmek zorunda olduğumuzu gösteriyor. Türkiye’de kalıcı bir barış, ancak ateşkes süreci derinleştirerek sağlanabilinir. Türkiye’yi demokrasiye götürecek temel yol budur. Her şey bu ana yörüngeye göre biçimlenecektir. Seçim süreci de bunun dışında düşünmek saflık olur. Tersini düşünmek, yani ateşkes sürecini seçim çıkarına ve taktiğine kurban etmek, Türkiye’yi ateşin içine atmak demektir. Kürdü de, Türkü de bunu yapsa sonuç değişmez.
Ya seçim sandıklarına doğru ateşkes sürecini derinleştirerek, daha fazla demokratların katılımıyla koşacağız, ya da Azraillin kol gezdiği sandukaların arasında, ateşkes fırsatını boşa harcamanın bedeli olarak, Türküyle, Kürdiyle, tüm demokrasi güçleriyle çaresiz donup gideceğiz.
Demek ki, seçimleri konuşmanın zamanı geldi ve geçmek üzeredir.
Hepimizin zihninde seçimlerle ilgili bin bir soru olduğu açıktır. Ne yazık ki, Kürtlerin parlamento deneyimi, bize pek fazla olumlu ip ucu vermiyor. TİP’in yarıda kalmış, 1965’te başlayan ve daha dört yılı doldurmadan parti içi kavgalarla boşa harcanan deneyimi bir yana bırakılırsa, Türkiye solundan Kürtlere aktarılmış elle tutulur bir deney birikimi de yoktur. Bu durumda zihinlerde bin bir sorunun olmasından doğal bir şey olamaz zaten.
Seçimlere DTP olarak girmenin önünde anti-demokratik seçim barajı duruyor. Bu anti demokratik engel Türkiye’nin sorunudur. Türkiye’de demokrasi olsaydı, Kürtler %10’nun çok üstünde oy alacakları kesinidir.
Bağımsız adaylarla seçimlere girmemizin önünde ise, artık itiraf etmeliyiz ki, hala aşmayı başaramadığımız demokrasi kültürsüzlüğümüz, toplumsal geriliğimizle iç içe geçen ve ne yazık ki, Türk modern parlamentarizminden bize aktarılan kariyerizm engelleri duruyor. Bu ilet çoğu kişinin iliğine kadar işlenmiştir.
İlkeleri, bağımsız örgütlü duruşu koruyarak seçimlere DTP olarak katılmanın “şerefli bir yenilgiye” yol açacağını, bazen böyle bir yenilginin “kirli bir zaferden” çok daha gelecek başarıları sağlayacağını biliyorum. Tarihte bunu çok örneklerini de biliyorum. Ancak tüm parçalardaki kritik durum ve elde edilen kazanımları koruma nedeniyle bugün “şerefli bir yenilginin” yaratabileceği sonuçların sorumluluğunu hiç kimse politik bakımdan yüklenemez. Bunun sorumluluğu büyüktür. Kürtler kritik bir dönemden geçiyorlar.
Ama bağımsız adaylarla girme durumunda yaşanacak akıl almaz kişisel hesapların da içinden çıkılmaz sorunlar yaratacağı çok açık. Şimdide bu hesapların içine girenlerin sayıları da az değildir. Hele işin içine “Kürt postuna bürünmüş kurtların” gireceğini de hesaplarsak, bu ikinci yolun da ne denli büyük başarısızlıklara gebe olduğunu kolayca anlayabiliriz.
Açık konuşuyorum. Zayıflıkları gizleyerek bir yere gidemeyiz. Zaaflarımızı kabul edebilecek kadar güçlü müyüz?. Şimdi sorun, bu zayıflıkların bilincinde olarak yol haritamızı çizmekten geçiyor.
Bu yazıda sorunun yalnızca “parlamenter ahlak” yanına değineceğim.
TBMM’de Kürdün ayak basmadığı tek bir parke taş yoktur. Birinci Meclis’ten bugünkü Meclis’e kadar, bütün Meclislerin koltuklarında bugüne kadar yüzlerce ve yüzlerce Kürt oturdu, bakanlık yapanlar oldu. Bunların arasından parmakla sayılabilecek olanlar Kürdün özgürlük davası için konuştular, onların üzerindeki baskıların kalkması için bedel ödediler. Eskileri bir yana bırakalım, TİP’te Tarık ağabeyi, DEP’li parlamenterleri hatırlayalım. Onların dışında kalanların büyük çoğunluğu kişisel ve aşiret çıkarlarını koca bir halkın çıkarlarına tercih ettiler. Bu insanların Kürt halkının demokrasi mücadelesine katıkları bir şey olmadı.
Şimdi bu geleneğe son vermenin zamanıdır. Yeni bir duruş ve Kürt parlamenter ahlakı yaratmanın zamanıdır. Kürtler barışçı, demokratik mücadele yöntemini öne çıkardılar. Bu ise parlamenter mücadelenin önemini bir kat daha artırmıştır. Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelecini temel alan bir “Kürt parlamenter ahlak” bunun için de önem kazanmıştır. Parlamenter alanda da Kürtler yeni deneyim ve bir “ahlak” kazanmak zorundadırlar.
“Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar.” Bu halk sözü bize tehlikenin ne olduğunu çok güzel anlatıyor. Seçim Meydanını “er meydanı” sanan “yiğitlerin de gönlünde bir mebusluk aslanı yattığını” biliriz. Rusların “general olmak istemeyen er, er değildir” sözünden hareketle, her Kürdün seçimlerde parlamentoya girmek isteğine bir şey denemez. Ama, burada önemli olan kişinin ne istediği değil, milyonlarca Kürdün ne istediğidir. Eğer bu milyonlarca Kürdün ne istediği önemliyse, yani Kürtleri demokrasi ve özgürlük istemleri, o zaman ilk yapılması gereken iş kanımca şu olmalı: Kürt halkının özgürlüğü uğruna, herkes içindeki aslanı öldürmeli.
Somut olarak “içindeki aslanı öldürmenin” anlamı şu: Bu seçimlerde yediden yetmişe, kadın, erkek Kürtlerin istisnasız her biri, aralarında hiçbir fark olmaksızın aday adaylarıdır. Bu milyonlarca aday adayı arasından, adayları seçme hakkı, aşağıdan yukarıya örgütlenmiş Kürt halkına ve DTP’nın kolektif hakemliğine bırakılmalı. Kürtlerin yıllardır yürüttüğü mücadeleyle kazandıkları deneyim buna ışık tutmalıdır. Kürt seçmen, DTP merkezi ile tabanının demokratik iradesiyle aday olanları, parlamentoya göndermelidir.
Kısaca biz Kürtler hep bir ağızdan şöyle demeliyiz: Hepimiz bu seçimlerde aday adayıyız. İrademizi temsil eden parti aramızdan adayları seçsin. Biz de adaylarımızı meclise gönderelim.
Neden böyle yapmalıyız? Bunun pratik nedeni, aklına esenin, ya da “gönlündeki aslanı öldüremeyen” kimselerin bir birlerine rakip olarak adaylık koyması, Kürtlerin, DTP’nin karşı karşıya olduğu seçim barajından çok daha büyük bir baraj yaratır. Bu, seçim yenilgisini beraberinde getirir. Bundan daha önemlisi ise, şudur: Seçimlere parti olarak katılmak, parti programını, ilkelerini, programlarını seçmenin karşısında savunmak anlamına gelir. Bağımsız adayın ise böyle bir yükümlülüğü yok sayılır. O, kişisel görüşleriyle, özellikleriyle ve yöntemleriyle seçim kampanyasını yürütür. Eğer Kürtler bu alışılmış türdeki bağımsız adaylarla seçimlere girerlerse, yani bağımsız adayların kendi kişisel anlayışlarıyla seçim kampanyası yürüttüğü bir durumla karşı karşıya kalırlarsa, politik bakımdan elde edilen mesafenin çok gerisine düşerler. Seçimler barış ve Kürt sorununda çözüm için bir kampanya olmaktan bir çırpıda çıkar. Düzey düşer. Kürt özgürlük hareketinin elde ettiği toplumsal ve düşünsel kazanımlar çürümüş olur.
O nedenle eğer seçimlere bağımsız adaylarla girme kararı alınırsa, bunun sıradan bir seçime katılma kararı olmadığı kuvvetle dile getirilmelidir. Gerçekte seçimlere Kürt halkının kazanımlarını, DTP’nin katıldığı, adayların hukuki bakımdan bağımsız olmasının anti-demokratik barajları aşmak için kabul edildiği, hukuki bakımdan bağımsız olan adayların, politik bakımdan, en önemlisi ahlaki bakımdan parti adayları olduğu herkes tarafından peşinen kabul edilmelidir. Ve daha da önemlisi, partiyle girilen seçimlerde adayların uyması gereken kurallardan çok daha bağlayıcı kurallar, aday adayı olan her Kürt yurtseveri tarafından peşinen ve gönüllü olarak benimsenmelidir.
Kısaca bağımsız aday, parti listesinden seçime giren adaydan bin kat daha fazla disipline, özveriye ve parlamenter ahlaka sahip olmalıdır. Bağımsız aday, parti listesinden seçime giren adaydan kıyaslanmaz bir biçimde, parti ilkelerine, barış ve çözümün yolunu gösteren parti programına ve politikasına çok daha ödünsüz bir şekilde kendini bağlamalıdır.
4 Kasım 2007’de biz yalnız seçimlere katılmayacağız, fakat çoktan beri yozlaşan parlamentarizmin Kürt alternatifini de yaratmış olacağız. Ve bu, Türkiye’nin siyasal demokrasisine Kürtlerin yaptığı çok büyük bir katkı olacaktır.