
Barış için görev başına
On yıllardır bir takım çeteler “her şey devlet” içindir diyerek kanlı cinayetler işlemeye devam ediyorlar. Kimi zaman adları “Türk İntikam Tugayı”, “Konturgerile” “Özel Tim”, “Ülkücü Gençler” oluyor, genelliklede organizasyonlar hepsi birbirine karışıyor ve ortak paydaları, “Türk devleti tarihinin en büyük kuşatması altındadır” oluyor.
Bunlar hakkında konuşulmayan, yazımlıya hiç bir şey kalmadı. Ama kimse onlara “dur” demiyor, aksine işledikleri cinayetler örtbas ediliyor, yargıdan kaçırılıyorlar, dosyalar yok ediliyor. Bunlar da yetmiyormuş gibi “iyi çocuklardır” denilerek koruma şemsiyesi altına alınıyorlar.
Bu karanlık güçler tarafından hızlı adımlarla iç savaşa doğru götürülen Türkiye’nin rotasını değiştirmek gerekir.
Derin devlet yöntem ve alışkanlığıyla “başarıya” ulaşmış bir Türkiye mi? Yoksa namuslu insanların özgürce yaşadığı, kanunların egemen olduğu bir hukuk toplumu mu tercih ediyoruz? Her kesin önünde duran temel soru budur.
Gelinen noktada geriye gidecek yer kalmamıştır. Barışsever güçler karar vermek zorundadırlar. Bir zamanlar Kızıl Ordu generalinin Pompilov’un “Arkamızda Moskova, karşımızda da Hitler orduları. Geriye gidecek bir tek adımımız kalmadı. Hitle ordularının üstüne gitmekten başka seçeneğimiz yoktur” dediği gibi, Türkiye’nin barışseverleri de halklar arasında dostluk ve barışın kurulması için harekete geçmekten başka seçenekleri kalmamıştır. Geriye gidecek bir tek adımlık yerleri bile kalmamıştır
Barışla ilgili ilk kapsamlı sözleri 1 Eylül 1976 de İstanbul’da Açıkhava tiyatrosunda duymuştum. Binlerce barışsever tiyatronun taş basamaklarına oturmuş Zeliha Berksoy’un bütün yeteneğini ortaya koyarak söylediği barış şarkılarını dinliyordu. “yemene gidip gelmeyenlerin”, “Moskova önlerinde barış için ölenlerin” türkülerini söylerken heyecandan titrediğimi anımsıyorum. O zamanki “Sovyet yazarlar Sendikası” başkanı ve “İnsan Asker Doğmaz” adlı romanın yazarı Kostantin Simanov’un konuşması heyecanımızı doruğa çıkarıyordu.. Simanov’un, “Sılava Durujba i Mir” (Selam Barışa ve dostluğa” sözlerine “Barış, Dostluk, Dayanışma”, “Aşîtî, Dostî, Derstbiraî” şiarları karışıyordu.
O günlerde barışseverler çok şeyler yaptı. Nurettin Yılmaz ve Mahmut Dikerden barış için kol kola yürüdüler. Kimi zaman dünya barışı için söylenen şiarlar öne çıktı “Luis Korvelan’a özgürlük”, “Cuntacı generallere hayır” istemleriyle dünya barışseverleri arasında yer alındı. Kimi zaman Türk ve Kürt halkının kardeşliğini vurgulayan, emekçiler için iş, ekmek, özgürlük isteyen istemler dile getirildi. Türk halkının, işçi sınıfının barış savaşımına katkıları büyüktü, Türkiye demokrasi güçleri diriydi.
Barış türküleri söylendiği her yerde, barış düşmanı, savaş kışkırtıcılarının “kana kan, intikam” ulumaları duyuldu. O günden bu yana çok şey değişti.
Bu gün artık Sovyetler yok. Ülkemizde de demokrasinin nesnesi değişti. Barışçı güçlerin konumlarında farklılıklar olduğu apaçıktır.
En güçlü barış mevzilerini Kürtler kurdu.. Barış için en fazla bedeli onlar ödemektedir. Barış için verilen sözleri en fazla onlar tutmaktadır. Barışseverlerin, aydınlarının kıymetini en fazla onlar bilmektedir. Gencay Görsoy, Murat Belge, Hasan Cemal, Ahmet İnse en fazla Diyarbakır halkı tarafından seviliyor, onları karşılamaya, dinlemeye en fazla onlar geliyor. Milyonlarca Kürt bu tür namuslu Türk aydınlarını ve barışseverlerini bağrına basıyor. Çünkü Kürt halkı artık aydınların değerini biliyor.
Peki, bu aydınlarımız, Yozgat’ta, Edirne’de, Antalya’da İstanbul’da ya da başka bir batı şehrinde hak ettikleri aynı saygıyı ve sıcak ilgiyi görüyorlar mı? Bunlar tek başına bile Kürt halkının barışa ve aydınlamaya gösterdiği ilginin düzeyini göstermeye yetmiyor mu? Jan Pol Sartır’ın dediği gibi “aydınlar toplumun vicdanıdırlar ve bir tarafa angaje olmak zorundadırlar” tanımı bizim aydınlarımız içinde geçerli değil mi?
Bütün bunlara rağmen, ülkemize de değişmeyen şey henüz barışın sağlanmamış olmasıdır. Türk ve Kürt Halkının barış ve dostluğuna sokulan kamanın çıkmamış olmasıdır. Barış düşmanı intikam örgütlerinin cinayet ve provokasyonlarına devam etmiş olmasıdır. Dün “ Bana sağcılar suç işliyor dedirtemeyiniz” diyeler bu gün “ bunlar iyi çocuklardır”la devam ediyorlar.
O günden bu güne dek değişmeyen bir şey daha var ki, o da barışseverlerin elindeki bayrağın bu güne dek yere düşmediği... “Barış için saflara” istemlerin mücadelenin baş talebi olmaya devam ediyor. Barışseverler birleşmek ve yeni mevziler elde etmek için geceyi, gündüze katmış durumdalar. Bunu somut adımı “Barış Grubu” adına Seydi Fırat’ın daveti oldu. Dostum Seydi Fırat’ın Ankara’daki barış toplantısına beni davet ettiğinde barışseverlerin bu ülkede yürüttüğü savaşımları anımsadım. “Kore’ye Mehmetçik gitmesin” günlerinden bu yana... Spor ve Sergi Sarayında yapılan “Doğu Necesine” Nurettin İspir’lerin saldırısı... “Kanlı Pazar” katliamı, 1 Mayıs saldırısı, Musa Anter ve Vedat Aydın’ın hunharca öldürülmesini.
Bunları anımsadıkça yüreğim diken çalısına atılmış bir ipek mendil gibi tedirgin oldu. Bir yandan barışseverlerin barış istemleri, diğer yandan DTP’nın “ateş kes” çağrısı yüreğimize su serpmiş iken, Diyarbakır’da yapılan provokasyon ortalığı çınlattı. Barıştan, özgürlükten, kardeşlikten korkanlar gecikmeden, Diyarbakır’da kan kustular. Yaşlı-genç, kadın- erkek demeden masum insanların canını aldılar. Ve daha almaya devam edeceklerini söylediler. Kürt halkı senelerdir bu insanlık dışı baskılar altında mahvoldu ve olmaya devam ediyor.
Bir kez daha görüldü ki Kürtleri tek başına yaptıkları fedakârlıklar, gösterdikleri duyarlılıklar, Türkiye’nin iç savaşa doğru götüren rotayı değiştirmeye yetmiyor, yetmeyecek.
Susurluk süreci derinleşti. Şemdinli olayı oldu. Linç girişimleri doruk noktasında. Danıştay cinayeti işlendi. Atabeyler Sauna çetesi ortaya çıktı. Diyarbakır’da yapılan provokasyon, bu zorun somut örneği olmuştur. Zorbanın kim olduğunu Mısır’daki sağır sultan duydu. Halen kimi Türk aydınlarının “tek taraflı” barış istemeleri, Kürtleri ne kadar zora sokuyor.
Kürt halkı ekmeği için, onuru için, çocuklarının can güvenliği için, dostluk için, barış için yollara düşmüştür. Hevsel Bahçesinde yetişen kan kırmızısı yediveren gülleri elerinde, Diyarbakır’da, Antalya’da, İstanbul’da, “Biji aşîtî u desbiratî” ( yaşasın barış ve kardeşlik) diyor. Türk aydınlarını, Türk demokratlarını, Türk liberallerini, Kürt halkıyla dayanışmaya çağırıyor.
Kürt barışseverleri, uçurumun kenarına gelmiş Türkiye’nin rotasını ancak Türk ve Kürt barışseverlerin ortak mücadelesiyle doğru yöne çevrilebileceğini haykırmaya devam ediyor. Barış için mücadeleye davetleri bunun içindir.
Yazar: Ömer Ağın Tarih: 2006-09-18
|