İki Tanığın Tanıklığı

Kör dövüşü içinde insan bazı duyarlılıklarını yitiriyor herhalde. Bundan olacak ki ne “İslamın cihana hakim olacağı günler çok yakın!” diyecek kadar bir paranoya yakalanmış Ahmed-i Necad’ın atom bombası ve ne de ardında binlerce ölü ile harabeye dönüşmüş bir ülke bırakıp kaçan ve ateşkes ilan edince de saklandığı delikten çıkarak “zafer kazandık!” diye nara atan Nasurallah’ın katuşa roketleri kadar büyük yalanları beni heyecanlandırıyor.

Böylesi bir ortamda çoğunluğu fazla ilgilendirmese de bazılarımızı ilgilendiren olaylar da olmuyor değil. Gazete sayfalarına sadece bir haber olarak yansıyan İrlandalı bilim adamlarının manyetik alan gücü ile sınırsız enerji yaratma iddiası; bende büyük bir heyecan yarattı. Çok açık ki eğer bu mucizevi icat uygulanabilir alan bulursa enerji sorununun olmadığı yepyeni bir dünyaya adım atma attık demektir. Birey olarak bunun mümkün olduğunu düşünüyorum.

İkincisi Yaşar Kaya ve Serhat Bucak gibi iki değerli ağabeyimizin tartışmaları. Bir halkın kaderi üzerinde söz ve karar sahibi olmuş kişiliklerin doğru bilgi aktarmayı hedefleyen tartışmaları aslında topluma karşı bir görevin icrasıdır. Batı toplumlarında aydınlanma böyle bir süreçle gelişti. Kürt toplumunun yakından tanıdığı Yaşar Kaya ve Serhat Bucak gibi iki önemli şahsiyetin kendi mücadele tarihleri ile ilgili tartışmalarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Elli yılı aşan mücadele tarihlerinde son 20 yıllarının yakın tanığı olarak yazdıklarını okuduğumda daha çocukken Şeyh Sait isyanının kılıç artıkları olarak yaşamda kalmayı başarmış köyümüz yaşlılarının köy meydanında bulunan o büyük dut ağacı altındaki tartışmalarını hatırladım.

İsyan kırıldıktan sonra Kürdistan’ı istila eden Türk ordusu, yakaladığı tüm erkekleri birbirine bağladıktan sonra kurşunlayıp uçurumlardan aşağılara atarken, kaderlerine razı yaşlılar ile her şeyden habersiz çocukları da evlere doldurup yakmış. Yürüyebilen bazı kadınları ve yaşlıları da hayvanlarla birlikte yürüterek Murat suyunun azgın sularına sürmüş. Askerê Reş denilen Ali Barut’un alayı da bebe yaştaki çocukların kafasını keserek süngülerinin uçlarına takıp komşu köylerde gösteri yapmış. İşte böylesi bir vahşet ortamında saklanarak yaşamda kalmayı başarmış o yaşlılarımız da nükteli vuruşlarla birbirlerinin zayıflıklarını, korkularını, cesaretlerini ve yiğitliklerini anlatırlardı…..

Serhat Bucak’ı 1980’li yılların sonunda tanıdım. Yeni Ülke gazetesinin sahibi olması nedeniyle sık sık Diyarbakır’a geldiği için şahsen ve yakından da tanımış oldum. İlginç davranışları ve içten tavırlarıyla bu vadinin acılı bir çocuğu olarak etrafına neşe saçardı. Vedat Aydın’ın cenaze töreni sırasında Diyarbakır’da yaşanan onca kıyıma rağmen ertesi günü “Amedê Serhıldane!” diye Yeni Ülke gazetesine manşet atmakla hepimizi heyecanlandırmıştı.

Yapılan hatalara politik üslup(!) yerine harbice karşı koyması “İradeyi” temsil edenlerin hışmına uğramasına yol açıyordu. Bu nedenle “İradeyi temsil edenler” onu 19 Eylül 1992 tarihinde yapılan HEP II. Olağanüstü kongresinde ortak liste olarak hazırladıkları Parti Meclisi Aday Listesinin dışında bırakınca, bu iradeyi aşacağım diyerek mikrofonu kaptığı gibi kürsüye çıkmış hararetli bir konuşma yaptıktan sonra delegelerden oy istemişti. HEP delegeleri de ortak listeye alınmamış olmasına rağmen Serhat Bucak’a oy vererek onu parti meclisine seçmişti. Bir iradeyi aşayım derken bir başka iradenin hışmına uğrayan Serhat Bucak idamla yargılanmak üzere hakkında tutuklama kararı çıkarılınca, yaşamda kalmayı ancak mülteci konumuna düşerek başarabildi.

Siyasi Partiler Yasası Parti kongrelerinde başka bir dil konuşulmasına izin vermediğinden kongre divanınca gündeme alınan Kürtçe konuşulsun mu konuşulmasın mı tartışması yapıldığı sırada Diyarbakır HEP il başkanı sıfatıyla kürsüye çıkarak Kürtçe konuşmak suretiyle bu tartışmaya nokta koydum. Ancak bu konuşma sonucunda Serhat Bucak ile aynı kaderi paylaşarak kendimi zor ve yorucu bir serüvenin içinde buldum.

Bir daha Serhat Bucak’ı 1993 yılı yazında Şam’da gördüm. Yerinde kocaman bir kaya iken KUM (Kürdistan Ulusal Meclisi) çalışmalarına katılmak üzere Zelê’ye gitmiş, aşmaya çalıştığı “İrade” onu kum tanesine dönüştürerek geri göndermişti.

Zorava’ mahallesindeki evde onunla uzun uzun sohbet ettik. Yaşanan olumsuzlukları sisteme değil, bireylere bağlamasına çok içerledim. Bir gün Ahmet isminde bir görevli Cemil Bayık ile birlikte Rükneddin’deki bir eve yemeğe davetli olduğumuzu söyleyince, Şam tepelerinin dik yamaçlarına kurulmuş olan Rükneddin’e doğru yaya olarak tırmanmaya başladık. Önümüzde yürüyen guruptan birkaç adım geride kalınca Serhat Bucak bana “Aylardır aileme bir telefon bile açamadım. Sen de varsa birkaç kuruş ver çocuklarıma telefon açayım” deyince bu dostuma güzel bir cevap vermem gerektiğini düşündüm. “Serhat abi bu aşağıda gördüğün kazık gibi şey minare olduğuna göre mutlaka yanında bir cami de vardır. Param yok ama mendilim var!” deyince Serhat Bucak da her iki elini başına vurarak, “Ah benim şu kel kafam! Ah benim şu kel kafam!” diyerek ne demek istediğimi anladığını ifade etmek için Cemil Bayık’ın yanına koştu. “Cuma Heval! Allah aşkına bu ulusal meclisi niye lağv ettiniz?” deyince Cemil Bayık da gülerek “ Ordular darbe yapar. Biz de darbe yaptık. Varsa bir gücünüz karşı koyarsınız!” diye cevap vermişti.

1999’da Demokratik Cumhuriyet tezi altında geliştirilen Kürt Kemalizm’ine karşı pasif bir direniş sergileyen Serhat Bucak, KUM olayı sonrasında güçle ifade edilen gerçeklikleri kabul etse de hiçbir zaman yanlışı savunma gibi bir yanılgıya da düşmedi. Daha doğrusu Yaşar Kaya ağabeyimiz gibi yanlış yapanın ensesinden tüy çekerek yanlış yapanı yerinden zıplatmaktansa, yanlış yapanı okşayarak uyarmayı yeğledi.

Çeşitli olay ve kaynaklarda ismine sık sık rastlıyor olsak da Yaşar Kaya’yı ilk defa DEP’in kuruluş toplantısında gördüm. HEP Kongresinde de genel başkan adayı olarak birinci tur oylamaya katıldıktan sonra çekip gitmişti.

Daha sonra DEP ve Özgür Gündem gazetesi ile kendisini daha fazla tanıma olanağımız oldu. Bir düşünce suçlusu olarak idamla yargılanmak üzere arandığım o dönemlerde beni koruma ve saklama gibi kendisinden yakın bir ilgi, yardım ve destek de gördüm.

Bir daha onu 1998 yılının yazında Şam’da gördüm. O zaman PKDW başkanı idi ve Öcalan’a çok yakın duruyordu. Bu yakınlığı birazdan kopacak olan tufandan habersiz olma olarak yorumladım. Büyük deney ve tecrübelerine rağmen bu tufanı göremezlikten gelen Yaşar Kaya’ya içerlenerek ona karşı soğuk durdum ve bu soğukluğumu ona belli de ettirdim.

Zaten aynı günlerde Öcalan’a verilmek üzere bir sayfalık bir mektup yazmıştım. Bu mektupta, durumun hiç de anlatıldığı gibi olmadığını, İdeolojik-Politik ve askeri olarak çok zor günlerin yaşanmakta olduğunu, mevcut olumsuzlukların bireylerin hatalarından değil, örgüt sisteminden işleyiş ve yapısından kaynaklandığını, bunun için stratejik bir değişime gidilmesinin kaçınılmaz olduğunu, bu değişime giderken aynı biçimde kadro değişiminin de zorunlu olduğunu söylemiştim. Ama ne yazık ki tüm zamanlar için Tanrılar kullarından serzeniş değil sadece ibadet beklerler. Serzenişlerimiz sicil defterimize günah olarak yazıldı, yazdıklarımızı da yel aldı sular apardı.….

Tufan koptu ve olanlar oldu. Her birimiz bir tarafa savrulduk ve olaylar bizleri kurdistan-post sanalında buluşturdu…..

Yaşar ağabeyimizin deyimiyle bu vadi bizim vadimiz. Acı, sevinç ve serzenişlerle örülmüş bir vadi. Hiç kuşkusuz herkes kendince güzel bir şeyler yapmaya çalıştı bu vadide. Tümü bir dahi düzeyinde saftı ve onun içindir ki en büyük ödülün bir ölü unvanı olduğu bu vadide hiçbir zaman bireysel hesap kuracak kadar bir basitliğe düşmediler.

Milyonların emeği ve acıları ile imar edilmeye çalışılan bu vadide kimi az kimi çok taş taşıdı, harç yoğurdu, alın teri göz nuru döktü. Kimi az hata çok iş, kimi de az iş çok hata yaptı. Bu vadinin imarında çalışan düşünce emekçisi bu iki büyüğümüzün 20 yıllık tanığı olarak çok iş az hata yaptıklarını düşünüyorum. İşin en güzel yanı ise ucunda ölüm de olsa köprüden geçerken hiçbir zaman ayılara dayı demediler.

Emeklerinin takdiri halktan ama yine de bence en azından içerik ve üslubuyla bize bu yolu en güzel biçimiyle tarif etme gibi bir yükümlülükleri kalmıştır.…!


Yazar: Hüseyin Turhallı
Tarih: 2006-09-10


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=730