AŞÎTÎ Û DESBİRATÎ

AŞÎTÎ Û DESBİRATÎ (BARIŞ VE DAYANIŞMA):

Kürt kültüründe bir “tiştonek” (bilmece) vardır. “Helindir Bilindir low ji bavê bilindtir.” Türkçeye çevrildiğinde, genel olarak şöyle bir anlam taşır: (Bilmece, bildirmece oğlan babasından büyüktür, yüksektir) Cevabı ise “Pexerî” bacadır. Baca baba, ondan çıkan dumanda oğlu olarak tanımlanır. Kült kültüründe bu belirme, hesapsız, kitapsız büyümek isteyen, koşulları ve olanakların dikkate almadan “mal-mülk” edinme hırsına kapılan hegemonya peşinde kaşan, bu kaprisle kendini babasından da daha “büyük” göre kişilere denilir. Aslında ise kendini büyük sanan “oğul” babasından büyük değildir, bunu “oğul”da bilmektedir, ama hırstan dolayı kendisini babasından da “büyük” görür…

Kürtlerin bu kültürel değeri bana bir ülkeyi anımsatıyor. O ülke bulunduğu bölgede “güç” olmak istemektedir. O sıralarda bölgede ABD ve İran büyük bir kapışma içine girmiştir. Her yerinde savaş ocakları kurulmuş, ortalık barut fıçısına dönmüştür. Bölgedeki yeraltı kaynakları yöresel devletlerin ve büyük hegemonyacı güçlerin iştahını kabarmaktadır. Parsa toplamak için yarış başlamıştır. “Herkes” Bölgeye askeri güç gönderme sevdasına düşmüştür.

O ülke de bu kervana katılmıştır. Onun da de arzusu şaha kalkmıştır. Hem bölgenin zenginliklerinden pay almak hem de ABD’yle bozulan ilişkilerini “düzeltmek” arzusu iştahlarını bir kat daha kabarmaktadır. Bu nedenle aklından geceni bağıra, çağıra söyleyecek kadar açık davranmaya başlamıştır. Önünde duran Cumhurbaşkanı seçimlerini ve aynı dinden olduğu komşu ülkelerin konumlarını ve tepkilerine aldırış etmeyecek kadar hesapsız davranmaktadır.

Ülkenin adalet dağıtan bakanı ve hükümet sözcüsü çok kızmaya başlamıştır. “ “sayın cumhurbaşkanı neden ulusal çıkar görmediğini anlayamadım.” Diyecek kadar ileri gitmiştir.

Ülkenin eski OHAL’in “Kürt kökenli” bir valisi hiç bir tereddüt yaşamadan şöyle demektedir: “terör devam ettiği sürece faili meçhuller olacaktır”

Ülkenin “güvenliğinden” sorumlu olan kişiler “ülkemizin menfaatleri Afrika’dan, Avrupa’ya, Avrupa’ndan Uzakdoğu’ya kadar uzanan çok geniş bir coğrafyaya dağılmaktadır. Enerji havzaları ve ulaştırma yollarını güvenliği artık diğer gelişmiş ülkeler gibi bizim de dünya üzerindeki menfaatlerimizin ana değişkenlerini oluşturmaktadır…” diyerek tutumlarını açıkça ortaya koymuşlardır.

En hokkalı sözü ülkenin Başbakanı “ulusa sesleniş” konuşmasında “Asıl asker göndermemek vatana ihanet”tir ve “terör bu ülkenin kaderidir” söylemektedir.

Hırs ve çıkar o kadar başlarını döndürmüştür ki “Akan kardeş kanını” bile bir kader olarak yorumlarlar.

Kısacası, yöneticilerinin hegemonyacı arzular ne “kanlı yemen türkülerini”, ne de nice orduları yutan Ortadoğu’nun bataklıklarını hatırlar.

En önemlisi kendi tarihinden bile ders almaz olmuşlardır. 1839 de İbrahim Paşa ordusunun Lübnan’da hangi kayıplarla çekildiğini anımsamak bile istememektedirler. Lübnan’ın Ortadoğu’nun en kırılgan yeri olduğunu bilme unutulmuştur. Üstelik bu ülkede 30 yıldır iç savaş yaşanıyor ve hiçbir şekilde istikrar sağlanılamıyor.

Ülkenin hegemonyacı tutumlar dünya demokratik güçlerin de dikkatlerinden kaçmamaktadır. . Sami Suruş Londra’da çıkan El Hayat gazetesinde şöyle yazdı: “Ankara’nın hedefinin PKK’yı yok etmek veya üslerini yerle bir etmek değil, kuzey Irak’ın beslendiği istikrarı vurmak, Irak’a Türk nüfusunun dayatmak ve Kerkük’ü anayasal çözümünü engellemek olması. Bunlar, yeni savaşları kaldırmayacak bölgeye ek sorunlar getirmekten başka işe yaramayacak.” Aktaran Radikal gazetesi 3 Eylül 2006 sayısında.

En önemlisi bir NOTO üyesi olan bu ülkenin, bir zamanlar Sovyetlerle iyi ilişkiler kurmayı başarması bile unutulmuştur. Sanki bu ülkenin tarihinde sağduyulu ve gerçekçi diplomatik başarısı yokmuş gibi naif davranılmaktadır.

Peki, yeni olan nedir ki bu ülke sağduyusunu yetirir, hegemonyacı ve maceracı emeller peşinde koşar? Tarihin en zor koşularında bile titiz davranabilmiş ve Ortadoğu’nun bataklarına girmemiş, bütün zorlamalara karşın ikinci dünya savaşını “kazasız, belasız” atlatmış bir ülke ne odlu da şimdi macera peşinde koşuyor? Üstelik bu ülkenin yöneticileri, İttihat ve Terakki’nin Birinci dünya savaşındaki maceracı politikalarının nelere mal olduğunu ve Cumhuriyet tarihi, aynı zamanda Ortadoğu bataklığından uzak durmanın tarihinin de olduğunu iyi bildikleri halde.

Bütün bunlardan da önemlisi halkın düşüncesi ve öfkesi hiçbir şekilde dikkate alınmıyor. Bunca anne ve babanın feryadına, çatışmalarda ölen Jandarma Asteğmen Zeki Burak Okay’ın babası Sezai Okay’ın yaptığı konuşma tercüman oluyor. Sezai Okay 4 Eylül 2006 Hürriyet gazetesinde çıkan haberde: “Benim oğlum Anafartalar’da, Çanakkale’de savaşmadı. O şehit olmadı. Oğlum ne idüğü belirsiz savaş denilen bir olayın içine soktular.” Diye konuştu.

Aklı başında siyasetçiler, medyanın önemli bir kısmı, akademik çevreler hegemonyacı politikalara destek vermiyor. Halkımızın acılarına kulak tıkayan yayılmacı emmelerin temelinde yatan hangi politikalardır?

Bu gün Ortadoğu girdabının (gerinek) dönme hızı artmıştır. Arap-İsrail çatılması yeni yangın ocaklarını doğurmaya devam ediyor. Irak’taki nesnel durum yeni tedirginlikler yaratıyor. İran’ın nükleer silah üretme ısrarı hem diğer hegemonyacı devletlerin eline koz veriyor, hem de “Şii İslam’ın” yayılmacı siyasetlerini gösteriyor. İslamiyet’in doğuşundan bu yana belki ilk kez Şii İslam İran’ın eliyle etkin ve egemen güç haline geliyor. Bu sadece Ortadoğu’daki bataklıkları çoğaltmıyor, ayni zamanda İslamiyet’in alt-üst oluşu da birlikte getiriyor. Kısacası kaotik Ortadoğu bataklığı gittikçe derinleşiyor

Peki, hem Ortadoğu’nun nesnel durumu, hem de bunca birikim ve tarihi deneyimine karşın bu ülkenin yöneticilerini hesapsız, kitapsız davranamaya iten nedir?

Evet, yayılmacı emmelerin altında Kürt halkını demokratik haklarının gasp edilişi yatıyor. Bu gözü dönmüşlük, egemen güçlere Ortadoğu’nun gerçeklerini bili unutturuyor. Yeni yeni askeri önlemlerle, kanla barutla Kürt sorununun “çözülemeyeceğini” sanıyorlar. Kürt aydınlanması ve Kürt halkının demokratik hakları için gösterdiği özveri savaş, askeri tedbirlerle engellemeye çalışıyorlar. Başbakan “terör bu ülkenin kaderidir” diyerek daha üzün yıllar Kürtlerin demokratik haklarını vermeyeceğini açık olarak söylemiş oluyor. Terör bu ülkenin kaderidir demenin anlamı, uzun bir zaman daha bu ülkede Türk ve Kürt gençlerinin kanlarının döküleceği demektir. Halkın kefenleri üzerinden politik rantlar elde etmek demektir.

“At gözlüğünü” çıkarmanı zamanı gelmedi mi? Sütçü beygiri gibi ayakta “Hazroluda” durup, “emir-komuta” zinciri içinde hareket edilerek ulusal bir güç olunabilinir mi?

Bir kez daha söyleyelim, Kürt sorunu demokratik bir şekilde çözülmedikçe bu ülke, hegemonyacı devletlerin güdümünden çıkamaz.

Şer ocaklarını dağıtmanın ve ülkeyi demokratikleştirmenin yolu Kürtlerle adil bir barış yapmaktan geçmiyor.

Meramıma tercüman olduğuna inandığım bir Kürt deyimiyle yazıyı bittirmek istiyorum. “ Çe ba bê, çe baran bê ömûr, ömrê berfê diçe!” (rüzgârda esse, yağmurda esse ömür, karın ömründen gider. Hem rüzgâr, hem yağmur karı eritti.)

 


Yazar: Ömer Ağın
Tarih: 2006-09-09


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=728