İsrafil’in Düdüğü

İsrafil’in Düdüğü

Önce Bir Önceki Yazı

Bingöl’ün sosyolojik yapısı üzerinde küçük bazı belirlemeleri konu edinen bundan bir önceki yazımız çeşitli konularda olumlu-olumsuz eleştirilere konu oldu.

Bir dalgınlık sonucu olarak yanlış yazılan bazı yer ve kişi isimlerinden dolayı eleştirilerde bulunup katkı sunan duyarlı okuyucularımıza teşekkür ediyorum.

Ancak eleştiri ölçülerinin ötesinde cihat ilan eder gibi “Eyyy!!!!” ile başlayıp sonunu getiremeyen gerici, cahil ve fosilleşmiş siyaset yaklaşımlarını sergileyen kişilik tutumlarının hiç bir değer ifade etmediğini de belirtmek istiyorum.

Mistik Söylemler ile Gerçekler

“Kıyametin habercisi İsrafil, boğa boynuzundan yapılmış düdüğünü ( Ki biz buna borazan diyelim) çalmaya başladığında canavarlar inlerinden çıkıp kaçışacak, ağaçlar köklerinden sökülüp uçuşacak, dağlar devrilip yıkılacak, denizler köpürüp karaları basacak ve nihayet dünya tar-u mar olduğunda yeryüzü pürüzsüz bir tepsi gibi dümdüz olacak. Öyle ki şarkta yere bırakılan bir yumurta garptan rahatlıkla görülebilecek….

İsrafil borazanını ikinci defa çaldığında canlılar dirilerek saf saf Mahşer alanında toplanacak. Mahşer de kurulacak mahkemelerde ilahi adalet tecelli edecek, boynuzlu keçiden boynuzsuz keçinin hesabı bile sorulacaktır….!”

Kutsal kitapların dili ile Tanrının ağzından konuşan peygamberler bu cümleleri aktarırlarken belki de daha çok bizzat kendilerinin yarattıkları devrim ve halk hareketlerini anlatmak istemişlerdir. Gerçekten de kıyamet, devrim hareketlerinin yarattığı o büyük yıkım enerjisini ve heyecanını ifade eden eşsiz bir anlatımdır. İnsanlardaki devrim heyecanını ben böyle gözlemledim, böyle algıladım ve böyle yaşadım.

“Toplumlar tarihi halkların ve sınıfların mücadele tarihidir” cümlesi, devrimin abc’sini öğrendiğimiz daha ilk süreçlerde belleğimize kazıdığımız ilk cümle…..

Toplumların evrim/devrim sürecinde yaşanan kriz evrelerinin küreselleşme sürecinde de yaşanmaması için hiçbir neden yoktur. Geçmişte yaşanan toplumsal olaylar ile günümüz küresel olayları arasında en belirgin fark, kriz alanının büyümüş olmasıdır. Gerçekten de geçmişte toplumsal kriz bir toplum içinde cereyan ederken günümüzde bu hareketlilik, kıtasal büyüklükte bir coğrafya parçasını ve hatta çoğu zaman yerküreyi sarmalamaktadır. Küreselleşmenin temel özelliklerinden biri olan “dışarısının kalmadığı bir dünya” göz önüne getirildiğinde küresel bazda da yeni ile eskinin kıyasıya mücadelesinden söz edilebilir. Geçmişte yeniden yana tavır alan devrimci kesimlerin bu gün için, çok daha eski ve hatta ilkel statükocu yapılanmaların yanında saf tutmaları da olayın objektifliğine halel getirmez.

Kutsal kitaplar kıyametin kopuşu sürecinde insanların şuursuzca sağa sola kaçıştıklarını söyler. Toplum bilim de kaos süreçlerinde olayın öznesi olan insan davranışlarına irrasyonel karakterin baskın geldiğini, duygularla düşüncelerin çoğu zaman yer değiştirdiğini ve davranışların anlamını yitirdiğini söylüyor. Kriz derinleşip olay toplumsal boyuta eriştiğinde ( Buna küresel boyut da diyebiliriz) olaya müdahale eden güçlerin nicel ve niteliklerinde de değişim olur. Şiddetlenen olaylar bir zaman sonra yavaşlar ve toplum yıkıcı yüksek enerjililik halinden daha duru ve dingin bir duruşa geçer. Ölümün kol gezdiği bir ortamda bize direnç sağlayan umut da bu paradoksal döngü içinde yer alır.

Ortaçağ imparatorluklarının yıkılması gibi yakın çağın da blokları yıkıldı. Kısa bir süre için dünya yeni bir düzene girdi gibi göründüyse de, gücünü ve kaynağını statükocu devletlerden alan küresel terörizm olayı bunun bir yanılgı olduğunu söylüyor.

Yaşanan ve yaşanmakta olan olaylar Marksist belirlemelerin aksine bize, devrim hareketlerinin, diğer bir deyimle krizin derinleştiği toplumların daha ileri bir sürece kilitlenen toplumlar olmayıp süreçleri daha geriden takip eden toplumlar olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla krizin en çok derinleştiği/derileşeceği saha Avrupa ve Amerika kıtaları değil, Asya kıtası ve Ortadoğu sahasıdır.

Türkiye dahil olmak üzere bütün Ortadoğu tüzel yapılanmaları modern çağın değerlerine ve küresel oluşuma karşı direnmektedirler. Bu gerici direniş kriz döneminin ömrünü uzatmakta ve yıkımı daha da derinleştirmektedir. Daha açık bir ifade ile statükocu güçler Kürt ve Kürdistan sorununda olduğu gibi Filistin sorunu önünde de bir engel olarak durmaktadırlar. Ve bu sorunlar çözülmeden statükocu yapılanmalar aşılamayacağı gibi bölgesel statükocu yapılanmalar da aşılmadan Ortadoğu halklarının özgürlük sorunu çözülemez. Bunun doğal sonucu olarak küreselleşme olayının Ortadoğu alanında ki krizi de devam edecektir.

O halde sorunun çözümü bu krizin yaşanmaması için alınması gereken tedbirlerde değil, sorunun daha fazla acı çekilmeden, insan, enerji ve mal kaybı yaşanmadan aşılması için rasyonel bir tutum belirlemekten geçmektedir.

Savaş ve Halkların Rasyonel Tutumu

Lübnan’da devam etmekte olan savaş, Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan bir savaş değil, küresel aktörlerle Suriye, İran ve diğer gerici statükocu devletler arasındadır. Bu güne kadar Hizbullah tarafından İsrail’e fırlatılan 3.500’den fazla uzun menzilli füze gerçeği bunu kanıtlamaya yeter de artar. Öte yandan Hizbullah bir Filistin örgütü değil, Lübnan hükümetinde ve meclisinde temsilini bulan Lübnani bir örgüttür. İsrail’in elinde Lübnan uyruklu tutsaklar olmadığı halde iki İsrail askerini esir alarak kimlerle mübadele istemektedir? Hizbullah saldırısıyla başlayan ve Lübnan’ın yıkımına neden olan bu ilk eylemin saklı tutulan amacı ne? Yoksa Ortadoğu sahası için sık sık gündeme getirilen taşaron örgütlerle savaş yürütme olayı bir realite mi oluyor?

Ne olursa olsun sonuçta statükocu yapılanmaların değişim karşısındaki direniş bedelini kitleler ödüyor. Ama kitleler de çaresiz değildir. Ellerinde tarihsel ve olgusal gerçeklikler ile çağdaş bir değerler piramidi vardır:

a-İsrail oğulları Ortadoğu’nun en kadim halkı olmasına rağmen diğer halklar karşısında güçsüz olması nedeniyle tarihte birçok katliama uğramaktan kurtulamamıştır. Hiç kuşkusuz güçsüz de olsalar Yahudilerin de ata topraklarında insanca yaşama, devletlerini kurma hakları vardır. Onları lanetlenmiş bir toplum olarak anmak, yaşam hakkı tanımamak, yer yüzünden silmeye kalkışmak gayrı insani bir tutum ve düşüncedir. Jenosidi öngören bir insanlık suçudur. Çağımız böyle bir algılamayı ve değer silsilesini de ret eder.

İsrail’in ve Yahudilerin yok edilmesi esaslarını benimseyen İran’ın molla yönetimi, Suriye’nin Baas rejimi, Hizbullah ve Hamas gibi örgütlerin ideolojik yapılanması ve politik tutumları modern değerlerler karşısında kabul görmesi mümkün olmayan gayrı ahlaki tutumlardır. Zaten küresel aktörler de İsrail’in bu yapılanmalara karışı savaş ilan etmesini doğal bir savunma refleksi olarak değerlendirmektedirler.

b- Otonom yapılanması, hükümeti, parlamentosu ve bütçesiyle Filistin sorunu aslında büyük oranda çözülmüştür. Filistin halkı, İran, Suriye ve Türkiye’de yaşayan ’ Kürtlerden onlarca kez daha fazla haklara ve olanaklara sahiptir. Günümüz dünyasının Filistinlilere bundan daha fazla haklar ve olanaklar tanıyan bir yapılanmaya sıcak bakmadıkları ve bakmayacakları da çok iyi bilinmektedir.

Dünya Filistin sorununu, belirli bazı noktalarda Filistin-İsrail uzlaşmasına kalmış bir sorun olarak algılamaktadır. O halde Filistin halkının yanında olmak, kriz aşamasının ürünü olan irrasyonel savaşına katılmakta değil, onu uzlaşıya sevk edecek olan tutumları takınmaktan geçmektedir.

Statükocu bölgesel yapılanmaların kendilerini Filistinlilerin yanındaymış gibi göstermeleri aslında ömürlerini uzatmaya yönelik politik bir manevradır. Pratik uygulamalardan da görüldüğü üzere bunların Filistin sorununun arkasına saklanıp değişime karşı direnişi Filistin ve Lübnan halkını vurmaktadır.

Son günlerde bir çok kesim Kürtlere “Mazlum Filistin Halkının yanında savaşa katıl!” biçiminde çağrılarda bulunmaktadır. Bu çağrılar insancıl duyguların ağır bastığı iyi niyetin ürünü olarak varsaysak bile bu sadece bir yanılsama olur. Kuşku yok ki Ortadoğu’nun mazlum halkları Araplar, Türkler ve Farslar değil, Kürtler, Yahudiler ve Ermenilerdir. Bu çerçeveden bakıldığında Kürtlerin yeri savaşan taraflardan herhangi birinin yanında yer almakta değil, statükocu yapılanmaları aşmayı esas alan yeniden yana olmaktadır. Bölgesel krizin aşılması da mazlum halkların yok edilmesi ile değil, Ortadoğu coğrafyasını paylaşan halkların gerici-statükocu yapılanmaları aşması ile olacaktır

İki bloklu dünya yıkıldığından bu yana yeni bir düzenin kurulacağını haber veren İsrafil, boğa boynuzu borazanını bu sefer Ortadoğu’da çalmaya başlamıştır. Ve öyle görülüyor ki eski yıkılıp yeni dengeler kuruluncaya kadar da bu mahşeri gürültü, irrasyonel tutumlarla birlikte devam edecektir. Ama yine de dileğimiz, duamız sosyal Darwinizmin gerçekleşmemesi, daha fazla acıların çekilmemesinden yanadır.


Yazar: Hüseyin Turhallı
Tarih: 2006-08-13


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=708