NE ŞIMARIKLIK NE KÜSTAHLIK

NE ŞIMARIKLIK NE KÜSTAHLIK



Radikal 2’de yer alan Silah Başına Değil, Masa Başına başlıklı yazımıza değerli hocamız Murat Belge Radikal’deki köşesinde “Simetri/asimetri” ve “Nafilelik Duygusu” başlıklı iki yazıyla yanıt verdi. Bizim Yazımız olduğu için değil, bu tür bir yazıyı yanıtlamaya değer bulduğu için bile kendisine teşekkür edebiliriz.5 Mayıs günlü Hürriyet’te ise Ertuğrul Özkök başka bir yazarın kendisine “küstah” dediğini ileri sürerek bizim tutumuzu gene haksız biçimde “Kürt şımarıklığı” olarak suçladı. Yazdıklarımızı anlayabilmek için gerekli özeni göstermedikleri bizce çok açık

Ama ortada ciddi bir tartışma konusu olduğu gerçeğini biz de kabul etmeliyiz. O nedenle Ahmet İnsel’in eleştirdiğimiz yazısını şimdilik bir yana bırakarak, sorunu bütün açıklığı ile bir kez dahaele almamız gerekir. Yine de önce bir kaç söze gerek var. Murat Belge, yazımızda dile getirilen görüşleri itinayla ele alma işini, yazımızın, her polemik yazısında olabilecek olan ve eleştirileni kızdırabilecek “edası” ile ilgili öznel algılamasına feda etmiş. Yazımızı okumayanlar, Murat Belge’nin yazısından hareketle bizi Türk aydınlarına, özellikle de Murat Belge gibi, sözcüğün gerçek anlamında entellektüel olmaya hak kazanmış az sayıdaki aydınlarımıza hakaret eden birileri sanabilir. Son yazısında Sayın Belge,(Aslında ismin önüne “sayın” yazmamız bile aramıza bir soğukluk koyacağı korkusu yaşıyoruz) yazımızı aynen şöyle özetliyor, hatta tırnak içinde verdiği için şöyle aktarıyor: “Ey bizim için düşünmeye kalkıp yorgun düşmüş Türk aydınları! Düşündüğünüz şeyin üç paralık değeri yok. Biz size ne yapacağınızı söyleyelim. Yapmadığınızı yapın! Eşit mesafe alın! Sağa dönün! Sola dönün! Oturun masaya lan!” Arkasından da “Bu eda”, diyor, “herhalde bir arada bir şey yapma isteği içeren bir eda değil. Her hangi bir ortaklığı öldürmek için birebir.”

“Bu eda” denilen şey, bize değil, Murat Belge’nin formüle ederek bize mal ettiği cümleye ait. Biz hiç kimseye böyle hitap etmiyoruz. Etmeyiz. Edersek yanlış yaparız. Yazımızda ne böyle bir hitap, ne de yazımızı böyle yorumlamaya neden olacak bir ifade var. Zaten olsaydı, belirli bir düzeyi koruyan Radikal 2’nin de bu yazımızı yayınlamamasını beklerdik. Kaldı ki biz durup dururken bu görüşlerimizi dillendirmedik. “Barış istiyorlarsa Kürt aydınları bir an önce PKK’yi kınamalıdır!” görüşü bize dayatıldığı için kendi görüş ve düşüncelerimizi paylaşma ihtiyacı hissettik.
Öyle anlaşılıyor ki, M. Belge, yazımıza bu açılardan bakmaktansa, ünlü “okuma” yöntemiyle bizi “inceliyor.” Ama bu yöntemin günlük, yeri ve konusu sınırlı yazılar için değil, diyelim ki, Das Kapital için daha uygun olacağını değerli hocamızın izniyle belirtmek isteriz.

*** *** ***

Bizim tartıştığımız konu basittir. (Bugün) yıllardır süren ve şu sıralar tehlikeli şekilde tırmanan silahlı çatışmalara nasıl son verilebilir? Ve aydınlar, silahlı çatışmalara son verilmesi için nasıl bir tutum almalıdır? Söylediklerimizin yeterince açık olduğunu sanmakla birlikte, yine de, görüşlerimizi her türlü polemikten ve yan konulardan ayıklayarak, bir kere daha açıklamak istiyoruz.

Çatışmalara son vermenin yolu nedir? Bu soruya devlet ve gözleri şövenizm zehiriyle körleştirilmiş çevreler, bilindiği gibi, “dağdaki son terörist yok edilene kadar ÖLDÜREREK” yanıtını veriyor. Bu yanıt, seçilmiş siyasi irade aksi yönde karar almadıkça, TSK’nin misyonunu ifade ediyor. Ortada anayasaya bir başkaldırı varsa ve seçilmiş siyasi irade henüz “barış” kararı almamışsa, asker (DEVLETİN VURUCU GÜCÜ) öldürecek ve ölecektir.

“Dağdaki son terörist yok edilene kadar savaş”ın, asker açısından alternatifi elbette vardır. Kürt tarafının “kayıtsız, şartsız teslim ol!” çağrısına uyması bu alternatifi oluşturur. Böylece bugünkü verili koşullarda devlet açısından silahlı çatışmaya son vermenin formülü bellidir: “Ya kayıtsız şartsız teslim, ya da imha!” Bunun ne demek olduğu açıktır. “Kayıtsız, şartsız teslim ol!” çağrısı, çatışan PKK tarafına, “hiç bir talep öne sürmeden, teslim olmanın koşullarını bile tartışmadan ya teslim olacaksın ya da yok edileceksin” ultimatomunu vermek anlamına gelir. Seçilmiş irade bir başka seçeneği ortaya koymadıkça, Türkiye’de var olan devlet geleneği, böyle durumlarda, belirtilen biçimde davranır. Davranıyor.

Soru şudur: Bırakalım Türkiye’yi, her devlet böyle yapsa da, bu gibi durumlarda çatışmayı sona erdirmek isteyen aydınlar ne yapar? Örneğin, “kayıtsız, şartsız silahları bırak!” çağrısı yapmak barıştan yana aydınların yapacağı en uygun iş midir? İşte biz, son zamanlarda Türk aydın çevrelerinde (çok önemli bir bölümünde) tartışılmadan kabul gören bu çağrının, verili koşullarda çatışmayı durdurmaya yardım etmeyeceğini düşünüyor, ve bu düşüncemizi paylaşmak istedik. “Kayıtsız, şartsız silah bırak” çağrısı, bir “mütareke” yani “silah bırakışımı” çağrısı değildir. Çünkü çatışan tüm tarafları değil, yalnızca Kürt tarafı adına davranan kesimi kapsamaktadır. “Silah bırakma” çağrısının başına eklenen “kayıtsız, şartsız” terimleri ise, önerilenin karşılıklı bir silah bırakışımı yani mütareke değil, Kürt tarafı için mutlak bir boyun eğme olduğunu göstermektedir. Devlete egemen en militarist kesimlerin öteden beri yaptığı, ama sonuç alamadığı yol, budur. O halde bu çağrının, devlet güçleri tarafından yapılan çağrıdan farkı nedir? Ve nasıl sonuç alıcı olması beklenebilir?

Devletin “kayıtsız, şartsız teslim ol!” çağrısının son yirmi yıldır bir sonuç vermediği açık olduğuna göre, söz konusu aydınların “kayıtsız, şartsız silah bırak!” çağrısı çatışmaya son verme bakımından ne gibi olumlu bir sonuç verebilir? İşte tartıştığımız soru budur. Bizim önerimiz, M.Belge’nin (eleştirdiği) esas konusuna ve amacına hiç değinmediği yazımızda da belirttiğimiz gibi, “önkoşulsuz diyalog, hiyerarşisiz masa, ultimatomsuz müzakere”den ibarettir. Böyle bir diyalog başladığında, böyle bir masa kurulduğunda ve böyle bir müzakere sürecine girildiğinde, silahlı çatışma sürüyor olsa bile,-ki sürme olasılığı çok çok zayıftır- onu durdurmanın politik, sosyo-politik ve sosyo-psikolojik ön koşullarını yaratmaya başlıyoruz demektir. Aydınların, savaşın askeri sorunları hakkında, silah bırakışımı, teslim olma koşulları v.s. hakkında değil, çatışmaya son vermenin böyle politik, sosyo-politik ve sosyo-psikolojik koşullarıyla ilgilenmesi akla uygun değil mi? Bu koşullar bir kere ortaya çıkarılabildiğinde her aydının, bu olumlu koşullara rağmen silah bırakmayanlar hakkında en ağır suçlamalarda bulunmasına kim ne diyebilir? Şu soruyu da sormak istiyoruz: Murat Belge hocamız, AKP hükümetinin şu anda silahlı çatışmayı durdurabilecek düzeyde politik, sosyo-politik ve sosyo-psikolojik ön koşulları yaratmış olduğuna (ve yaratmak için sahip olduğu tüm olanakları değerlendirdiğine)içtenlikle inanıyor mu?

İkinci tartıştığımız konu, aydınların çatışan taraflar karşısında takınacağı tutumla ilgilidir. Biz söz konusu yazımızda Türkiye aydınlarından, örneğin Filistin gerillalarına, Tupamarolara, Che Guevara ve Fidel Castrolara, Irak direnişçilerine karşı duyduğu yakınlığı, PKK’nin silahlı militanlarına duymasını talep etmedik. Aynı şekilde, kendilerini “gerilla” olarak tanımlayan Deniz Gezmişlere, Mahir Çayanlara, İbrahim Kaypakkayalara gösterilen ilginin de tekrarından söz eden de değiliz. Ve yine hiç kimse, BİZİM, aydınlarımızdan, Osmanlı despotizmine karşı başkaldıran Ermeni, Rum, Bulgar “komitacılarına” tanıdıkları tarhisel haklılığı, Kürt “komitacılarına” da tanımalarını beklediğimizi ileri süremez.Biz bu yazıda “ya bizdensin, ya da bize karşısın” ikilemi de yaratmış değiliz. Sorunu bu rahatlık içinde tartışmalıyız. Ve mutlaka da tartışmalıyız. Tartışmaya daha geniş kesimlerin katılmasını teşvik edici olmalıyız. Ortaya çıkan “kendilerininkinden farklı” seslere tahammülsüzlük ederek nereye varabilirler?

Egemen aydın görüşüyle bağdaşmıyorsa da bizim görüşümüz şöyle: Bugünkü karmaşık koşullarda, özellikle TMK’nin Meclis gündemine verildiği şu sıralarda, maksimum genişlikte bir barış cephesi kurmak nasıl mümkün olabilir? Örneğin, aydınlar ortaya çıkıp, “Kürtler haklıdır, ayaklananlar haklıdır” diyebilirler mi? Bizce Böyle diyen kimi radikal gruplar var olsa da, maksimum genişlikte bir cephe, böyle bir ideolojik tutum alınarak kurulamaz. Diğer alternatif, çatışan taraflara, “negatif” eşit uzaklıkta durmaktır. Bu tutum, “sen de kötüsün, sen de kötüsün” formülüyle ifade edilebilir. İlk bakışta bu tutum alışın, “üçüncü bir güç” yaratacağı düşünülse de, pratik böyle bir yaklaşımın şimdiye kadar hiçbir olumlu sonuç doğurmadığını da defalarca göstermiştir. Çünkü Türkiye’de böyle bir güç yoktur. Üstelik böyle bir “negatif eşit mesafede duruş” pratikte taraflardan biri diğerinden eşitsiz ölçüde güçlü olduğu için, güçlüden yana sonuç verme riskini de içinde barındırır. Bu durumda ne yapmak gerekir?

Burada yaptğıımız ve yapacağımız öneri, aydınların ne yapması ile ilgili değildir. Barış girişimlerinin ne yapmasıyla ilgilidir. Aydınların her birinin, ya da oluşturdukları grupların, içinde yer aldıkları partilerin, çatışan taraflar hakkında kendi görüşleri var. Biz aydınların ne düşünmeleri gerektiğinden söz etmiyoruz. Bu saçma bir şey olur. Ama aydınların çatışmayı durdurmak için, bir araya geldiklerinde, her biri kendi görüşlerini saklı tutmak koşuluyla, alacakları ortak tutum hakkında konuşuyoruz. Bize göre, maksimum bir barış cephesi yaratmak için, ortak aydın girişimleri taraflara “negatif” değil, “nötr” eşit mesafede durmalıdırlar. Her biri, devleti ya da PKK’yi kişisel olarak, ya da ortaklaşa eleştirmekte özgürdürler elbette. Ama çatışmayı durdurmak için harekete geçen aydın girişimleri, bugünkü somut koşullarda, kendilerini yalnızca “diyalog ve müzakere” talebiyle sınırlı tutmalılar. Bugün için bir “devlet-PKK müzakeresi”nden de söz ediyor değiliz. Hatta, şimdilik bir “hükümet-DTP” müzakeresinden de söz etmiyoruz. Minimum bir talepten söz ediyoruz. AKP ve DTP, çatışmayı sona erdirecek politik, sosyo-politik ve sosyo-psikolojik koşulları yaratmak için diyalog kurmalı ve aralarında ister açık, ister kamuoyuna kapalı müzakere sürecini başlatmalıdırlar. Eğer aydınlar, AKP’yi böyle bir müzakereye razı edebilirse, bu, hemen barışı getiremese bile, şimdiki gerginliği ortadan kaldırır ve en azından barışa giden yolu açabilir. Biz bu misyonu, barış masasına hizmet misyonu olarak görüyoruz. Aydınların böyle bir “kolaylaştırıcılık” yapmalarının çok büyük bir önem taşıdığını düşünüyoruz.

İşte biz, Ertuğrul Özkök,( aslımda Ertuğrul beyi başka bil pratforumda değerlendirmek gerekir.Ama kısada olsa bir iki şey söylemeden geçemiyoruz. Ertuğrul Özkök'ün farklı düşünceler tahammülü olmadığı anlaşılıyor.Ondanda öteye öfkeli.Ertuğrul Bey iyi bilmelidir, hiçbir şey öfke kadar insan düşüncesini saptırmaz. Ertuğrul Özkök'ün öfkesi karşısında bizim desteğe ihtiyacımız olabilir.  Nasıl olmasın ki, bırakın bizi bir ara M.Ali Brand ve Cengiz Çandar bile desteğe gereksinim duymuştu. Sayın Özkök, öfkeyle, tehditle bir vere varılmaz.  Bu güne kadar kırkbin kişinin üzerinde insa öldü, sayısız değerler yok olup gitti, bu ülkede. Bir zamanlar Paris'in arzuları yüzünden  bütün Anadolu'nun bittip, tükendiği gibi, bu gün de ayni şey mi yapılmak isteniyor?) Ahmet İnsel ve onlar gibi düşünen aydınların, sergiledikleri “negatif eşit mesafede durma” tutumunu eleştirerek, maksimum barış cephesini birlikte oluşturmak için çalışmak istiyoruz. Ömer Ağın
                                             Naci Sümeli. NOT: Radikal Ek kendine göre nedenlerle bu yazımızı yayınlamadı.


*KÜRT KONFERANSI’NDA DA DİNLEDİĞİMİZ M.BELGE BU KONUDA A.İNSEL İLE AYNI GÖRÜŞLERİ DİLE GETİRMEMİŞTİ.

12.Mayıs 2006


Yazar: Ömer Ağın
Tarih:


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=624