Çapayev’in Kürtlerle Ne İlgisi Olabilir!-Ömer AĞIN
Kimimiz Çapayev’in adını bile hiç duymamış olabilir. Çapayev kimdir? Çapayev, Sovyet halk kahramanıdır. İç savaş döneminde büyük kahramanlıklar göstermiştir. Beyaz Ruslara, General Denikin’in gerici ordularına karşı yaptığı çarpışmalarda büyük başarılara imza atmıştır. Başarıları ona “Sovyet Halk Kahramanı Madalyası”nı kazandırmıştır...
Kızıl Ordu Generali Mihayil Vasileyviç bir gün Frunze Çapayev’i yanına çağırır ve onunla sohbet eder. Sohbettin yoğunlaştığı bir veride, Frunze, “Çapayev sen bir kolorduyu yönetebilir misin!” diye sorar. Çapayev “evet yönetebilirim” der. Frunze soru sormaya devam eder. “Çapayev, sen bir orduyu yönetebilir misin?” Çapayev “Evet Yoldaş General yönetebilirim” der. Frunze sormaya devam eder, “Çapayev Kızıl Ordunun tümünü yönetebilir misin? Çapayev, “evet onu da yönetebilirim” der. Frunze bu kez, “Peki, Çapayev bütün dünya ordularını yönetebilir misin? Diye sorunca, Çapayev dilini işaret ederek “Yönetebilirim Yoldaş ama dilim yok” der.
Bununla kuşkusuz Çapayev’in kast ettiği konuşma organı değil, deneyimlerini ve bilgisini başkalarına aktarmaya yarayan sosyal dili kastediyordu. Dilin, bir toplumun ve bireylerin yaşamındaki önemine işaret ediyordu.
Evet dil tün bireylere ve toplumlara sosyal varlık oldukları için gereklidir. Daha doğrusu onları toplumsal yapan en önemli etmenlerden biridir. Daha da önemlisi bireyler ve toplumlar sosyal varlık olarak yaşamlarını sürdürebilmek için dile gereksinimleri vardır. Dili olmayan, gelişme koşullarını yakalamayan, anadilini konuşamayan birey ve toplumlar önce sosyal varlık olarak yok olurlar ve tarih sahnesinden silinip giderler. Dilini kayıp edenler, kültürünü de, tarihini de kayıp eder. Bir toplumun yok olmasının yolu dilinin yok olmasından geçer. Tarih, önce dillerini, sonra kültürlerini yetirdikleri için yok olup giden sayısız toplumlar tanıktır. Bu nesnel durumu en çok egemen güçler bilir. Onlar bunu iyi bildikleri içindir ki yıllardır Kürtlere baskı ve şiddet uyguladılar. Benliklerini yetirsinler diye “Bölge Yatılı Okulları” açtılar. Anadilleriyle konuşmaları yasaklandı. Önce böyle bir dil yoktur dediler. Sonra, “Türkçe’den, Farsça’dan, Arapça’dan toplama birkaç yüz kelimeden oluşan uydurma bir dildir” dediler.
Bu politika günümüze kadar devamedegeldi. Bu gün bu politikaya yeni öğeleri katarak ve yeni yöntemlerle devam ediyorlar. Cumhuriyetten bu yana Kürtlere uygulanan asimilasyoncu politikaya sistematik olarak ilk kez sivil toplum örgütlerini katıyorlar. Bunu adım adım uyguluyorlar. Ama yoğun bir psikolojik savaş taktiğiyle. Somut göstergesi kimi medya kuruluşlarının yürüttüğü kampanyalardır. Önce “günülü eğitimciler” olarak kültürden, gelişmeden, uygarlıktan dem vurarak ortaya çıktılar. Sonra “Baba Beni Okula Gönder”, “Haydi Kızlar Okula” kampanyalarıyla Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler el attılar. Başbakan başta olmak üzere devleti yönetenler bu kampanyaya katılıyor. Sayın Başbakan Tunceli’de yaptığı konuşmada: “Bizim okuduğumuz dönemde okutulan alfabelerde uyu, uyu yat uyu… Yazılıydı diyor konuşmasında “Biz öyle demiyoruz. Biz çalış, çalış oku diyoruz…” diye eleştiriyor. Sayın Başbakan bu eleştirileri neden otuz-kırk sene önce yapmıyordun? Nedeni belidir. Çünkü o gün alfabeyi eleştirenlerin başına neler geldiğini gayet iyi biliyor. Ama her şeyi göze alıp haksızlıklara karşı dimdik duralarda oldu bu ülkede. Bunlardan biri Harun Karadeniz’di. Karadeniz, “Tütün Mitinglerinde”, meydanlarda alfabeyi eleştirirken şöyle diyordu: “Alfabede baba bana bal al diye yazılıdır. Al alabilirsen bal. Babanın ücreti on lira, balın kilosu yirmi lira…” Harun Karadeniz alfabeyi eleştirdiği için, haksızlıklara karşı durduğu için zindanlara atıldı, işkencelerden geçti. Zindanlar, Harun’u kanser yaptı. Tedavi için bile Harun’un yurtdışına çıkmasına izin vermediler. Onu ölüme mahkûm ettiler. Dağ gibi adam daha yaşamın baharında iken hayata veda etti.
Başbakan acaba o zaman hangi saflarda “mücadele” ediyordu. O gün alfabeyi eleştirseydi, bu gün Başbakan olabilir miydi? Ben sayın başbakanla aynı okulda okudum. Okulda sık, sık karşılaşıyorduk. O bizi hatırlamayabilir, ama ben onu gayet iyi hatırlıyorum. Biz daha o günlerde haksızlığa karşı çıktığımız için, ömrümüz işkence odalarında, cezaevlerinde, sürgünlerde, geçti.
Başbakan bugün “çalış, çalış oku” derken insanlarımızın uyanmasını, haksızlıklara karşı çıkmasını, mutlu olmalarını mı istiyor? Geçekten bunu istiyorsa ve bu isteminden samimi ise, Kürtlerin anadilleriyle okumalarını, kültürlerini geliştirmelerini ve kimlikleriyle politika yapabilmelerini sağlasınlar. Başbakan bu konuda da samimi değildir. Tıpkı kısa bir zaman önce Diyarbakır’da “Kürt sorunu vardır” deyip, bu gün çark ettiği gibi.
Kürtlere uygulanan asimilasyoncu politika bütün gücüyle devam ediyor. Bu da yetmiyormuş gibi şimdide Kürtlerin ağırlıkta olduğu illerdeki 26 bin okulu “anaokuluna” dönüştürmeye çalışıyorlar. Anti-Kürt kampanyası DPT’yi ve bu Partili olan yerel Kürt yöneticileri de kapsamına aldı. Bu kampanya AKP’yi “derin devleti” güçlendiriyor. Başbakan bunu görmüyor mu? Bu politikalarla Sayın Başbakan kendi ayağına da kurşun sıkmıyor mu? Yoksa yapacak bir şeyi kalmadı mı?
Bunlara işaret ettiğimiz için birileri: “Siz Kürtlerin eğitim düzeyinin yükselmesini istemiyor musunuz? Kız çocuklarının okumasını ve kadınların toplumsal yaşama katılmasına karşı mısınız? “Bölgenin” okulsuz, yolsuz, hastanesiz mi kalmasını istiyorsunuz?”… Gibi sesler duyar gibiyiz.
Bu olup bitenlerin arkasındaki özümsemeci politikaları göremeyenler, yapılan uygulamalar “toplumun eğitim ve öğretim düzeyini yükseltmeğe yönelik olduğunu” düşünenler ve bu uygulananların yanında yer bile alanlar vardır.
Eğer samimi iseler, eğer Kürtlerin eğitim düzeyinin yükselmesini ve kültürel olarak gelişmesini istiyorlarsa, öncelikle Kürtçe’yi ikinci resmi dil yapsınlar. Okullarda Kürtçe’yi ikinci dil olarak okutsunlar. Kürt kültürünün gelişmesini engelleyen yasaları ortada kaldırsınlar. Kürt okullarında eğitim görüp, mezun olan insanların diplomalarını ülkemizde de geçerli saysınlar. İş sahaları açsınlar, istihdam yaratsınlar. Kürtlerin kendi kendilerini yönetebilmeleri için yasal düzenlemelere gitsinler, yerel yönetimlerin yetkilerini artırsınlar…
Bu istemlerin hiç birisine evet demezler. Amaçları Kürtlerin mutluluğu değil, tam tersine Kürtleri öz benliklerinden, anadillerinden, kültürlerinden, topraklarından, sosyal yaşamlarından koparmaktır.
Başta yerel yönetimler olmak üzere, sendikaları, meslek odalarını, insan hakları kuruluşlarını, sivil toplum örgütlerini, kısacası tüm Kürt halkını ve demokrasi güçlerini Kürtlere uygulanan yeni asimilasyoncu politikasına karşı mücadele etmeye çağırıyoruz. “Kürtçe konuş ki benliğin yok olması” Kürtlerin çağrısı olmalıdır. Çapayev’in uyarısı ve çektiği dikkat Kürtler için bu gün de geçerlidir.
Ömer AĞIN
aginomer@hotmail.com
Yazar: Ömer Ağın
Tarih: