Bir akademisyen ajitatör: Ahmet İnsel
Radikal gazetesinin Eki’nde, Prof. Ahmet İnsel’in “Kürt sorununda çözümsüzlük ittifakı” başlığını taşıyan makalesi ilgimizi çekti. Aynı görüşleri savunan harcı âlem yazarların yazılarına göre, bu yazı biraz sosyoloji ve biraz da politoloji çeşnisi katılmış akademik tarzıyla dikkat çekiyor. Olayların seyrini anlatırken de İnsel’in jurnalistik yeteneği ortaya çıkıyor.
Bize kalırsa Ahmet İnsel’in bu makalesi, son zamanlarda ortaya çıkan birçok aydına ve aydın girişimine kaynaklık eden tipik düşünceleri içeriyor. Hatta denebilir ki yazarın görüşleri hem Kürt sorununda “demokratik” sözler etmek isteyen, hem de militarist çevrelerle karşı karşıya gelmek istemeyen geniş bir entelektüel kesimin düşünsel arsenalini oluşturuyor. İnsel’in söz konusu yazısını okumak ve analiz etmek, aylardan beri kamuoyu önünde Kürt sorununu tartışan ve her tartışmadan sonra Kürt kamuoyunda hayal kırıklıklarına yol açan aydın girişimleri hakkında sağlam bir fikre varmak açısından tümüyle yeterlidir. Bu kısa makale, gerçekte bu çevrelere ait düşünce ve yöntemi en tam, en parlak ve en açık-seçik aynı zamanda oldukça sivri ve öfkeli biçimde ifade etmektedir.
Kürt insanının başlıca özelliklerinden birisi, bize kalırsa en son söylenecek sözü en başta söylemesidir. Bu özelliğimize sadık kalarak belirtelim ki, Ahmet İnsel, kendi alanındaki akademik değeri ne olursa olsun, iş gelip Kürt sorunu gibi karmaşık ve netameli bir konuya dayandığı zaman, tipik bir akademisyen-ajitatör olarak karşımıza çıkıyor. Onun bilimsel bilgi birikimi, bilimsel yönteme sadakati, olayların görünür yüzünden, her bilimcinin yapması gereken, görünmeyen derinliğine nüfuz etme yeteneği sona eriyor. Geriye, üstü akademik cüppeyle örtülmüş, kaba, çarpıtılmış görüşler kalıyor. Tanımlarda keyfilik, analizde sığlık ve yaklaşımda önyargılılık onun tüm yazısını karakterize ediyor.
İnsel’in yazısı, bir PKK tanımıyla başlıyor. Sonra Öcalan’ın Kürt hareketi bakımından taşıdığı anlam belirtiliyor. Bu arada Kürt coğrafyasındaki demografik sorun ele alınıyor. Nihayet sorunun hukuki boyutuna değinilerek, “kazananı ve kaybedeni olmayan çözüm” için bir öneriyle son buluyor. Böyle bir çerçeve, bir gazete ekinde yayınlanan makale için, elbette yeterlidir, hatta fazladır. Ele alınan konular bakımından zengindir. Çerçevenin genişliğine ve konuların zenginliğine karşın çerçevenin ve konuların içeriği hakkında ne denebilir? Çok söze gerek yok. Kısaca belirtmekle yetinelim.
Yazarın en zayıf yanı, PKK ile ilgili tanımıdır. Bu tanımı okuyanlar, yazarın post-modern ideolojik hegemonyadan nasıl bir ustalıkla yararlandığını, bu ideoloji tarafından yıpratılmış terimlere dayanarak nasıl bir çarpık tanıma ulaştığını hayranlıkla (!) izliyorlar. Şimdi bu tanımın unsurlarına bakalım:
İnsel “PKK’nin, Türkiye’deki Kürtlerin, yegâne olmasa bile, asli veya hegemonik siyasal örgütü kalmak mücadelesine odaklanmış” bir örgüt olduğunu belirtiyor. “Yegâne”, “hegemonik” ve “odaklanma” sözcükleri, okurda “çok fena” izlenimi yaratıyor. Oysa nesnelci bir bilimcinin şöyle bir tanım vermesi mümkündür: “PKK, Türkiye’deki Kürtlerin çoğunluğunu temsil eden ve etmek isteyen, bunun için çalışan bir örgüttür”. Bu tanımda “Kürt”lerin yerine “Türkiyeli işçileri” PKK yerine de, örneğin “ÖDP, TKP, SDP’yi” ya da başka partileri de koyabilirsiniz. Doğal olarak her parti, temsil ettiği kitlenin çoğunluğunu kazanmak için kurulur. Bu kitleyi yönetmek ve iktidar olmak ister. Politik arenada var olmanın mantığı bu değil mi? Sayın İnsel de bunu böyle olduğunu gayet iyi bilmiyor mu? Ama yazar her partinin yaptığı işi, “Kürtlerin” de yapıyor olmasını kötü bir şey gibi sunuyor. Bu çifte standart değil mi?
PKK ile ilgili tanımın ikinci unsuru da şöyle: PKK “Kürt sorununu bu amacı (yani Kürtlerin çoğunluğunu kazanma, ya da yazarın terimiyle “hegemonik” örgüt olmak amacını) gerçekleştirmek için araçlaştıran bir örgüttür.” Diyor.
İnsel’e göre PKK, “Kürt sorununu araçlaştırmaktadır.” Bu “araçlaştırma” şatafatlı terimi, “istismar etme” anlamına geliyor. Ona göre PKK Kürt sorununun çözümünü istemiyor, onu kullanıyor, istismar ediyor, araçlaştırıyor. Neden? “Kürtlerin asli örgütü olmak için!” Yine tarafsız, objektif düşünen bir bilimciye sorsaydık, o bize, “Ana politikasını Kürt sorunu oluşturan bir partinin, Kürt sorununu programında temel sorun olarak ele alan bir örgüt” olduğunu, “o nedenle de Kürtlerin çoğunluğunu kazanmaya, yani onların siyasal örgütü olmaya çalıştığını” söyleyecekti. Tıpkı bütün siyasi partiler gibi. Bu partiler için “hegemonik siyasal örgüt olmak amacıyla işçilerin, gençlerin, kadınların sorunlarını araçlaştırıyor” diyebilir mi İnsel? Diyemez. Ama Kürt özgürlük hareketi için, dahası Kürtler için der, diyor. Neden? Çünkü o, bilimsel bir yazı yazmıyor. Kürtlere karşı bir önyargı İnsel’i konuşturuyor.
İnsel’in yazısında ikinci ana tema Öcalan’la ilgili Kürt kamuoyu yoklamasıdır. Yazar, “Sayın Öcalan” hitabının mahkûmiyet konusu olduğu bir ülkede, nasıl oluyor da insanlar böyle bir kamuoyu yoklamasına isimleri, soyadlarıyla katılıyor diye merak bile etmemiştir. O, referandumu, “Türkiye’de Kürt sorununun çözümsüzlüğünün sorumluları arasında (…) Türkiyeli Kürtlerin siyasal tasarımları adına konuşanların yer aldığını açıkça gösteriyor” diyerek yorumlamıştır. Onun kanıtı nedir? Yalnızca Öcalan’la ilgili “böyle bir talebin, Türkiye’de devletin tüm kurumlarıyla kendini inkâr etmesini istemek anlamına geldiği ve çözümü değil, çözümsüzlüğü” getireceğidir. İnsel şöyle düşünüyor: Devletin kabul etmeyeceği her talep çözümsüzlük getirir. İyi de bunun suçu kimde? Pekiyi, İnsel Öcalan’la ilgili taleplerin devlet tarafından kabul edilmeyeceğini nereden biliyor? Örneğin geçmişte TC Başbakanları Kürt gerçeğini kabul ediyor muydu? 1971’de “Kürtler var” dediği için TİP kapatıldığı zaman, kimileri TİP yöneticilerini tam da bu mantıkla suçlamış, TİP’i “göz göre göre kapattırdılar” diye eleştirmişti. Bu günde o mantıkta olanları sayısı az değildir. Anlaşılan İnsel’in kendisi bu talepleri içine sindiremiyor
Bir partinin, kendi liderine sahip çıkmasına yazarın böyle garip anlamlar yüklemesini nasıl anlamak gerekir? Örneğin Bulgar Komünist Partisi Nazilerin tutukladığı Dimitrof’un özgürlüğü için talepte bulunmakla hata mı etmişti? Şili darbesinin zindanlarında yatan Corvalan için özgürlük kampanyaları düzenleyenler “çözümsüzlük” yanlıları mıydı? Portekiz Komünist Partisi Genel Sekreteri Alvaro Kunhal için özgürlük istememiş miydik? Deniz Gezmiş idama mahkûm olduğunda, bizler ve bu arada İnsel, Kürtler kadar bir güce sahip olsaydık ve tüm Türkiye halklarını “Deniz Gezmiş irademizdir, asılamaz” sloganıyla bir referanduma çağırsaydık, kötü mü olurdu? Bu satırların yazarları, 1987 yılında Türkiye’ye gelen Nabi Yağcı ve Nihat Sargın’ın özgürlüğü için iki buçuk yıl Türkiye ve dünya çapında kampanya yürütenlerin içindeydiler. İnsel bizi de “çözümsüzlük” yanlısı mı sayıyor? Kutlu ve Sargın’a özgürlük istemek bizi demokratik hakkımız değil miydi? Sayın İnsel’i Kürtlere karşı bir önyargı konuşturtmuyor mu?
Ahmet İnsel’in yazısında, ansızın araya demografik bir sorun giriyor. İşsiz ve çaresiz bırakılmış genç nüfus hakkında kötü niyetli bir analizle karşı karşıyayız. İnsel’e göre, bu öyle bir nüfustur ki, “çözümsüzlük ittifakı” dediği şey, yani “kâh PKK, kâh olağanüstü rejim için ortam hazırlayanlar” bu gençleri “harekete geçirebilir” diyor. İnsel, bu sosyolojik olguyu, bir hayli gizli kapaklı bir üslupla bu genç toplumsal katmanın Batı’da Türk milliyetçiliğinin, Doğu’da da Kürt milliyetçiliğinin sosyal tabanı olduğunu hissettirmeye çalışıyor. Buradan çıkardığı sonuç nedir? Hiç, sıfır. Bilimin tam konuşacağı yerde bir bilim adamı olan Sayın İnsel susuyor. Vakkayi nüvis gibi. Kürt sorunuyla, özellikle süren savaşa bağlı olarak kentlere göç ettirilen ailelerin çocukları politik mücadeleye çekildikleri ölçüde “pimi çekilmiş başıboş bomba” olmaktan kurtuluyorlar. Bu çocukları hangi sorunlarıyla ilgileniliyor? İnsel bu çocukların Kürt partileri tarafından harekete geçirildiğini söylüyor. Ama şunu düşünmüyor: Bu çocuklar ya suç örgütleri, mafya, uyuşturucu kaçakçıları, kapkaç çeteleri tarafından harekete geçirilseydi ne olurdu? Daha şimdiden gençliği saran şiddet olayları tüm toplumu tehdit edecek boyutlara ulaşmış değil midir? İnsel şunu da düşünmüyor: Diyarbakır’da cam kıran, taş atan bu çocuklar örgütlü politik hareket içinde mi “kör şiddetten” arındırılabilirler, yoksa mafya örgütlenmeleri içinde mi? Sorun açık: Mafya ile şiddet organik bir bütünlük içindedir. Demokrasi mücadelesinin içine çekilen bu çocuklara gelince, onlar daha çok örgütlendiklerinde, daha çok disiplin altına alındıklarında, daha çok ideallerle donatıldıklarında, daha çok bilinçlendiklerinde kör şiddetten arınacaklardır.
Biz İnsel’in şu soruyu sorduğunu duyar gibiyiz: “Ama bu çocuklar dağa çıkıyor, orada şiddeti öğreniyor.” Doğrudur. Bunun toplumsal ve ekonomik koşularını ortadan kaldırmak gerekmiyor mu? Yani Kürt sorununun çözümünü masaya yatırmak zorunluluk değil mi?
Bütün bunlardan da öteye Sayın İnsel, üstü kapalı bir üslupla da olsa kendisi gibi düşünmeyen Kürtleri PKK’li yaparak “terörist” olduğunu söylüyor. Sık sık şiddetten söz etmesinin nedeni “Kürt sorununu PKK’nin yaratığını” anlatmak için midir? Dili buna varmadığı için mi bu üslubu kullanıyor. PKK tarih sahnesine çıkmadan önce Kürt sorunu yok muydu? Kürt sorunu mu PKK’yi yaratı? Yoksa PKK mi Kürt sorununu yaratı? 12 Martta Diyarbakır sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar neyle suçlandılar? Onlar savunma yaparken neler söylediler?
Sayın İnsel’i Bilgi Üniversitesinde yapılan “Kürt konferansında” da dinledik. Bir bilim insanından çok bir parti başkanı gibi konuşuyordu. Kürt sorununun çözümünü demagojilerle geçiştirmeye çalışan bir parti başkanı gibi.
Bilinmelidir ki bu tutumlar ne Türklere, ne de Kürtler yarar getirir. En önemlisinde bilim insanının nesnel olma özeliğine gölge düşürüyor.
Ömer Ağın-Naci Sümeli
aginomer@hotmail.com
Yazar: Ömer Ağın
Tarih: