“AYDINAMUHALİFLİK VE TARAFGİRLİK DAYATILMAKTA”
Edebiyat profesörü, akademisyen, Kazakistan Kürdleri Birliğinin başkanı Knyazê Îbrahimle söyleşi
“Düşünen insan, herhangi bir oluşumu tümden olumladığında onun propagandacısı, tümden kötülediğinde karşıtı haline gelir. Güçleri top yekun iyiler ve kötüler kategorilerinde ele almamak gerekir. Çünkü insanlar arasında olduğu gibi, siyasal oluşumlarda da mutlak iyiler ve mutlak kötüler yoktur. Herkesin geliştirici ve geriletici davranışları, politikaları, pratikleri vardır. Varlıklar değil, davranışlar teşvik anlamında övüle, düzeltilmesi amacıyla eleştirilebilir.
Aydına sürekli siyasal muhaliflik ve siyasal tarafgirlik dayatılmakta. Ben aydın muhalifliğinin bağımsız duruşla eş anlamda kabullenmesinden yanayım. Dayatılan siyasi muhaliflik, siyasi tarafgirlikten öz itibariyle farklı değildir. Oysa senin işaret ettiğin aydınlık; siyaset üstü bir bakış açısına sahip olan aydınlıktır.
Aydın, toplumsal yaşamın tüm alanlarında; sosyal, siyasal, edebi, kültürel… sahalarda düşünsel muhalefetini gösterebilmeli. Ancak aydının muhalifliği yaratıcılıkla koşulludur. Aydın, yalnız eleştirmekle değil, daha çok yaratmakla yükümlü kişidir. Onun eleştirisi, yarattığı daha iyide, daha doğruda, daha güzel olanda saklıdır. Böylesi muhaliflik anlayışı, aydını toplumsal yaşamda layık olduğu yere oturtabilir.”.
Knyazê İbrahim
Doğu bilimci, Kürdolog, edebiyat eleştirmeni, tercümeci, filoloji bilimler doktoru, profesör, Uluslararası Yüksek Okullar Bilimler Akademisi ve Kazakistan Sosyal Bilimler Akademisi akademisyeni, Kazakistan Kürdleri Birliğinin başkanı.
1 Mayıs 1947 yılında Ermenistan’da doğdu.
Knyazê İbrahim (Mirzoyev) uzun yıllar boyu Ermenistan Devlet Üniversitesinin Azerbaycan dili ve edebiyatı bölümüne başkanlık etmiştir. Azeri-Ermeni savaşı sonucunda Kazakistan’a taşınmış, Abay adına Almata devlet üniversitesinde doğu filolojisi bölümünün müdürü, üniversitenin rektör yardımcısı (prorektör) olmuştur. Halihazırda bu üniversitede dünya dilleri merkezine başkanlık etmektedir.
Paris, Berlin, Bürürsel vb. şehirlerdeki bir çok üniversite ve bilimsel araştırma enstitülerinin bilim kurulları üyesi olan Knyazê Îbrahim; Almata, Moskova, Sankt-Petersburg, Tiflis, Paris, Berlin, Amsterdam ve Brüksel kentlerinde uluslararası bilimsel-teorik ve pratik konferanslara aktif katılım sağlamaktadır.
K. Îbrahim, SSCB yazarlar birliği üyesi, Ermenistan yazarlar Birliği Azerbaycan şubesi başkanı, “Edebi Ermenistan” almanağı redaktörü olmuştur. Halihazırda Kazakistan yazarlar Birliği, Kazakistan Gazeteciler Birliği ve Kürd PEN üyesi, Almata’da Kürdçe, Rusça ve Kazakça basılan edebi-bedii “Nubar” dergisinin baş editörüdür.
K. Îbrahim Sovyet Kürdlerinin ve Kazakistan Cumhuriyetinin toplumsal, siyasi yaşamında aktif rol oynamaktadır. Sürgünde Kürdistan Parlamentosunun üyesi, “Genel SSCB Kürdleri Birliği”nin (1991) başkanı olmuştur. Uluslar arası Kürd dernekleri Birliği (Moskova) başkan yardımcısıdır.
En son kitabı “Küçük Kürd Ansiklopedisi” Rus, İngiliz, Kazak dillerine çevrilmiştir. söz konusu kitap Hollandaca ve Türkçeye de tercüme edilmektedir.
1998 yılında toplumsal yaşamdaki ve öğretim sahasındaki hizmetleri nedeniyle Kazakistan Cumhuriyetinin “Hurmet” madalyasını almıştır.
Kürdce, Azerice, Rusça, Ermenice, Farsça, Türkçe, Kazakça, Özbekçe dillerini biliyor.
Akademisyen Knyaz Mirzoyevle 2006 yılının Şubat ayında Kazakistan’ın Almata kentinde yaptığım söyleşiyi, 11 yıl önce, 1995’de Moskova’da aramızda geçen bir sohbeti hatırlatarak başlattım:
İÇ ÇATIŞMALARI 20. YY.DA BIRAKTIK
Hejar Şamil:Mamoste Knyaz, 1995’te “BDT Kürtleri konferansı” zamanı sizi kaldığınız otelde ziyaret etmiştim. Güney ve Kuzey Kürdistan kökenli Kürd örgütleri arasında kanlı çatışmaların sürdüğü bir dönemdi. İster istemez bu konu sohbetimize damgasını vurmuştu. Ben çatışan güçlerin birinden yana taraf tutmuştum. Siz benim propaganda ağırlıklı duygusal monologumu sabırla dinledikten sonra hiçbir zaman unutmadığım şu kelimeleri sarf etmiştiniz:
“Kardeş oğlu, duygularını anlıyorum. İçtenlikli ve samimi yaklaşımlarından da zerre kadar kuşkum yoktur. Ne var ki, gerçeklerin dili duyguların dili ile aynı değildir. İki Kürd bir birine silah kaldırıyor, üçüncü Kürd bu davayı yatıştıramıyorsa kavganın suç ortağı haline gelir. Bu kavgada hepimiz suçluyuz dolayısıyla. Kürdler örgütlü biçimde bir birine silah çektiğinde ise yaşanan bir milli trajedidir. Taraf tutmak, trajediyi ortadan kaldırmanın en doğru yolu değildir. Taraf olunacaksa, birlikten, bütünlükten, Kürdler arası barıştan taraf olmak gerekir. Kendine aydınım diyenin bunun dışında bir duruşu olamaz. Farklı bir davranış, ateşe elde benzinle gitmek olur. Tüm Kürd düşünürleri halkımızın yaşadığı tarihsel facianın temel nedeninin Kürdler arası çatışmalar olduğunu sürekli dillendirmişlerdir. Bu durumu en iyi ifade edenlerden birisi ulu Ahmede Xanidir. Dört yüz yıl önce “Kürdler birlik olsaydı eğer, ona baş eğerdi Rum il Ecem” diyerek yadsınamaz tarihi bir gerçeğe parmak basmıştır.
Eger Xanî’yi büyük bir Kürd şahsiyeti sayırsak, düşüncelerine önem vermemiz gerekir. Kürdlerin geleneksel ve çağdaş siyasal birimleri arasındaki bütünleşememe, özellikle kanlı çatışmalar, tarafgirlik duyguları değil, utanç duyguları yaratmalıdır.
Ancak dünya değişiyor, Kürdler de değişen dünya ile birlikte kendi davranışlarını yeniden gözden geçirmek durumundadır. Kürdler arası kanlı boğazlaşmalar bir kader değildir. Benim büyük inancıma göre halkımız 21. yüzyıla iç çatışmaları 20. yüzyılda bırakarak girecektir!”
O zaman bu sözlerinizden etkilensem de, kavga eden Kürd oluşumlarının “haklı olanından yana” taraf tutmanın en doğru yol olduğu konusundaki inancımı korumuş, ancak size duyduğum saygıdan dolayı yanıt vermeyi gerekli görmemiştim.
Şimdi 21 yüzyılın 6. yılındayız. Kürd örgütleri arasındaki son kanlı çatışma yüzyılların kavşağında baş göstermişti. Örgütler arasında yaşanan cinayet olayları dışında elde silah örgütlü biçimde çatışmıyoruz artık. Son yıllarda iç savaşların tarafı olan Kürd liderleri “Bundan böyle Kürdler biri birine karşı silah kaldırmayacaktır” biçiminde sevindirici açıklamalar yapmaktadır. Uygulanan pratikler de açıklamaları tamamlıyor. Ben şahsen Kürdler arası örgütlü çatışmaların bittiğine ve bir yolluk tarihin çöplüğüne atıldığına inanıyorum. Halkımız bir daha böylesi ulusal trajediye izin vermeyecektir.
Sizi on bir yıl önce “Benim büyük inancıma göre halkımız 21. yüzyıla iç çatışmaları 20. yüzyılda bırakarak girecektir” biçiminde yaptığınız peygambercesine öngörünüzden dolayı bugün kutluyorum. Gecikmiş bir kutlamada mahsur görmezsiniz…
Sovyetler Birliği çöktükten sonra sosyalist bloğun ideolojik gölgesinde şekillenmiş Kürd hareketliliğinin süreçle nitelik değiştireceği açıktı. Objektif durum, dünyanın değişim seyri ve konfektürel faktörler bunu göstermekteydi. İç ve diş sübjektif koşullar yalnız değişim prosesini hızlandıra veya yavaşlatabilirdi. 1990’lardan sonra değişen uluslar arası konjonktürle birlikte Kürd özgürlük hareketleri kendi pratiklerinin ve gelişim süreçlerinin musahabesini derinlikli biçimde yapma fırsatı yakaladılar. Derinlikli niteliksel değişim fırsatları bir kaide olarak alt üst oluş süreçlerinde baş gösterir. Kürdler sürece ayak uydurmakta ağır davrandılar ama hareketsiz de kalmadılar.
İki kutuplu dünya, diş faktörlerin etki güçü açısından Kürd siyasal zemininde dengesizlik yaratmaya ve Kürdler arası çelişkileri daha da derinleştirmeye müsaitti. Artı, Sovyetlerin beklenenin aksine, hiçbir zaman Kürd sorununun çözümüne katkıda bulunma, Kürdlerin bağımsızlık, federasyon veya otonomi biçiminde formüle edilen siyasal özgürlük istemlerini karşılama projesi olmamıştı, yoktu. Sovyetler Birliği, Kürd faktörüne geleneksel olarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye politikalarında yardımcı faktör olarak bakmaktaydı. Kürd faktörü, Sovyetler açısından özelde bu devletlere, genelde Ortadoğu’ya etki, müdahale faktörüydü. Ve Sovyetlerin Ortadoğu’da Kürdleri etkili bir pozisyona getirme, mevcut statükoları değiştirme projesi yoktu. “Arap dünyasına açılım merkezi, emperyalizme kafa tutan dost Irak”, “sosyalist eğilimli, emperyalizm karşıtı Suriye”, “jeopolitik, ekonomik açıdan ortak olan emperyalizm düşmanı İran” ve “emperyalist cephede olmasına rağmen zararsız Türkiye” Sovyetleri rahatsız etmemekte, daha doğrusu Moskova yöneticilerinin işine gelmekteydi. Özellikle 70’lerden sonra sosyalist ideologların, sosyalist devrimi dünyaya yayma inançları köklü biçimde sarsılmıştı. Sovyetlerde yaşanan bu durumun tersine, Kürd hareketlerinin SSCB’ye tükenmez umutları köklüydü. Kürdlerin güvensiz yaklaştığı kapitalist bloğun da Sovyetler dengesinden dolayı Ortadoğu’da köklü bir değişime gitmesi söz konusu değildi. Tersi de doğrudur: Dünyayı kapitalist blokla paylaşmış Sovyetler de denge bozuculuğu yapacak hevesten ve güçten yoksundu. 70ler sonunda askeri müdahale yaparak saplandığı Afganistan batağı, Moskova’nın tüm genişleme heveslerini köreltmişti. Ortadoğu’da farklı kulvarlarda mücadele veren halk ve toplulukların, halkların aleyhinde şekillendirilmiş Ortadoğu statükosunu yıkacak güçleri yoktu.
Ne yazık ki, Kürdlerin iki sistem arasında yaptığı zorunlu manevralar, köklü sonuçlara götürmüyordu, yalnız mücadele ile geçen günleri kurtarmaya yetiyordu. Kürdler, sistemler ve devler arasında sıkışıp kalmış, bir parçasını da iç çatışmalar oluşturan geleneksel politikalarını sürdürmeye mahkum bırakılmışlardı. Her iki sistem içerisinde yer alan belli başlı devletler ve bölgesel sömürgeci güçler, Kürdleri amansız biçimde kullanmaktaydı. Sovyetlerin çöküşü mutlaka Kürdler açısından köklü değişiklikler yaratacaktı, Kürd sorununun çözümü yolunda fırsatlar ortaya çıkacaktı.
İç çatışmalar, sonuç olarak çözümsüzlüğün bir sonucudur. Kürd sorununun çözüme doğru yol alması, iç çatışmalardan arınmanın başka bir adıdır da. Kürd sorununun şu veya bu şekilde çözüm aşamasına gireceği, Sovyetlerin çöküşü ile birlikte görünmekteydi. Böylesi bir mantık yürütme ile Sovyetler Birliği; Kürt sorununun çözümü önünde temel engeli oluşturuyordu sonucu çıkmamalı. Anlatılmak istenen şu: İki kutuplu sistem ve bu sistemler arası ilişki-çelişki boyutu sorunun çözümünü imkansız hale getirmişti.
İNADİNA DAĞITMA AŞAMASINDAN İNADINA KURMA AŞAMASINA GİRİYORUZ
Profesör, 11 yıl önceki inancınızı koruyor musunuz? Kürdler arası iç çatışmalar tarihe karıştı mı, Ahmede Xaninin büyük arzusu gerçekleşme aşamasına girdi mi?
Koruyorum, kuşkusuz. Sevinçliyim. Kürdistanda oluşan siyasal, sosyal ve ekonomik ortamın incelenmesi, geleceğimize dönük daha sağlıklı öngörülere ulaşmamıza imkan veriyor. Kürdistan panoramasında umut verici çizgiler fazlasıyladır. Düşünce parametrelerimiz değişiyor. İnadına dağıtma aşamasından, inadına kurma aşamasına giriyoruz.
Bir edebiyat profesörü, dil edebiyat konuları üzere akademisyen unvanına layık görülmüş bir kişi ile uzun boylu siyasi tartışmalar yürütmek istemden değil, zorunluluktan kaynaklanıyor. Rahmetli babam derdi hep: “Kürd kelimesini kullandığın andan itibaren siyaset yapmış olursun.” Gerçekten de öyle. Devletsiz, dili, kültürü, bir bütün olarak ulusal varlığı baskı altında olan Kürdün, siyasal-kültürel haklarından bahsetmeyi bir yana bırakalım, komşu bahçesine giren ineği hakkındaki öykü bile bir siyasal konu olarak algılanmakta. Kaderin ironisi bu. Bir edebiyat-dil profesörü, bütün yaşamını edebiyatlar-halklar arası dostluğa adamış bir kişi olarak Kürd-siyaset ilişkisine nasıl bakıyorsunuz? Ben kendim Kürd siyasetini yalnız siyasetçi tanımlaması altında yaşayanların yürüttüğüne kuşkuyla yaklaşanlardanım.
Rahmetli Şamil Esgerov, halka temennasız hizmet vermiş, ansiklopedik bilgili nadir Kürd kişiliklerdendir. Onun tek bir kelimesi bile yabana atılamaz.
Ahmede Xani ve Cigerxwin Kürd halk ruhunun eşsiz temsilcileri olmakla birlikte Kürd siyasal düşüncesini terennüm eden, sistemleştirerek lirik bir dille yansıtan büyük düşünürlerdi. Siyaset, ait olduğun topluluğun çıkarlarını savunma sanatı değil mi? Ahmede Xanî, pratik siyaset yapmamış olabilir ancak Kürd siyasal düşüncesinin formalaşmasında, rafine olmasında kıyasa gelmeyen hizmet vermiştir. Cigerxwin, lirik-siyasal dehasıyla kitleleri ayaklandıran bir şairdir. Çağdaşımız hozan Şivan Perwer, Kürd toplumsal dinamiklerinin harekete geçirilmesinde örgüt liderleri kadar bir hizmete sahiptir. Edebiyatın, sanatın siyasetle dolaysız bir ilişkisi vardır.
TÜRKİYEYİ AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNE VERECEĞİM
Türkçe’yi iyi biliyorsunuz. Kazakistan’da Türk çocuklar için ders programları hazırlıyor, değerli bir Kazak akademisyenin değimiyle “Türk çocuklara babalık” yapıyorsunuz. Uzun yıllar boyunca, Erivan devlet üniversitesinde Azerbaycan dil ve edebiyatı fakültesinin dekanı oldunuz. Yüz binlerce Azerinin yaşadığı Ermenistan’daki tek Azeri fakültesinde akademisyen Nadir Nadirov’un tabirince “Kürd doğup Kürd yaşayan” bir Kürdün dekanlık yapması mucize gibi bir şeydi. Şimdi konumuz bu değil… Konuyu son bir olaya getirmek istiyorum. Yaşamını halklar dostluğuna adamış, Kürd-Azeri, Kürd-Türk halkları arasındaki dostluk konusunda değerli eserler yazmış Knyaz Mirzoyevin İstanbul hava alanında bu ülkeye sokulmayarak “Türkiye diş işleri bakanlığının talimatı ile” geriye, Almata’ya geri çevrilmesi nasıl izah edilmeli? Belki Sizin halkların kardeşliğine dönük derin inancınızı incitmiş olacağım ama şu sözleri dile getirmeden edemiyorum: “Türkler Kürdleri halktan, kendine “Kürdüm” diyenleri insandan saymadığı için Sizin Kürd-Türk edebiyatları ve halkları dostluğu konulu çalışmalarınızı kendileri için hakaret saymış, bu nedenle sizi kendi ülkelerine sokmamışlar…”
Benim 19 Eylül 2005 tarihinde İstanbul uluslar arası hava alnında uzun süre bekletildikten sonra geri çevrilmem her tür yoruma açık bir olaydır. Demokratik olduğunu iddia eden, Avrupa Birliği kapılarını aşındıran bir ülkenin, hiçbir neden göstermeden böylesi bir tutum sergilemesi, öncelikle deklere ettiği ilkelerle ciddi boyutlarda çelişki yaşadığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Ben 21-25 Eylül 2005 tarihinde Irak Kürdistan Federe Devletinin Duhok kentinde gerçekleşen Uluslar arası Kürd Kültür Festivaline davetliydim. Türkiye üzerinden Kürdistan’a gitmek için İstanbul’a gelmiştim. Burada uzun süre bekletildikten sonra, geriye Almataya geri çevrileceğim söylendi. Görevli memurlara “Ben bilim adamıyım, terörist değilim, sizin beni geri çevirmek hakkınız yoktur” dedim. Yüksek görevli olduğu anlaşılan memur şöyle yanıt verdi: “Ancak farkınız azdır, hocam, siz de kaleminizle bölücülük yapıyorsunuz”. Türkiyeli üst düzey memurun Kazakistan vatandaşı olan bir bilim adamına yaptığı böylesi hakareti tanımlamakta zorluk çekiyorum. Beni geri çevirmekle Türkiye, kendi yasalarını ve uluslar arası seyahat hakları yasasını çiğnemiştir. Bu olay dolayısıyla Türkiye cumhuriyeti devleti hakkında Avrupa İnsan Hakları mahkemesinde dava açmaya hazırlanıyorum.
“BİZDEN OLMAMANIN SULÇAMASI” ALTINDAYIZ
Bu sözleriniz gündeme almadığım hususlara parmak basmaya zorluyor… Kulağınıza çatmıştır belki de. Ben hakkınızda çok örgütlü dedi-kodular duydum: Bir zamanlar bazı çevreler size “Ermenilerin adamı” diyorlardı. 1989 da bu ülkeden on binlerle soydaşımızla birlikte kovuldunuz. “Azerilerin adamı” olduğunuzu duydum. Azerbaycan basınında hakkınızda yazılan yazılar sizin orada “non grant” (istenmeyen adam) ilan edildiğinizi gösteriyor. Son yıllarda “Türklerin adamı” oldunuz. Siz ise Türkiye hakkında dava açmaya hazırlanıyordunuz…
Kardeş oğlu, hiçbir halkın diğerinden fazlalığı veya eksikliği yoktur. Halkların dostluğu, kardeşliği de soyut kavramlar değildir. Bir halkın diğer halkla dostluğu değişik halklardan olan kişiler arasındaki dostluktan başlar. Benim yüzlerce Azeri, Ermeni, Türk, Kazax ve Rus dostum vardır. Biz haklarımızın dostluğuna katkıda bulunmak düşüncesi ile dost olmadık. İki insan arasında normal, insani ilişkiler dostluğa kadar vardı. Ancak bizler birbirimizi, etnik kimliğimizi küçümseseydik kesinlikle dostluklar kuramazdık. Ermenilerle Azeri ve Türkler kavgalı olduğu için tek bir Ermeni dostuma da sırt çeviremem veya tersine. Benim yaşam felsefem bu. Kürdler kadar başka haklardan da dostlarım vardır. Ancak ben Kürd doğdum, Kürd yaşadım ve Kürd gibi de öleceğim. Hakkımda yayılan dedi kodular ise bırak diğer uluslarla, kendi halkından tek bir kişiyle gerçek insani ilişki kurmayanların, halkı için taşı taş üzerine koymaktan aciz insanların psikolojik sorunlarının dışavurumudur.
Birkaç yıl önce hakkımda Kazakistan devlet organlarına bir dizi imzasız şikayet mektupları yazılmıştı. Bir mektupta Türk devleti ile sıkı ilişki içerisinde olduğum, evimde M.K.Atatürkün posteri asıldığı yazıldıktan bir paragraf sonra PKK örgütünün üyesi olduğum belirtilmişti… 1995’te Türkiye’nin büyük gazetelerinin birinde benim buradaki Kürd derneğinin başkanı olduğuma istinat edilerek “PKK Kazakistan’da” diye bir manşet atılmıştı. Hasta ruhluların mantığı böyle olur zaten.
Bağımsız düşünceyi, bağımsız hareket tarzını esas alan her bir Kürd aydınının yaşamı akıl almaz zorluklarla geçmiştir. Bir güce yakın olduğun iddiasıyla diğer güç tarafından suçlanıyorsun. Benim durumum daha ilginç. Ben bağımsız bir pozisyonu esas aldım ve herkesle eşit mesafede durmaya çalıştım her zaman. Ve kimse yüzüme açıkça söylemeye cesaret etmese de, alttan alta çokları tarafından suçlandım. Ben buna “bizden olmamanın suçlaması” diyorum. En üzücü olan da budur ki, 40 yıl kul gibi hizmetinde durduğun kendi soydaşların tarafından suçlanıyorsun…
ÖRGÜTLERİN VARLıKLARI DEĞİL, DAVRANIŞLARI ELEŞTİRİLMELİ
“Taraf olma” yakıcı bir konu. Bir aydın taraf olmalı mi, olmamalı mi? “Tarafsızlık” direk sesleniş anlamında değil, göreceli bir algılama yaratıyor bende. Diğer taraftan edebi-kültürel, sanatsal-siyasal konularda emek veren aydınların “taraflılığı” sözün gerçek anlamda aydınlığına gölge düşürdüğü gibi, (çünkü aydın olmanın temel koşulu kendi bağımsız düşüncesinin tahriki ile muhalif duruşudur) “tarafsızlığı”; onu “karşıt” düzeyine getirecek kadar sivrileştiriyor.
“Bizden olmamanın suçlaması” tanımlamanız hoşuma gitti. Aydınların etkili sözlerinden ve pozisyonlarından dolayı sürekli taraf olmaya zorlanması doğaldır. “Her kese eşit mesafede durmaya çalıştım” dediniz. Eşit mesafede durma gerçek bir aydın tarafsızlığının en doğru pratik ifadesi mu oluyor?
Eşitlik, eşit mesafede durma nispi bir pozisyondur. Değişik kişiler, güçler ve düşüncelerle arandaki mesafeyi santim-santim ölçmüyorsun ki? Burada söz konusu olan bir anlayıştır. Mesela, konuyu Kürd oluşumları ile ilişki bağlamında ele alalım. Belli süreçlerde herhangi bir Kürd oluşumuna düşünsel ve pratik olarak daha yakın bir mesafede duruyorsun, diğer bir oluşumla arandaki görünür mesafe daha uzak oluyor. Bu, süreçler, söz konusu oluşumların yürüttüğü politikalar, bulundukları pozisyonlarla bağlantılı bir meseledir. Belirleyici olan budur yani. Ancak bir aydın açısından bir oluşumla göreceli yakınlık, diğer oluşumlarla uzaklaştığın, hele hele ters düştüğün, karşıt duruma girdiğin anlamına gelmez, gelmemelidir.
Kürd aydınının somut bir siyasal oluşumun ideolojik-siyasal ve pratik yaklaşımlarını top yekun kabullenerek, onun propagandacısı haline gelme lüksü yoktur. İnsanlık tarihi, sistem propagandacılığı ile büyük harfle aydın unvanına ulaşmış tek bir kişi bile tanımamaktadır. Büyük aydınlardan olan Mihayil Şolohov SSCB Komünist partisinin propagandasını yapmıştır ama onu aydın yapan bu propaganda değildir, büyük sanatsal ustalığı ve muhalif düşüncelerine yansıyan bağımsız ruhudur. Biliyorsun, Şolohov, Sovyetlerde yaşayarak Nobel ödülü alan tek yazardı.
Düşünen insan, herhangi bir oluşumu tümden olumladığında onun propagandacısı, tümden kötülediğinde karşıtı haline gelir. Önemli olan güçleri top yekun iyiler ve kötüler kategorisinde ele almamaktır. Çünkü insanlar arasında olduğu gibi, siyasal oluşumlarda da mutlak iyiler ve mutlak kötüler yoktur. Ancak herkesin geliştirici ve geriletici davranışları, politikaları, pratikleri vardır. Varlıklar değil, davranışlar teşvik anlamında övüle, düzeltilmesi amacıyla eleştirilebilir.
AYDININ YARATTIĞI EN İYİ, EN DOĞRU, EN GÜZEL ONUN ELEŞTİRİSİDİR
Maalesef günümüzde Şolohov duruşlu Kürd aydınları müstesnadır. Gerçi eski Sovyetlerde de aydın düşünceli Don kazakı tavır anlamında fazla arkadaşa sahip değildi. Kürd aydını, aydınlığın temel özelliklerinden olan muhaliflik tutumu sergilemek anlamında -yumuşak bir ifade kullanmaya çalışacağım: - “bir sürü yaşamsal ve siyasal kaygılar nedeniyle tembelce davranmaktadır”. Sanat ve edebiyatın ideolojiler üstünde durma olanaklarını Kürd aydını yeterli ölçüde kullanamamaktadır. Buysa onu halkımızın toplumsal yaşamında sürükleyici ve etkileyici pozisyondan daha çok sürüklenen ve esinlenen bir pozisyonda tutmaktadır. Siz genel olarak bugünkü Kürd aydınını nasıl görüyorsunuz?
İdeal ölçüler çizip aydını bu ölçüler içerisinde aramak, Kürd halkının ve aydınının bulunduğu objektif koşullarda en rasyonel yaklaşım değildir. Ahmede Xaniler yüz yılda bir kez doğar. Onlar mihenk taşlarıdır…
Umarım, aydının muhaliflik tutumu derken bunu yalnız siyasal muhalefet sınırlarına indirgemiyorsun. Aydına sürekli siyasal muhaliflik ve siyasal tarafgirlik dayatılmakta. Ben aydın muhalifliğinin bağımsız duruşla eş anlamda kabullenmesinden yanayım. Dayatılan siyasi muhaliflik, siyasi tarafgirlikten öz itibariyle farklı değildir. Oysa senin işaret ettiğin aydınlık, siyaset üstü bir bakış açısına sahip olan aydınlıktır.
Aydın, toplumsal yaşamın tüm alanlarında; sosyal, siyasal, edebi, kültürel… sahalarda düşünsel muhalefetini gösterebilmeli. Ancak aydının muhalifliği yaratıcılıkla koşulludur. Aydın, yalnız eleştirmekle değil, daha çok yaratmakla yükümlü kişidir. Onun eleştirisi, yarattığı daha iyide, daha doğruda, daha güzel olanda saklıdır. Böylesi muhaliflik anlayışı, aydını toplumsal yaşamda layık olduğu yere oturtabilir.
ÖRGÜTLER ARASI İLİŞKİLER, BİLİMSEL-AKADEMİK İNCELEME KONUSUDUR
Aydın örgüt ilişkisinden bahsedince yaralı bir konu gelir akla. Örgütler arası ilişki. Bu sizin fazla yoğunlaşmadığınız, bilimsel inceleme alanınız dışında bir saha olabilir. Ancak Kürdistan tarihini incelemiş ve güncel toplumsal ortamı izleyen bir kişilik olarak düşüncelerinizi önemli buluyorum. Göreceli olarak söyleyeyim: Kürdistan’ın ikiye parçalanmasından 20. yy.a kadar Kürdlerde en örgütlü toplumsal birim aşiretlerdi. Sonra aşiret dayanaklı, daha sonra sınıfsal karakterli örgütler ortaya çıktı. Kürdlerde ulusal nitelikli örgütsel mücadelenin yaygınlaştığı son 50 yılın tecrübesi çok acı bir gerçeği ortaya koymaktadır: Kürd örgütleri arası ilişkiler, Kürdlük temelinde birliktelik açısından aşiretler arası ilişkilerin bile gerisinde seyretmiştir. Ne parçalar bazında, ne de Kürdisan genelinde modern örgütlerin ortak politika oluşturma, uzun süreli birlikte hareket etme pratiklerine tanık olamamaktayız. (Irak müdahalesinden sonra Güneyli belli başlı örgütlerin ABD baskısı ve konjoktürel fırsatlardan yararlanma zorunluluğunun bilince çıkarılmasıyla ortak politikalar oluşturma gayretleri taktir konusudur) Oysa tarihimizde aşiretlerin bir birlerine karşı amansız kanlı savaşlarının yanı sıra, düşman belledikleri hedeflere dönük birlikte hareket ettiklerine sıkça rastlamaktayız.
Kürd oluşumları arası ilişkiler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kürd siyasal birimleri arasındaki çelişkilerin ve çekemezliklerin nedenleri çoktur. Ancak bunlardan üçünü öne çıkarmak yanlış olmaz:
1. Örgütlerin sınıfsal-örgütsel çıkarları; korunma içgüdüsüyle milli çıkarlar üzerinde tutma yaklaşımları. Tüm siyasal oluşumlar, Kürd oluşumu olmanın elverişsiz koşullarından etkilenerek devamlı kendisini “ölüm tehlikesiyle” karşı karşıya hissetmiştir. Sınıfsal karakterinden dolayı yalnız dış güçlerin değil, aynı zamanda içteki sınıf düşmanlarının darbesine maruz kalma korkusu altında yaşamıştır. Ölüm tehlikesi altında yaşayanların dostları az, düşmanları çok olur.
2. Örgütlerin bulunduğu parça koşullarının ve ilişkide oldukları diş güçlerle bağlılıklarının niteliği. Kürd örgütleri, dört devlet arasında parçalanmış sömürge bir ülkenin örgütleridir. Onların bulundukları devletlerinden, dış güçlerin bu devletlere ve kendilerine yönelik politikalarından etkilenme düzeyi farklı olmuştur. Örgütlerin tarihlerine baktığımızda şöyle bir manzara ile karşılaşmaktayız: Her bir örgüt mücadele yürüttüğü bir sömürgeci devlete karşı o devletle hasım konumda olan diğer bir sömürgeci devlete dayanarak ayakta kalma yolunu seçmiştir. Bu, bir zorunluluk olarak görülmüştür. Kürd örgütlerin birbirine karşı dikilmesinde ilişkide bulundukları sömürgeci devletlerin rolü fazlasıyla olmuştur. Ayrıca bölgede çıkarları olan klasik ve sosyalist emperyalizmin “böl yönet” politikaları, Kürdleri yalnız hasım devletlere karşı değil, bir birine karşı dikmeyi de gerekli kılmıştır.
3.Parçalılığa dayanan geleneksellik. Bulundukları objektif koşullar, Kürdleri parçalı düşünce ve davranışa götürmüştür. Son 50-60 yılda bazı Kürdistan örgütleri “Birleşik Kürdistan”ı hedeflemiştir. Ancak bu örgütlerin pratiklerine baktığınızda çıkış yaptığı parçaya dayalı merkeziyetçilik anlayışından kurtulamadığını göreceksiniz. Kuşkusuz, bu merkeziyetçi anlayış, bir dizi bölgesel, siyasal koşullarla gerekçelendirilmeye çalışılmıştır. Biraz derine gidersiniz, bu mantığın altında bilimsel verilerden daha çok, ben merkeziyetçi aşiretçi psikolojinin yattığını görürsünüz. Klasik aşiretçilikle modern aşiretçilik arasında ciddi benzerlikler bulmak mümkündür. Kürdistan’ın en modern örgütlerinin bile, siyasal-aşiretçi örgütlenme tarzından kurtulma sorunu vardır.
Aslında Kürd örgütleri arası ilişkiler konusu, çok ciddi ve akademik bir bilimsel araştırma konusudur. Bu temelde bilimsel çalışma girişimleri olmuştur ve vardır. Ancak ne yazık ki, ne bu çalışmaların niteliği birlik ihtiyacını karşılamış ve ne de ulaşılan bilimsel sonuçlar siyasal zemine yansıma olanağı bulmuştur.
KÜRDİSTAN FEDERE DEVLETİ SON 60 YILIN EN BÜYÜK KÜRD OLAYIDIR
Kürdler 20. yüzyılda çalkantılı bir mücadele süreci yaşadı. 21. yüzyıla büyük umutlarla girdik. 20. yy.ın başlarında Ortadoğu’da oluşmuş siyasal statükoya uluslar arası müdahale güçleri, sözün gerçek anlamıyla ABD tarafından ölümcül bir darbe vuruldu. Batının kendi çıkarları için yaklaşık yüz yıl önce oluşturduğu Ortadoğu sistemini bugün değiştirme ihtiyacı hissettiği pratik davranışlarından açıkça görülüyor. Iraktaki statükonun parçalanması, Güney Kürdistan’da federasyon ve devletleşme fırsatlarının yaranması retorik bir dille “21 yy. Kürd yüzyılıdır” söylemlerine revaç vermiştir. Bunu bölge ve dünyadaki siyasal gelişme trendinin doğru bir değerlendirmesi, gerçekçi bir öngörü olarak mı, yoksa arzuların söylemlere yansıması biçiminde mı kabullenmemiz gerekir?
21. yy.ı Kürd yüzyılına dönüştürmesi, dolayısıyla Kürdlerin hak ettikleri özgürlüklerine ulaşması için fırsatlar fazlasıyla doğmuştur. Mesele, bu fırsatların doğru değerlendirilmesidir. Hazır, verili özgürlükler yoktur. Bizi bekleyen, ödül olarak yakamıza asılacak mutluluklardan bahsedemeyiz. Günümüzün süper gücü ABD’nin, Güney Kürdistanda bir Kürd devleti kurulmasına destek sunması, elverişsiz dış koşullardan çok zarar görmüş Kürdler için ele düşmez bir fırsattır. Dış müdahale olmadan Güney kardeşlerimiz arzulanan sonuca ulaşamazlardı. Aynı durum diğer parçalar için de geçerlidir. Kürdlerin özgürlüğe kavuşmasından ötürü iç dinamiklerin hareketlendirilmesi, özgün iradeye dayanan mücadele esastır ama günümüzde Ortadoğu’da oluşmuş toplum psikolojisi, değer yargıları, siyasal gelenekler, halk-devlet ilişkisinin niteliği vb. koşullar, dış destek olmadan yakın gelecekte Ortadoğu’da gerici statükoların parçalanmasının mümkün olmadığını, bu bölgede demokratik sistemlerin oluşturulamayacağını da açıkça ortaya koymaktadır.
Güney Kürdistan’daki devletleşme; Kürd halkının kaderini derinden etkileyen, önümüzdeki on yıllara yön verecek olan tarihsel nitelikli bir gelişmedir. Kürdler açısından son 60 yılın en büyük olayı olan Kürdistan federe devletinin korunup geliştirilmesi, 45 milyonluk Kürd halkının; onun tüm siyasal, kültürel, sosyal organizasyonlarının çalışma planının ilk maddesini oluşturmalıdır. Çağdaş Kürdün bundan daha kutsal bir görevinin olmadığına inanıyorum. Bir kardeş kendi evini inşa ederken diğer kardeşler onun yardımına koşarlar. Bugün Güney kardeşin harcı, tuğlası, ustası hazır, evinin temeli de atılmış. Doğu, Kuzey ve Batı kardeşlerin binanın hazır hale gelmesi için gece gündüz taş kaldırması, harç karıştırması lazım.
KÜRDLER KAZAKİSTAN’DA HER TÜR HAKKA SAHİPTİR
Bir kardeş de diasporada.
Evet, evet. Senin son kitabında “beşinci parça” tezine geniş yer verdiğini ihmal ettim. (Gülüyor). Yeri gelmişken, Nisanın 15’de Almata kentinde gerçekleştireceğimiz “Çağdaş Kürd etonsu: güncel durum ve perspektifler” isimli uluslar arası bilimsel-pratik konferansta şimdi bahsini ettiğimiz konulara geniş yer vermeyi planlıyoruz. Fırsattan istifade ederek Kürd aydınlarını, bilim adamlarını, siyasetçileri ve gazetecileri konferansı görüş ve tezleri ile desteklemeye ve direk katılım sağlamaya çağırıyorum.
Diaspora Kürdlerine, somut olarak Kazakistan’daki halkımızın durumuna, buradaki çalışmalara değinmedik. Kazakistan’da halkımızın sosyal, kültürel ve eğitimsel gelişimi için olumlu bir ortam yaratıldığını gözlemleme fırsatım oldu. Geçen yıllarda Kazakistan’ın temel eğitim okullarında Kürd dili derslerine başlanmasını, Türkiye devletinin protestosu ile karşılanmıştı. Kazakistan’ın bu baskılardan etkilenip Kürd çocukların ana dilde eğitim hakkını göz ardı etmediği, kendi demokratik ilkelerinden taviz vermediği anlaşılıyor.
Kazakistan bağımsız bir devlettir. Sovyetlerin çöküşünden ve bağımsızlığını ilan ettikten sonra ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal açıdan ciddi gelişme hızı yakalamıştır. Siyasal özgürlükler ve demokratikleşme, bu bağlamda azınlık haklarının tanınması ve uygulanması konusunda son 10 yılda ciddi gelişmeler yaşanmıştır. Ülkemizde 100 den fazla milli-etnik azınlık bulunmaktadır. Azınlık haklarına saygı, etnik dillerin ve kültürlerin korunup geliştirilmesi hususunu cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev kendi kontrolünde tutmaktadır. Sayın cumhurbaşkanı, Kazakistan Halkları Birliğine başkanlık görevini şahsen üstlenmiştir. Sovyetlerin çöküşünden sonra milli etnik çatışmaların yaşanmadığı tek eski Sovyet cumhuriyeti Kazakistan oldu. 100’den fazla etnik birimin bulunduğu ülkemizde yaratılan hoşgörü ortamı ve yürütülen müdrik milli siyaset on yıllar boyunca demokratik sistemle yürütüldüğünü iddia eden çok devlete örnek teşkil edebilir.
Kazakistan’da Kürdlerin milli-kültürel gelişimi için hiçbir engel bulunmamaktadır. Tam tersine kültürel, eğitimsel projeler devlet tarafından destek görmektedir. Kürdlerin yaşadığı her yerde temel eğitim okullarında Kürd dili dersleri veriliyor. Yeri gelmişken, Kazakistan Eğitim bakanlığının onay verdiği, 2-5. ve 6-9 sınıflar için hazırladığım “Kürd dili” isimli iki ciltlik okul kitapları, bu yakınlarda basılarak öğrencilerimizin kitap ihtiyaçlarını karşılamaya imkan verecektir. Her türlü örgütlenme olanağına sahibiz. Ülkenin eşit yurttaşları olarak ekonomik, sosyal gelişim imkanlarımız vardır.
Kültürel, sosyal, eğitimsel alanda bir dizi sorunlarımız, kuşkusuz mevcuttur. Bunlar bizim kendimizden kaynaklı, daha fazla çabayla çözmemiz gereken sorunlardır.
DOSTLUK BÜYÜK GÜÇTÜR
Mamoste Knyaz, uzun bir sohbet oldu. Değinmek istedim bir çok konuyu, bazı sorularımı askıya almak durumundayım. Bu söyleşiyi sizin bağlamanızı istiyorum…
67 de büyük şairimiz Evdurrehman Hejar Mukriyani Erivan’a gelmişti. Kendisiyle birlikte tercümeci olarak Baku’ye gittim. Bir gün Baku sokaklarıyla yürürken bana şunu demişti:
“Keko, düşmanlarımız amansızdır. Onlara karşı amansız direniş sergilemememiz en doğal hakkımız ve görevimizdir. Ancak halkımızın kurtuluşu için dünya halklarıyla büyük dostluklar kurmak, düşmanlara dönük amansız direniş sergilemekten az önemli değildir”. Bu sözler beni düşündürmüştü. Ancak o zaman üstat Hejar’ın bu sözlerindeki derinliği tam yakalayamamıştım.
Son on yıllarda teknolojik gelişmeler, iletişim hızı dünyamızı çok küçülttü. Siyasi, insanı hatta çıkar ilişkilerinin önemi daha da arttı.
Ben dünyanın Kürdlere düşman olduğu biçimindeki acizlik ifade eden görüşlere kuşkuyla yaklaşanlardanım. Böylesi bir ruh hali, insanları direnişe sürükler ama onları nihai sonuç almaya götürmez. Aslına bakarsın, yarattığın kadar dostun, yarattığın kadar düşmanın vardır. Dost yaratma imkanlarımız, bunu halkımızın kurtuluşu için değerlendirme olanaklarımız bugün her zamankinden daha fazladır. Bütün yaşamı boyunca edebiyatlar, dolayısıyla halklar arası dostluk konularını incelemiş birisi olarak dostluğun büyük güçünü özgürlüğümüzün hizmetine sokabileceğimize inanıyorum.
Yazar: Hejarê Şamil
Tarih: