Sizlere bu mektubu “Birleşmiş Milletler Yüksek İnsan Hakları Komiserliği”nin bulunduğu Cenevre’den yazıyorum. Hani şu Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinin ilk maddesi “Her insan özgür ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirine karşı kardeşlik anlayışıyla davranır” biçiminde ki maddelerle sürüp gider. Fakat gereklerini yerine getiren kaç devlet ya da ne kadar insan var dünyamızda?
Her gün, kadına karşı erkeğin şiddet uygulamalarını okudukça duyarsızlığımızın, korkaklığımızın girdabında boğuluyorum… binlerce yıllık geleneğin ve eskimiş kavramların esiriyiz aslında. Bilincim dizginlerinden boşalmış bir at gibi bilinmeyen yönlere sapıyor; içimize dönmek de kurtarmaya yetmiyor. Geçmiş ve şimdi iki farklı şey olsa da, geçmiş şimdinin temeli değil midir? Her şey bozuluyor, çürüyor mistik bir aldatmacanın büyüsünde. Firikyalı rahipler gibi iki yüzlü ve inkârcıyız; kaval çalarak sizleri oyalıyoruz. İktidar duygumuzun kılık değiştirmiş sahte evreninde bir bilseniz ne mutsuz olduğumuzu! Bir sonsuzluk gibi uzuyor günahlarımız; karanlık bilincimizin esiriyiz. Erkeğin tercihi genelde itaat eden güçsüz kadındır. Bu durum o’nun ne denli zavallı olduğunu göstermeye yetiyor. Oysa o bu sadist ruhuyla kendisini tatmin edip güçlü his etmek istiyor.
Anamı, kızımı ve sevdiğimi düşündüğümde, yok edici değer yargıların, tabuların, töre cinayetlerinin kurbanı olan kadınlarımız dikiliyor gözlerimin önüne. Zamanın hükmü bazen bir sis perdesi gibi çöküyor ve ders çıkarılması gereken vahşetleri bize unutturabiliyor. Bu çağda anamız, bacımız, kızımız ve hatta sevdiğimizi kölelere dönüştürmek için elimizden geleni yapıyoruz. Suçlu kim ve kimler? Bunun yanıtı bir değil binlerce olsa da işin içinden çıkamıyoruz. Bazen düşündükçe ürküyorum. Gözlerimi kapayıp insan ve erdemliliği düşündüğümde Mephisto, alay ediyor “Sizler bile bu hallerdeyseniz, hemcinslerinizi suçlayamazsınız!” O an zorlanıyorum. İki yüzlü Mephusto, kara sesli zebanileriz diyorum. Mephisto kıs kıs gülüyor. “Tanrı bile onları eşit yaratmadı, Adem’in kaburgasından yarattı. Tevrat’ta, İncil’de, Kur-an’da Aziz Petrus’un Vahiy Kitabı’nda ötekiler olarak yazdı.” Evet, öyle! Dogmatizm ve kadercilik işimize geldi. Egemen oldukça kasılıp narsisleştik İktidar oldukça despotlaştık. Hümanist gücünüzden,verimliliğinizden ve güçlü hislerinizden korktuk, korkuyoruz ve size hiç bir şey vermeden sizden şefkat sevgi ve itaat etmenizi bekliyoruz. Hatta kafalarda ki“erkeklik” hümanizm ve adaletten uzak, kaskatı kaba cahil birer maço olurken kadına da bu garip yaratık model benimsetilmek istendi ve hatta ne yazık ki çoğu benimsedi bile…
Oysa erkeğin binlerce yıllık iktidar olma hırsı o’nu öyle bir hale sokmuş ki sempati duyulacak hiçbir özelliği yoktur.
Erkeğe benzemek mi, asla yakıştırmıyorum hiçbir kadına ve erkeğe benzeyen kadın güzelliğini yitiriyor. Ne denli barışçıl ve soylu olduğunuzdan sizleri birer Tanrıça gibi görüyor ve görmek istiyorum. Sizlersiniz bizi doğuran, besleyip, kollayan. Nil kıyısında ticaret yapan, avlanan… Sizlerdiniz her savaşta ağlayan… Sizler değil misiniz Metis’in soyundan gelen! Aspasya, Sappo, Meryem Anna Perenna… Ve belleğimizin gerçek tiyatrosunda ne de güzel oyuncularsınız. Ve sizler değil misiniz dünyanın hiçbir gücünden destek almadan Mezopotamya’da en zalim güçlere karşı koyan, sonra oturup ağıt yakan ve insani değerlerimizi de koruyup bu günlere taşıyan…
Şimdi geceler aydınlanır o masum yüzlerinizde. Biraz Hera, biraz Sin, biraz Demeter oluyorsunuz sevginin güzelliğinde. Ve öksüzlük duygularıyla en çokta annemi özlüyorum.
Şeffaflaşmamış bilincimizde korku ile özgürlük arasında mekik dokuyor, kendimiz olamıyoruz ve şiddete dönüşen sefil dünyamızda boğuluyoruz. Erkek olarak sizlerden daha avantajlı olduğumuzu sanıyoruz; oysa fiziksel olarak güçlü olmanın dışında neyimiz var? onu da size ve kendimizden güçsüz ne varsa ona karşı kullanıyoruz. Ama bana özgür müsün diye sorarsanız, koskoca bir “HAYIR!” derim. Dişil yanım o ılık sesinizde boy verdi, eril yanım kadını hiçe sayan adamlardı. Oysa günah ve ayıp göllerini birlikte oluşturmadık mı? Gözlerimiz kendi ezilmişliğimize kör edildiğinden okyanuslara açılamadık, açılmak için Apollon’u sevmek, uygarlık gramerini iyi bilmekti. Ve bilmeye yolculuk sanıldığı gibi kolay değil. Suçlu bir biz değiliz… Şiddeti kimler yarattıysa; başta Tanrı, tüm kutsal kitaplar, tanrıçalar, rahipler, firavunlar, peygamberler ve elbette devletler, …
Hades’in pınarında içmek de suçluluğumuzu unutturmuyor, kafamız gittikçe bulanıyor.Coğrafyamıza şiddet bir karabasan gibi ne zaman çöktü bilemiyorum! Fakat insanlığın yarısından fazlasını oluşturan kadını bu denli ezmek erkeği de savaşlar, uğursuzluklar ve mutsuzluklar girdabından çıkarmayacaktı.
Tüm zamanlar boyunca baskı öyle katmerliydi ki Manhattan’da diri diri yakılana dek baş bile kaldıramadınız. Uygarlık eksikliği sonucu, vahşi içgüdülerimizle yaşadığımız sürece kadın işkence kurbanı, erkek ise işkenceci olmaktan kurtulamayacak. Çünkü işkenceci olmak işkence edilmekten daha öldürücüdür aslında. Diri diri gömülen, en kanlı ve kirli savaşlarımızın kurbanı sizler oldunuz. Oysa binlerce yıllık geçmişiniz doğurgan ve üretken onurlu bir tarihiniz var. Sizleri iktidar hırsımıza ve ihtiraslarımıza kurban ederken adını koyamadığımız bir korkunun pençesinde kaldık. Kibele’siniz… İnsanlığa, zamana, geleceğe, güzelliğe hamilesiziniz. Sizler olmadıkça, sizlerle eşit koşullarda yasamadıkça, evrenin ezgilerini birlikte mırıldanmadıkça ne yaşamanın ne de dünyanın bir anlamı var!...