5 Eylül 1915’te Samandağ Yoğunoluk köyü mevkiindeki Musa Dağ’da Gabriel Bagratyan Osmanlı kurşunuyla öldürülen oğlunun henüz taze topraklı mezarına eğilirken yine Osmanlı asker kurşunuyla katledildi.
2 Kasım 2004`te Kızıltepe’de 12 yaşındaki Uğur Kaymaz babası Ahmet Kaymaz ile birlikte evlerinin önünde yanyana TC devleti polis kurşunuyla katledildi.
Baba oğul Bagratyanlar Ermeni, baba oğul Kaymazlar Kürt’tü.
Katiller aynı.
***
Zürriyet, bir toplumun, ailenin geleceği demektir; geçmişine ve mayasina cibilliyet denir.
Çocuklar zürriyeti, yaşlılarda kendini gösteren ortak bellek ise cibilliyeti temsil eder.
Sağlıklı bir toplumda gençler ölen yaşlılarını mezara gömer; ama eğer yaşlılar çocuklarını toprağa veriyorsa, o toplum sağlıksızdır, geleceği kararmıştır.
*****
Yargıtay Ceza Genel Kurulu geçtiğimiz hafta, PKK'nin çağrılarıyla yapılan mitinglere katılan kişinin "örgüt üyesi" gibi cezalandırılmasına karar verdi. Bu kapsama çocuklar ve kadınlar da girecekmiş... Ve asıl haber: ‘Diyarbakır'da eyleme katılan altı çocuk için 23'er yıl hapis isteniyor.’
Bu çocuklar Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır gezisi sırasında gösterilere katılan, polise taş ve molotof kokteyl atan çocuklarmış. Şu an tutuklu olarak yargılanan bu altı çocuktan beşi, 13-14 yaşlarında olan ilköğretim okulu öğrencisi… Altı çocuk hakkında istenen hapis cezası ise 23 yıl.
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede ayrıca, “sanıkların isnat edilen suçları hukuki anlam ve sonuçlarını algıladıkları” belirtilmiş.
Hukuk Kürtler sözkonusu olduğunda apayrı işliyor. Kürt mağdur, devlet zanlı olduğunda yavaş; Kürt sanık olduğundaysa yıldırım hızıyla işler. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ile babasının katillerine dört yıl sonra beraat verdi; aynı Yargıtay Ceza Genel Kurulu, ‘ölen her asker için bir DTP’li öldürülmeli’ mealinde bir yerel gazeteye yazan Türk gazetecisi hakkında açılan davayı, ‘İfade özgürlüğü’ kapsamında hasıraltı etmişti…
Bunda şaşılacak bir durum olmadığını, yakın tarihi az çok takip eden herkes bilir. Zira ‘ulusal inşa’yı kan ve zor gibi iki keskin yöntemle halletmeye alışık bir ülkede güncel sorunların cevaplarını tarihte bulmak daima mümkündür.
*****
Franz Werfel’in 1932 ve 1933 yıllarında kaleme aldığı ‘Musa Dağ’da Kırk Gün’ adlı çok tartışılan bir kitabı vardır. Kitap bugünkü Samandağ ilçesi sınırları içinde kalan dağlık bir mevkiideki Ermeni köylerinin zorunlu sürgüne karşı efsaneyi andıran 40 günlük direnişlerini anlatır. Direnişin askeri komutanı, Balkan Savaşı sırasında Osmanlı Ordusunda topçu subayı görevinde bulunmuş, madalya sahibi ve daha sonra Fransa’ya yerleşmiş Gabriel Bagratyan’dır. Sadece beş Ermeni köyünün direniş stratejisi değil, acımasız İttihat ve Terakki yönetiminin ‘Türk’ adı altında inşa etmeyi tasarladığı ulus inşaası için planlanan kanlı stratejileri da anlatılır. Roman baştan sona kadar ölüm kalım mücadelesi veren Ermenilerin trajik yaşantısıyla ve buna önderlik eden bir babanın çabalarıyla örülse de Bagratyan’ı derinden sarsan olay 12 yaşındaki tek oğlu Stepan’ın başına gelen vahşet örneğidir. Direnişin sonuna doğru, etrafı Osmanlı askerleriyle kuşatılmış dağda çembere alınmış beş bin Ermeninin yiyecek, cephane ve ümitleri bir bir tükenmeye başlıyor. Çemberi kırıp Fransız ve Amerikan güçlerine haber ulaştırmaları gerekiyor. Ne yapmalı? O güne dek özenle korudukları çocukları bir umut ışığı oluyor birden. Gönüllü dört çocuk seçiliyor; ikisi yüzecek ve Antakya’ya ulaşacak, diğer ikisi dağ yollarından ovaya inip Halep’e gidecek. Çocuklar, Ermeni direniş önderlerinin kaleme aldığı bir pusulayı Türk askeri güçlerine görünmeden Halep ve Antakya’ya ulaştırmalılar. Çocukların yola çıkmasından sonra Bagratyan ailesinin biricik varisi, Gabriel Bagratyan’ın Paris’te doğup büyümuş, Türkçe bilmeyen oğlu Stepan kayıplara karışır. Musa Dağı’na çıkalı beri Stepan’ı savaştan, tehlikelerden korumaya çalışan baba Bagratyan, çocukları tehlikeye girdiğinde tüm azınlık halklara ait yetişkinler gibi ölümcül telaşa kapılır; ancak yapacak bir şey yoktur. Yetişkinlerin yaşadığı sorumluluk duygusunu, biraz da kendini kanıtlama güdüsüyle çocuk Stepan da yaşıyor. Uzatmadan… Stepan iki gün sonra Türk askeri güçlerinin eline geçer. Türkçe bilmediği için şüphe çeken Stepan’ın elbisesi soyulur. Sünnetsiz olduğu yani Ermeni olduğu anlaşılan Stepan’ın üzerinden, Müttefik güçlere verilecek pusula çıkıyor... Ve olan oluyor. Kafası gövdesinden kesilen yavrucağın vücudu yüzlerce bıçakla delik deşik edilmiş, derisi yüzülmüş haliyle tanınmayacak hale gelen cesedi ibret olsun diye direnişi yöneten babasına gönderilir.
Bagratyan’a verilen mesaj şudur: Senin zürriyetini kuruttuk! Bağratyan, oğlunu yani geleceğini yitirirken, tüm Ermenı halkı ise yurdunu yitirmişti.
‘Nation building’ buna benzer yüzbinlerce acı hikeyeyi yaşattı. Birilerinin geleceği, başkalarının zürriyetinin karartılmasından geçecekti. Bir buçuk milyon Ermeniden sonra bir buçuk milyon Rum ve on binlerce Süryani-Keldani bu topraklardan kovuldu. Ancak heterojen unsurlardan homojen yapı oluşturmaya dönük tasarlanan ulus inşası bugün bile gerçekleşemedi. İttıhat ve Terakki sanıldığı gibi asla tarihe karışmış bir siyasi fikirler topluluğu değil. Onların fikirleri kan ve zora dayalı bir devlet kurdu ve ‘Kemalızm’ adını aldı. Dolayısıyla ulus inşaasına direnç gösteren her unsur zor aygıtına maruz kaldı/kalıyor.
*****
2007 yılı Ekim ayında yayınlanan ‘Ren’den Dicle’ye adlı romanımı yazarken ayağım tesadüf eseri bir şeye takıldı. Zira yazma süreci aynı zamanda bir araştırma ve öğrenme sürecidir de. Yarı Kürt yarı Ermeni bir ailenin, iki çocuğunu savaşta yitirmesinin ardından karşılaştığı hazin sonunu işliyor roman. Bazı yurtsever ailelerin soyu neredeyse tükenmek üzereydi. Aynı aileden üç kardeşin şehid düşmesi o ailenin geleceği açısından tehlikedir. Mücadeleye öncülük eden kuşak, cinsiyet ve yaş grupları sürekli olarak değişiyordu. 1970’li yılların başında Kürt ulusal fikirlerini yayan insanların profiline bakın: Çoğunluğu erkek, neredeyse tamamı gençlerdi. Aydın gençlik, yani ‘talebeler’. 12 Eylül bunları hedef aldı; gerillacılığı bu tabaka yaydı Kürdistan coğrafyasına. Yıllar sonra Musa Anter, Mele Abdullah, Feqi Huseyn Sağnıç gibi kimisi bir serihıldanda halayın başını çekerken, kimisi gazetelerde yazarken, kimisi talihsiz yılların biriktirdiği korkunç özgürlük aşkını gerilla ile gidermeye çalışan yaşlıların adları geçmeye başladı… Sonra saçlarından çekilen kadın görüntüleri…Cenaze törenlerinde zılgıt çalan analar, dağa kalkan genç kızlar ve gelinler…Ve sokak başlarında oturma eylemi yapan Barış Annelerini gördük. Şimdiyse çocuklar. Son birkaç yıldır Kürt il ve ilçelerinde yapılan kitlesel eylemlerin başını çocuklar çekiyor. Bu demokratik devrim diyebileceğimiz, Kürt toplumsal dokusundaki dengeli gelişimi gösteren olumlu bir şeye işarettir. Bir işe çocukların katılması, onun bütün fertlerce aynı sorumluluk duygusuyla benimsendiğinin göstergesidir. Adana Valisinin ‘Yeşil kartlarını iptal edelim’ türünden canhıraş tehditlerini, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun aldığı kararı anlamak gerekiyor. Sonuçta Kürtlerin yürüttüğü mücadelenin değişen yöntemine göre kendini uyarlayan ve Apartheid rejimini bile sollayan bir ırk devleti mekanizması işliyor.
Çocuklar tehdit dinler mi peki?
Not: Okumadım daha; Irfan Karaca adlı arkadaşım birkaç ay önce ‘Ape Musa’nın Küçük Fedaileri’ adlı bir kitap yayınladı. Irkçı yasaların bekçileri savcılar dava açmakta gecikmedi tabii.