Seçim tarihi yaklaştıkça Diyarbakır belediye başkanlığı konusundaki hesaplar kızışmaya başladı. Takip edebildiğim kadarıyla “Belediye DTP’den AKP’ye geçse, ne PKK yenilir ne de Kürt sorunu çözülür” şeklinde ifade edilebilecek tezi, ilk olarak Hasan Bildirici ortaya attı. Bu fikir, çok moda oldu ve şu sıralar Türk basınından birçok kişinin de dilinde. Kürt Sorunu’nun tarihçesi göz önüne alındığında bu tezin doğru olduğu sağlaması yapılmış bir matematik problemi gibi kesindir. Nitekim bunun örnekleri de var; Van Belediyesi’nin DTP’den AKP’ye geçmesi Kürt Sorunu’na bir merhem oldu mu ki Diyarbakır Belediyesi’nin AKP’ye geçmesi meseleyi çözebilsin?
Tamam, bunların hepsi doğru.
Tamam, seçimden sonra kaldığımız yerden o bilindik bezgin cümlelerle kêlama devam edeceğiz.
Fakat...
Başbakan, seçim tarihinden çok çok önce “Diyarbakır’ı istiyorum” diyorsa eğer, Mardin işi Telgari yapan bir usta hassasiyetiyle bu çıkışa tedbirli yaklaşmak gerek. Dahası, öküz altında buzağı arar misali, bu işte bir çapanoğlu olduğunu bilmek lazım. Başbakan’ın bugünlerde, Kürtlere yönelik olarak sarf ettiği ve Esat Mahmut Bozkurt, Cemal Gürsel, Nihal Atsız gibi Kürt düşmanlarının söylediği sözlere parellelik gösteren lafları göz önüne alındığında “Diyarbakır’ı istiyorum” lafı, öylesine söylenmiş bir laf olmanın ötesinde, üstünde çalışılmış bir plandır.
Sanıldığı gibi bu plan sadece AKP patentli de değil. Fethullah Gülen’e bağlı Kimse Yokmu Derneği, savaş nedeniyle yerlerinden edilmiş ve Diyarbakır’ın kenarlarına sığınmış fakir halka un, şeker, pirinç dağıtarak çoktan beri seçim çalışmalarına başlamış durumdadır. Ve kuvvetle muhtemel belediye başkanı adayı da bu cemaate yakın biri olacak. Medya, AKP adayı olarak islamcı Altan Tan ismini gündemde tutuyor ama bana öyle geliyor ki bu bir hedef saptırmadır. Çünkü Altan Tan, Kürtlük duyguları kabarık olan bir islamcı ve Gülen cemaatine de temkinli yaklaşan biridir.
Uyanık olmak lazım.
Yeri gelmişken...
Eğer ki, bir paket makarnaya hasret halkımızın açlık duyguları kullanılarak Diyarbakır AKP’ye geçerse, bilinsin ki bunun vebalı başta Osman Baydemir olmak üzere tüm DTP’lilerin boynunadır ve bu vebal, ağır bir vebaldır. Adamlar, kurdukları kıytırıktan bir dernekle bu açığı kapatmayı beceriyorlar, üstelik toplanan paraların çoğu da zengin Kürtlerden alınma. Koskocaman belediye senin elinde olacak ve sen böylesi bir organizasyonla bu açığı kapatamıyorsan, bu vebal değil de nedir?
Tamam...
Diyarbakır, AKP’ye geçtiğinde Kürt direnişi yenilmediği gibi, Kürt Sorunu’na çözüm bulunmuş da olmaz.
Ama!!
Diyarbakır, Van, Hakkâri, Muş filan değildir. Kemalizm için Çankaya ne ise, Kürtler için Diyarbakır odur.
Bilenler bilir ; Kemalist rejim, belli bir tarihe kadar Çankaya sınırları içinde camii yaptırmamış. İslamcı kesim ise “yaptıracağım” hayaliyle çalışıp durmuş. Öyle ki, seçim zamanlarında birçok sağ partiye “Çankaya’ya camii yaptırmak” propaganda malzemesi olmuş. Derken, Turgut Özal Kocatepe Camii’ni yaptırarak bu ambargoyu delmiş. Dolayısıyla, Kocatepe Camii bu işin miladı sayılır. Aslında bu milat, Kemalist rejimin gerileme döneminin başlangıcıdır. Sonrası malüm; Çankaya Köşkü, şimdilerde “ camii yaptıracam” diyenlerin elinde. Dini hassasiyetleri olan okuyucular bizi yanlış anlamasınlar, kimsenin camisine ya da kilisesine birşey dediğimiz yok. Ama böylesi örnekler sosyolojik veridir. Aslında çok uzaklara gitmeye de gerek yok, bizde tonlarca örnek de var. Misal, Şeyh Sait Ayaklanması vesilesiyle kurulan İstiklal Mahkemeleri’nin merkezi Ankara’dır. Ayaklanmaya katılmış birçok insanı Ankara’nın Ulus Meydanı’nda kurulan darağaçlarında astılar, Şeyh ve arkadaşlarını ise Diyarbakır’da. Qazi Mıhemmed’de öyle. Tahran yerine Mahabat’da asıldı. Bunlar öylesine yapılmış tesadüfi şeyler değildir.
O yüzden...
Kimsenin kuşkusu olmasın “Çankaya’ya camii yaptıracağım, demekle, Diyarbakır’ı istiyorum” demek arasında bir fark yoktur.