Kürt Sorunu’na çözüm bulmaya çalışmak, bilmem kaç basamaklı denklemi çözmeye çalışmaktan daha karmaşık. O yüzden bu konuda yazı yazarken yaptığımız şey, cümle içindeki kelimelerin yerini değiştirmekten başka birşey değildir. Televizyon dilinde gürültü kirliliğini tarif etmek için, birbirine karışmış alakalı alakasız sesler eşliğinde garip ve uyumsuz şekiller kullanılır ya, Kürt Sorunu konusunda yazılmış yazılar ona benziyor. Okumakta olduğunuz bu yazı da onlardan biri.
Çok yorucu, çok!
Neyse...
Şimdiye kadar “Neler yapılmalı ki sorun çözülebilsin?” sorusuna hep cevap bulmaya çalıştık. Söylediklerimizin hepsi, bahsini ettiğimiz gürültünün içinde kaybolup gitti. Nasılsa, bu yazı da diğerleri gibi, surda bir gedik açmayacağına göre, bu sefer meseleye tersten bakıp “Neler yapılmamalı ki, Kürt sorunu çözülebilsin?” diye beyin jimlastiği yapalım istiyorum.
Kürt kasabalarına seyahat edenler bilirler; Bir çok kasabadaki evlerin duvarları halen kurşun delikli. Bu delikler, kuralsız ve kirli savaşın doksanlı yıllarından kalma. O gün doğan Kürt çocuklarının, çocukluk hatıraları da tıpkı duvarlar gibi delik deşik. Ve şimdilerde o çocuklar üniversite okuyacak yaştalar.. Duvarlardaki kurşun deliklerini sıvayla kapatmak mümkün, peki bu gençlerin delikli çocukluk hatırlarını kim, nasıl sıvayabilir ki?
Yani;
Devlet, çocukluk hatıraları kurşun delikli olan bir nesil yetiştirmeme gayretine girmeli ve bu gayretini anayasal güvence altına almalı ki çözüm bulunabilsin.
Çocukluğumda, köyümüze gelen çerçiler(seyyar satıcı) avaz avaz bağırırlardı “bu malı İstanbul’da bile bulamazsın” diye. Oysa sattıkları malların hepsi çerik çürük. İcaraatın başındaki adamlar da bizim çerçiler gibi, Kürt illerine gittikleri zaman yaptıkları ilk şey “Kürt sorunu benim sorunumdur.” , “Kürt realitesini tanıyorum.”, “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer.” cinsinden sloganlar söyleyerek Ankara’ya döndüler. Ankara dönüşünde, karanlık güçlerle çarpışınca laflarını yalayıp yuttular. Çerik çürük laflarını temizleyebilmek için de her biri baş kesen yavuz oldu.
Yani;
İcraatın başındaki adamlar Tarık Bin Ziyad gibi, bedeli ne olursa olsun geriye dönmemek için gemileri yakmalı ki meseleye çözüm bulunabilsin.
Kürt siyaseti ise;
Pragmatist davranışlardan vazgeçmeli. Hadi açık söyleyelim; nabza göre şerbet verme siyasetini terketmelidir ki, sorunun çözümüne katkı sunabilsin.
Yani;
Kürt siyasetinin, “Su, iki hidrojen ve bir oksijenin bileşiminden oluşur” der gibi formülleri olmalı ve bu formüller generallere, başbakanlara, valilere göre değişkenlik göstermemeli! Fotograf neyse o neşr edilmeli; Acıysa acı, sefaletse sefalet, köy yangınıysa köy yangını, ölümse ölüm, ırzına geçilmiş bir yaşamsa yaşam...
Bu noktada birileri diyebilir ki, bu şiddeti savunmaktır.
Hayır!
Tam aksine, şiddete karşı durmak, budur. Can acısı nasıl bastırılabilir ki, yada sızıyı bastırmak neye yarar? Yokmuş gibi davranmak hangi yarayı kapatmış ki, Kürt siyasilerin mahçup davranması çözüme katkı sunsun?
Bunlar gibi milyon tane sorun ve çözüm metodu sıralanabilir. Bu tarz yazılar, bir anlamda formül niteliği taşır. Formüllerdeki değerleri yerine koyup probleme çözüm bulmak ise, karşılıklı olarak iki taraftaki siyasilerin işi.
Gördüğünüz gibi...
Tersten de yazsan, düzden de yazsan, 2 kere 3 eşitir 6 ile 3 kere 2 eşittir 6 arasında bir fark olmadığı gibi, Kürt Sorunu’un çözümü konusunda ters de yazsan düz de yazsan çıkılacak yol hep aynı.