Herşey toprakla aramıza mesafe koymakla başladı...
Esaretin hiçbir çeşidini bilmediğimiz dönemlerdi.
O zamanlar, umutlarımız küçücüktü, kaygılarımız da.
Mutlu olduğumuz zamanlardı...
Teknoloji henüz köyümüzün ruhuna dokunamamıştı. İnsanların işlerine ter akıtıkları dönemlerdi. Çayır ve tarlalar tırpanla biçilirdi. Akşam oldumuydu, arkadaşlarımla toprak damlı evimizin üstüne çıkar babalarımızın yolunu gözlerdik. Babamın, kömür karası pala bıyıkları vardı.. Gün batımına yakın bir vakitte, güneşin doğuşuyla birlikte bir tümseğin sağından solundan fışkırarak hayatı selamlayan karıncalar gibi, tırpancılar sağdan soldan köy yoluna düşerdi. Aynı yönde çayırları olanlar mutlaka bir noktada buluşur, konuşa konuşa gelirlerdi.. Bahse girerdik arkadaşlarla “sağdaki benim babam, soldaki senin baban” diye. Tırpancılar iyice yaklaşasıya kadar dakikalarca tartışırdık. Her çocuğun babasını tanımayla ilgili, başkasıyla paylaşmadığı gizli bir formülü vardı. Benim de vardı; Köyün dibindeki dereyi geçen tırpancıların içinden biri hafif salına salına yürüyorsa bilirdim ki o benim babamdır. Annemin elime tutuşturduğu ibrikle kapının önünde beklerdim babamı. Babam, önce bir tutam otla, ot kokulu tırpanını temizler, sonra da avuçlarına döktüğüm suyla yüzünü yıkardı. Ve tandır başına geçerdik. Gaz lambası ışığında yemeğini yiyen babam, yemekten sonra başının altına bir minder alır bizi etrafına topalardı, o yumuşak sesiyle Kürt klasiklerinden onlarcasını peşpeşe sırlardı. Buna benzeyen milyon tane mutluluk hikâyesi vardır zihnimde.
Mutluyduk işte!
Ahh!
En son babamı gördüğümde, pala bıyıkları iyice incelmiş, siyah kıllarıysa taneyle sayılacak kadar azalmıştı. Israrıma dayanayıp, bir kusur işlemekten korkan bir çocuk gibi hafiften sırtını dönerek, bir iki Kürt klasiği de söyledi ama sesi çatalıydı. Meğer çekincesinin sebebi buymuş. Nefesi yetmeyince yarıda bırkatı. İkimizin de içine dokundu. Gözlerimiz nemlendi ama birbirimizden gizledik, öylece sustuk.
Anam...
Ahhh! Toprak kokulu anam. Nasıl anlatılır bilmem ki! Kuzuların, koyunlara sığınması gibi anamızın merhametine teslim olurduk. Çok iyi bildiğiniz ve tarif etmekte zorlandığınız tadlar vardır ya, ana şefkatı öyle bir şeydir işte. Bir gemi yükü kadar kelime harcasanız da bu duygunun tarifi mümkün olamaz. Ve orası sıcacıktır. Buz gibi bir havadan sobası yanan ve sobanın üstünde güğümü fokurdayan sıcacık bir ortama girdiğinizde mayışıp kalmak neyse, ana şefkatına sığınmak da öyle bir şeydir. Serhat’ın ilik donduran gecelerinde, anamın kucağında, içinde öcü, büyücü gibi korkutucular olmayan masallar dinlerken sabahleyin yatakta uyanmışlığım o kadar çok olmuştur ki...
Ve sonra anam, babam ve topraktan ayrıldım.
Mutsuzluğumun miladı da o tarihe denk gelir. O zaman başladı, feleğin getirdikleriyle amansız bir savaşa girişmek.
Memleketin birçok ilini gezmişliğim var, dünyadan da bir kaç ülke görmüşlüğüm. Biri sorsa “şurası neye benzer” diye, yarım kalmış ve bir iki satırı geçmeyen bir yazı gibi, dört satırlık bir tasvir yapamam. Üstünden haylı zaman geçmesine rağmen çocukluğumun yeşerdiği coğrafyaya uğramışlığım olamadı.. Ama, kayalarını, kayalardaki kartal yuvalarını, suyundan içerken insanın alın damarlarını çatlatan pınarlarını, pınar kenarındaki sarı çiçekleri, çiçeklerin köklerine sığınmış kurbağa yavrularını, kızıla boyalı gelincik taralalarını, tarlalar içinde uçuşan kelebekleri, çocuk vucutlarının kızamıka yakalanması gibi baharın gelmesiyle kardelenin her çeşidine bezenen coğrafyasının resmini harflerle çizebilirim. Çünkü o zaman mutluydum.
Rüzgârın hışmına yakalanmış bir kağıt parçası gibi oradan oraya savrulmanın cefası o kadar ağr ki. Hikâyenin nerde ve nasıl sonuçlanacağını bilememek belki de taşınabilecek en ağır yük.
Dedim ya herşey toprakla aramıza mesafe koymakla başladı. Mutsuzluğumun miladı da o zamana denk gelir...