Mehemê Biroyê Dirêj

Varolma mücadelesi veren Kürt edebiyatı büyük romancısını, Kürt romanının “avant-Garde”ı olan üstadı yitireli bir yıl oldu. Yazarlar eserleriyle, eserlerinde dile getirdikleri özgül değerlerle tarihe geçerler. Eserleri, bizi onların tekil geçmişine götürebilecek yegane klavuzdur. Eserlerinde geçmişlerini yeniden kurarlar desek yanlış olmaz. Burada amacım klasik bır hayat hikayesini yazmak değil; ürettiklerini değerlendirmek hiç değil; zira her iki olguya paralel olarak neleri ne zaman ürettiğini; bu üretimin dayandığı toplumsal arkaplanı ve yazarlık varoluşunu irdelemeye çalışacağım.

İlk sözü kendisine verelim:

"İsmim Mehmed. Soyadım Uzun. Doğum tarihim 01.01.1953. Herkes beni böyle biliyor ama bunların hiçbiri gerçek değil.”

Mehmed Uzun ne yazık ki, dünya edebiyatında sıkça görülen, bir müstear isim de değil...
Doğup büyüdüğü yörelerde herkesin birden fazla hayatı var ve bu hayatların birçoğu gizli. Neredeyse tüm Kürt yazarların ismi takma... Ama Mehmed Uzun, böyle bir isim değil.
Esas ismi yasak olduğu için Mehmed olmuş. Esas soyadı yasak olduğu için Uzun olmuş. Ehlileştirilmesi gereken bir sürünün mensubu olarak görüldüğü için de, birçok Kürdün nüfus cüzdanında olduğu gibi en rahat şekliyle, künyesine 1.1.1953 yazılmış. ... Önadı Mehmed, dedesinin ismi Hemê'den geliyor... Hemê, Memê, doğduğu yörelerde gündelik yaşamda en çok kullanılan isimlerden. Ama bu isim resmi hayatta yasak; bu ismi kimse alamaz, bu isimle nüfus kaydı yaptıramaz, bu isimle hiçbir resmi kuruma başvuramaz... Soyadı Uzun da yine dedesinden geliyor... Biro dedesinin dedesinin ismi. Dirêj de onun lakabı, yani Biroyê Dirêj, yani Uzun Biro. Ama hem Biro 'Türk örf ve adetlerine' uygun değil hem de ‘Dirêj’ Kürtçe olduğu için yasak. Dirêj ise Türkçe yapılarak Uzun haline getiriliyor.

Sözü yeniden ona bırakalım: “Bir hafızanın yok oluşu çoğu zaman böylesine dikkat çekmeyen küçük değişikliklerle gerçekleşiyor işte.”

Ve dedesinin ismi olan Biro, yıllar yıllar sonra ünlü bir yazar olduğunda yazacağı ‘Hawara Dicleyêê adlı kitaptaki kör anlatıcının ismi olarak bir karaktere bürünecektir.

***

Mehemê Biroyê Dirêj, Mehmed Uzun olmadan önceydi; henüz küçük bir çocuk, okula gittiği ilk gün… Kendi deyişiyle, “cennetinden uzaklaşıp cehenneme attığı ilk adım.” O gün okul bahçesinde sıraya girerlerken kendi aralarında Kürtçe konuşuyorlar. Yedeksubay olan öğretmeninden kocaman bir tokat yiyor Meheme. “Türkçe konuş!” diyor öğretmen ama o Türkçe bilmiyordu ki… Yüzünde patlayan bu tokatla ruhunda şimşekler çakacaktı. O şimşeğin ne olduğunu, yıllar sonra röportaj ve makalelerini derleyeceği ‘Bir Dil Yaratmak’ adlı kitabını okuduğumuzda öğreneceğiz.

***

Siverek’teydi evleri. Eğer nakışlı uzun bilur’un (kaval) sahibi dedesini ve yaz aylarının parlak, yıldızlarla dolu ona eski zaman destanlarını söyleyen babasını saymazsak, tanıdığı ilk dengbêj Apê Qado’dur. Ondan sadece klamlar dinlemiyor aynı zamanda edebiyat birikimine temel olacak önemli bir nüveyi de öğreniyor. Kırmızı karın yağdığı, açlık ve felaketin yaşandığı yıllarda aç insanların yemek için kovaladığı bir kedinin damdan dama atlarken ölümcül bir çığlık attığı ve orta boşlukta donduğu hikayeyi… Bir kedi damdan dama atlarken havada donar mı? Donup da boşlukta asılı kalır mı? O hiç okuma yazma bilmeyen Apê Qado, alay edenlere bunun bir hikaye olduğunu ve bir hikayenin herhangi bir kimsenin gerçeğine benzemek zorunda olmadığını söyler. Böylece gerçek ile kurgunun bir anlatıdaki diyalektiğini, hikayeyi hayatın gerçeğinden ayıran sırrın ne olduğunu öğrenecektir Meheme. Apê Qado’ya ve tekmil tüm dengbêjlere olan vefa borcunu ödemek istercesine tanıdığı tüm dengbêjleri, anlatıcıları ‘Dengbêjlerim’ adlı bir kitapta toplacaktı.

***

Bir yandan dengbêjlerin klamları, ninesinin masalları, babasının Erivan radyosundan dinlediği şarkı ve klamlara ek olarak ortaokul yıllarında elinden hiç düşürmediği Texas- Tommiks’ler…Yazabilmek için büyük bir hayat edinmenin yanında beyninde kurguya zemin olacak okuma ve duyma birikimleri de şart. Adana’da Ramazanoğlu Kütüphanesi’nde hademelik yapan Yaşar Kemal’in 20 bin ciltlik hazine arasında kalıp delice okumasını, gece uyutucu, sabah uyandırıcı bir müziğe alıştırılarak 3 yaşında okuma yazmayı öğrenebilen Montaigne’ın, henüz yedi yaşındayken annesinin yönlendirmesiyle Balzac ve Hugo okuyan Romain Gary’nin ilk çocukluk yıllarındaki yetişme biçimini hatırlayanlar, bunun sıradan bir birikime degil ama ileride bir cevherin kapılarını açacak türden birikime yolaçacağını anlamakta zorlanmayacaktır. Yıllar sonra bir deneme kitap yazacak ve adını ‘Nar Çiçekleri’ koyacaktı.

***

Konuştuğu anadiliyle okuma yazmayı yıllar sonra cezaevine girdiğinde öğrenecekti. 12 Mart 1971 cuntası Diyarbakır Askeri Cezaevini Kürt yurtseverleriyle dolduruyor. O cezaevinde Musa Anter gibi bilgeler, Alihan gibi Dengbêjler, nice solcular, yurtseverler aydınlar ve kimsesiz köylüler vardır. Evlerinin nar ağaçlı avlusundaki Dengbêj divanlarını hatırlatan masalımsı sahneler yaşayacak ve “Hapiste Dengbêjleri, tarih anlatıcılarını dinlerken bu dile, Kürt öykülerine aşık oldum” diyecektir.

Rifatê Darê ile Ehmedê Fermanê Kiki’yi ise daha sonra gideceği Şam’da görecektir. Şam’a gitmeden önce 1973 yılında Yükseköğrenim için Ankara’ya gitmesi gerekecek. Orada ne o rahat duracak ne de dilini konuştuğu için tokat atanlar onu rahat bırakacak. Bu kez konuşmak yerine o yasaklı dille yazacak, hatta o dille yayınlanan bir derginin yöneticiliğini yapacak. Gel git tekrar tutuklanıp Mamak Askeri Cezaevine konur.

ê
ile ’yi ise daha sonra gideceği Şam’da görecektir. Şam’a gitmeden önce 1973 yılında Yükseköğrenim için Ankara’ya gitmesi gerekecek. Orada ne o rahat duracak ne de dilini konuştuğu için tokat atanlar onu rahat bırakacak. Bu kez konuşmak yerine o yasaklı dille yazacak, hatta o dille yayınlanan bir derginin yöneticiliğini yapacak. Gel git tekrar tutuklanıp Mamak Askeri Cezaevine konur.

Hapisten sonra gideceği Şam’a dair şöyle diyor:

1977 yılının sıcak bir yaz gecesi, ışıldayan ayın kaybolmasından sonra, zifiri karanlıkta sınırı geçerek, karanlık Welatê Xeribiyê’ye ilk adımımı attım.

***

1980’lerin başında ülkesinden binlerce kilometre uzakta, bir Kuzey ülkesinde roman yazmaya başladığında önünde üç dil duruyor: Türkçe, Kürtçe ve Isveççe. Tercihini, çocukken okulda yediği tokadın anlamını hatırlayarak, ana dilinden yapıyor. Kürtçe’nin hiç konuşulmadığı, hiç duyulmadığı bu Kuzey ülkesinde Kürtçe gibi yasaklı, iğdiş edilmiş, yazılı kaynakları çok sınırlı bir dille roman sanatı yaratmaya başlamak kolay mı? Değil. Elinde sadece Musa Anter'in 1960'larda hapiste hazırladığı incecik bir sözlük ile Mehmet Emin Bozarslan'ın 19. yüzyıldan kalma bir sözlüğün çevirisi var. Kaynağı az, okuyucusu yetersiz bir dilde, zorlu bir işe girişiyor; ne var ki, şanssız da sayılmaz. Bu konuda dil, edebiyat tarihi, roman sanatı, estetik, kurgu vb. bilimsel araştırmalar, incelemeler kadar çocukluğunun anıları ve onların doğal ortamları da imdadına yetişiyor. Zira, yazarlık güncel bir ifadeyle, geri dönüşümü olan bir iştir. Bütün büyük yazarlar eserlerinde çocukluk ve gençlik yıllarının, yetiştikleri çevrenin betimlemesini yaparak onu bir daha üretmiyorlar mı? Yaşar Kemal’in Kimsecik üçlüsü, Dostoyevski’nin Kumarbaz’ı, Romain Gary’nin Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı otobiyografisi, Jorge Semprun’un Büyük Yolculuk’u, Murathan Mungan’ın Üç Aynalı Kırk Oda denemesi… Yazacağı ilk romana ‘Tu’ yani, ‘Sen’ adını verecektir.

***

Meheme, Mehmed Uzun olmak üzereydi… Amcasının kızı Zozan (Dotmam) ile evlenecek. Yüzükler alınmış, akraba ve tanıdıklara heber verilmiş, hazırlıklar yapılmış. Nikahtan üç gün önce bir konferansa yetişmesi gerek. Çok şakacı, çok muzip ama çok da yavaştır. Yavaşlığı insanı öldüren cinsten. Treni kaçırdığı için arabasıyla gidecek. “Zamanı kullanmak konusunda çok rahat olduğu, çok şeyi iç içe düşündüğü için her şeyi son ana bırakırdı” diyor Dotmam Zozan. Tipik bir yazar profili! Saatler sonra hastaneden gelen telefon Meheme’nin kaza yaptığını söylüyor. Nikaha kolu, başı sargılı gidiyor. Düğünsüz evleniyor Meheme. Sonra tek odalı bekar evine yerleşiyorlar Zozan’la. Hemşire Zozan evde ona aylarca hemşirelik yapıyor. “Benden ilham alıp yazğını söylüyordu” diyor Zozan. Yani aşıktı eşine. Belki de bu yüzden, Memduh Selim Bey ile Çerkey kızı Feriha’nın trajik aşk hikayesini anlattığı ikinci romanın adını ‘Siya Evinê - Yitik Bir Aşkın Gölgesinde’ koyacaktır. Nu portrelerin ustası Salvador Dali ile Gala’nın; kadınları kadınca seven Romain Gary ile Jean Seberg; bitmeyen romanın yazarı Robert Musil ile Martha Marcovaldi’nın; doğanın ve halkların yazarı Hemiteli Yaşar Kemal ile Tilda’nın ben-merkezci evliliklerini hatırlayalım. Yetenekli erkeklerin arkasındaki etkileyici ve güçlü kadınlar. Zerya doğunca daha geniş bir eve geçiyorlar. Zozan hastanede çalışıyor, o evde yazıyor; ta ki, ikinci çocukları Alan doğana kadar. Onu hiç adıyla çağırmayan Zozan, “Evliliğimiz boyunca o bana ‘Dotmam’ ben ona ‘Pismam’ derdim” diyor.

***

Suriye'ye gidip Kürtlerle, halktan insanlarla, amatör şair, şarkıcılarla, Dengbêjlerle birlikte oluyor, Kürt dilini keşfediyor, çiçeklerin, ağaçların, kuşların Kürtçe isimlerini öğrenip kaydediyor. Diaspora'da ondan önce yapılmış Kürtçe edebi çalışmaları, dergileri, kitapları tarıyor. Celadet Bedırxan’ın evine gidiyor, hyatta kalmış eşi Rewşen Hanımla günlerce konuşuyor, Hoybun’un kurucularının fotoğraflarına bakıp betimlemeler yapıyor, mezarlarını ziyaret ediyor ve notlar alıyor…Girdiği alan çok bakirdir. Aynı zamanda tehlikeli bir alandır. Yoğun folklorik, neredeyse tamamen sözlü bir halk edebiyatı. Ama tehlikeyi atlatıyor. Sürgünü bir hüzün olarak değil, bir imkan olarak değerlendirip İngilizce, Fransızca ve İsveççe öğreniyor, bu dillerde bol bol roman okuyor. Folklora takılıp kalmıyor. Onu modern romanın tekniğiyle harmanlayıp kendı roman tarzını yaratıyor. Her bir kitabında farklılaşan çok yönlü bir roman tarzı. İğdiş edilmiş dilin zengin cevherine ulaşacak bir damarı buluyor ve o damardan bakir, gizli cevhere iniyor, Kürtçe yazarken. Orada Celadet Bedirxan, Evdale Zeynike, Feqiye Teyran ve nice Dengbej vardır. Dönüşte bir roman yazıyor: Bira Qederê.

***

Tarihi roman yazarligi, güncel siyasetin sıcak olduğu ülkelerde eleştiriye cok maruz kalır. “Güncellikten korktuğu için tarihi roman yazıyor” eleştirisi Mehmed Uzun’a sıkça yapılagelmiştir. 1998 yılında yayınlayacağı bir kitap, bu yöndeki tüm eleştirileri etkisiz kılacaktır. Gerçek hayattaki her trajik olay sanat ve edebiyat için vazgeçilmez malzemedir. Her yazarın her kitabının bir öyküsü vardır. Bu kitabı yazması birkaç yıl geriye, “êşa kezebê” ‘ciğer acısı’ yaşayacağı bir zamana tekabül eder. “Gece yarısı çalan telefonlar, kapılar kötü haber iletir” demişti bir röportajında. 1994 yılının sıcak bir gecesi geç saatlerde İsveç’teki evinin telefonu çalar. Telefondaki ses 19 Temmuz’da, Cudi Dağında kafası gövdesinden kopartılmış, vücudunun neredeyse tamamı iskenceyle paramparça edilmiş bir gerilla cesedinden bahseder. Amcasının oğlu, ‘Pismam’ Yilmaz Uzun’dur bu. “Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık” romanının ve Jir karakterinin arkaplanı budur. Unutmadan: Bu kitapta geçen bir sahne…Kovalanırken damdan dama atlayan ve atlarken büyük bir çığlık atan kadın gerilla sahnesi size bir şeyler çağrıştırmadı mı?

Son sözü dostu, hocası ve mezarında konuşma yapmasını istediği romanın büyük üstadı Yaşar Kemal’e bırakalım: “Mehmed Uzun bir dilin ilk ustasıdır. Gelecek büyük Kürt romanının, roman dilinin temel taşını koydu. Bu onur onundur.”


Yazar: Mehmet Sebatlı
Tarih: 2008-10-10


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=1510