Kürtler ve Ergenekon

Ergenekon soruşturması kapsamında apoletli komutanlara dokunulduğu ilk anda her nedense Stefan Zweig’in “Yıldızın Parladığı Anlar” adlı eseri gözlerimin önünde canlandı. Zweig kitabında fırsatlardan ve o fırsatları büyük bir maharetle değerlendiren tarih yapıcılardan bahsediyor. O tarihi anı kavrayan tarih yapıcıların maharetli elleri olmasaydı, çok büyük bir olasılıkla bugün insanlık tarihi bir başka mecrada akıyor olacaktı. 

Ergenekon davası uluslararası müdahale gören bir dava olarak gündeme oturdu. Yaptığı eylemler ve oluşturduğu örgütlenme yaygınlığı dikkate alındığında “gladyo” tipi örgütlenme değil, Düşük Yoğunluklu Savaşın (LIC) yaşandığı ülkelerde görülen ve kurumsal yapısı bozulan devletlerin gösterdiği reaksiyonlara benzer nitelikler taşımaktadır. 1970-1990 yılları arasında bu türden savaşların hüküm sürdüğü Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde devlet-iktidar yapılanması birer suç örgütüne dönüşmüştü. Mafyalaşan Panama’daki Manuel Noriega Hükümeti bunun en belirgin örneği.

Devlet içindeki icra organlarında sahip olduğu etkinlik ve toplumsal yaygınlık düzeyi itibara alındığında, bu yapılanmanın lokal bir çete örgütlenmesi olmadığı görülecektir. Yaygın toplumsal bir tabana sahip olması ile devlet erkini etkin bir biçimde kullanmış olması nedeniyle Ergenokon’u “gayrı meşru devlet” olarak tanımlamak gerekir. 

Uluslararası Hukuk, kişilikleri suç örgütüne dönüşmüş bu türden gayrı meşru kişiliklere tahammül göstermez. 70 milyonluk bir nüfusu ile Türkiye’nin bütünüyle böyle bir suç örgütüne dönüşmesine de izin vermez. Bu nedenle Ergenekon davası bir yargı müdahalesi olarak görülse bile uluslararası boyutu bulunan bir vakıa niteliğindedir. Genel Kurmay Başkanı Başbuğ’un bu çeteye destek ziyaretinde bulunması da bu gerçeği değiştirmez.

Tarih Kürtlere böylesine bir fırsat sunmuşken Kürtlere düşen de bu tarihi fırsatı değerlendirmektir. Kürt siyasetçilerinin kamuoyunu politik hiçbir değer ifade etmeyen olaylarla oyalanması, ayrı bir sorgulamayı gerektiriyor. Örneğin Cemil Bayık “ Başkanımızın saçını kazıtmak, Kürtlerin katliamıdır”  derken Kürtlere karşı gerçekten de katliam uygulayan gayrı meşru devletin soruşturulması ve etkin girişimlerde bulunulması konusunda tek bir söz bile sarf etmiyor. DTP’nin ürkek ve çekingen girişimleri dışında ne yazık ki diğer Kürt çevrelerinden de şu ana kadar ciddi bir girişime tanık olamadık.

1994 yılında Şam’da Fır’a Filistin denilen zindanda iken koğuşumuzda Şengal Kürtlerinden Apê Bıro isimli Yezidi bir Kürt de kalıyordu. Araplar bu Yezidi Kürdü dayaktan geçirmek için akla hayale gelmedik entrikalar üretiyordu. Bir gün bir Arap Kur’an okurken yüksek sesle bir kaç defa art arda “Euzü billahi” çekince Apê Bıro yerinden fırlayarak Arap’ın üstüne atıldı. Böylece Apê Bro’yu linç etmek için diğer Araplara da gün doğmuş oldu. 16 yaşındaki Afrinli Küçük Mahsum yoldaşımla birlikte içgüdüsel bir refleksle kavgaya atıldık. (Yüzümde halen o kavganın izi var) Ben, Apê Bıro ve Küçük Mahsum en az 20 Arap’a karşı kavga ederken, Kürtlere vatandaşlık kimliği verilsin diye bildiri dağıtan 6 reformist Suriye Kürdü de korkudan fal taşı gibi açılmış gözlerle bizi izliyordu. 

Kavga bitince reformist Kürtlerden biri yakamdan tutarak çekiştirdi “ Şimdi gardiyanlar gelecek. Kürtler Araplara saldırdı diye hepimizi falakadan geçirecekler!” deyince iteleyerek duvara doğru fırlattım. “Kürde kimlik verilsin diye ayağa kalkıyorsunuz ama Kürt öldürülürken yerinizden kıpırdamıyorsunuz. Gardiyanlar gelince ayaklarına kapanın! “ Biz kavgaya katılmadık. Bütün kavgayı bu adam yaptı, deyin. Söz! Ben de bu altı Kürt ayağa bile kalkmadı diyeceğim!” dedim. 

İlerici nüvelerini yitirerek reformistleşen bütün siyasetlerin tutum ve kaderi aynıdır. Bir kimlik parçası veya bir saç teli için kıyamet koparırlar. Ancak gerçek yaşamda varlıklarının esemesi okunmaz! Mücadele yaşamının bize öğrettiği gerçek budur.

Ergenekon soruşturması sürecine karşı çıkan aydınların Ergenekon’dan taraf olduklarını, hafife ve alaya alanların da dünya, Türkiye ve Kürdistan’daki değişim sürecini kavrayamadıklarını düşünüyorum.

Hukuk mesleğimdeki deneyimlerimden biliyorum. Müdahil olunmayan davaların çoğu beraatla sonuçlanır.  Bu anlamda katil güruha karşı açılmış bir davada “müdahil taraf olmayın” demenin hukukta ki karşılığı “Bırakın Ergenekon çeteleri beraat etsin!” sonucuna denk düşmektedir.

Bir Öneri:

Bütün siyasi kaygı ve mülahazalardan uzak, olayın sadece hukuk boyutu ile ilgilenen bir hukuk bürosu oluşturalım. Bu büroda en az üç avukat çalışmış olsun ve Ergenekon davasına müdahil olarak katılmak için girişimlerde bulunsun. Büro; faili meçhulleri, köy yakmalarını, göçertmeleri, adam kaçırma ve kaybetmeleri, haraç ve fidyeleri araştırsın. Elde ettiği bilgi ve belgeleri dosyalar halinde öncelikle mahkemelere ve gerekirse kamuoyuna sunsun. Türk mahkemeleri adil davranmadığında ellerindeki belgelerle Türk devletini Kürtlere karşı soykırım suçu işlediği iddiasıyla uluslararası platformlarda yargılama konusu yapsın.

Öneriye katılım olması durumunda birey olarak her türlü özveriye hazır olduğumu belirtmek istiyorum. Katılım olmaması durumunda ise kardeşlerimi, yeğen ve kuzenlerimi şehir ortasında kurşuna dizmiş, kimisinin de kafasını keserek yol kenarına atmış ve defalarca bana karşı başarısız suikast girişiminde bulunmuş olan Ergenekon güruhundan hesap sormak üzere avukat aracılığı ile davaya müdahil olacağım.

Kürdü ve coğrafyasını yeryüzünden silmeye ant içmiş bu güruhun yargılama sürecine müdahale etmek, Kürtler açısından Stefan Zweig’in “Yıldızın Parladığı Anlar” diye tarif ettiği tarihsel döngüye denk düşen bir olay olduğunu düşünüyorum.


Yazar: Hüseyin Turhallı
Tarih: 2008-09-07


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=1483