Hran’tan yüzyıl önce

Geçen yıl bugün işlek bir caddede güpegündüz vurularak yüzükoyun yere sermişlerdi onu. Katil, onu Ermeni olduğu için vurmuştu. Katilin bir asır önceki ataları, maktulün bir asır önceki atalarından bir buçuk milyonunu yerinden, yurdundan sürerek Suriye çöllerine zorla tehcir ettirmişti. Ve onlar göç yolunda ölürken, katiller içte Ermeni düşmanlığını, dışarıda tüm dünyaya kendi mağduriyetlerini değişmez ulusal siyaset haline getirdiler.

Yüzyıl geriye gidelim...

1908-1918 yılları arasında kesintilerle birlikte iktidarda olan İttihat ve Terakki yönetimi Türk faşizminin çekirdeğini teşkil etmiştir. Her ülke örneğinden bilindiği gibi faşizm, kendisine bir düşman sınıf, devlet veya halk seçerek azdırdığı kitleler nezdinde sempati kazanıp güç haline geliyor. 20.yüzyılın ilk yıllarında temelleri hızla atılan Türki faşizmin öncü kadroları “Üç paşalar” olarak bilinen 1913-1918 yıllarında iktidarda bulunan Enver, Talat ve Cemal Paşalardır. Enver Harbiye Nazırı, Talat Sadrazam, Cemal Paşa ise Birinci Dünya Savaşında Bahriye Nazırı ve İkinci Ordu komutanıydı.

Ermeniler, Balkan Savaşı’nın Osmanlı yenilgisiyle sonuçlanmasının ardından İmparatorluk tebaasına bağlı kalan son gayri Müslim halktı. Istanbul, Sivas, Kayseri, Antakya, Antep, Maraş, Van ve Erzurum gibi vilayetlerde ticaretin neredeyse tamamını ellerinde bulunduruyorlardı. Başta Fransa olmak üzere Amerika, İngiltere ve Avusturya’da okumuş, çok sayıda doktor, eczacı, gazeteci, aydın ve siyasetçinin neredeyse tamamı Ermeni’ydi. Demirci, duvar ustası, kuyumcu, terzi gibi küçük ve orta esnafın önemli bölümü, tarımda makine devri açan modern köylüler yine Ermeniydi. Ve Ermenilerin İstanbul’da yayın yapan gazeteleri, siyaset yapan cemiyetleri ve din birliğini sağlayan kiliseleri vardı. Ülkeye gelen misyonerlerin ilk uğrak adresi Ermenilerdi. Bu nedenle komşuları olan Kürt ve Türklere nazaran Ermeniler çağın gelişmelerinden, Avrupa merkezli “ilerici dünya”da olup biten her şeyden haberdardılar.

Yoksul Türklerden yeni bir ulus...

Turancılık düşüyle iktidarı ellerine geçiren adı geçen üç paşanın çağın gelişmelerinden habersizce Anadolu’da kümes gibi evlerinde yoksulluk ve cehalet içinde yaşayan, sadece tarımla uğraşan halk yığınlarından bir ulus yaratmaları kolay bir iş değildi. Koca imparatorluk Balkanlar, Kafkaslar, Filistin, Mısır ve Suriye cephelerinde girdiği her savaşta sürekli toprak kaybederek küçülürken İttihat ve Terakki liderleri, Avrupa’da varolan güçlere rakip, sanayisi ve ordusu günden güne büyümekte olan Almanya ile yakın temasa geçtiler. Ve böylece insanlık tarihinin iki büyük halk katliamını yapacak olan iktidarların kanlı işbirliği gerçekleşmiş oluyordu. Sınıfsal temelli Alman faşizmi büyüyerek Dünya ölçeğinde dev imparatorluk olma düşleriyle ilerlerken; İttihat ve Terakkiciler Ermeni düşmanlığını körükleyerek kırık dökük imparatorluğu ayakta tutacak ruhu bulmak istiyordu.

Önce düşmanlığı körükleyecek yayınlar, ardından, yasal tedbirler ve en sonunda vilayetlere gönderilen Talat Paşa imzalı temizlik telgrafları...

Ermeni cemaatlerinin kapatılması, siyasi önderlerin bir gözaltı furyasıyla bir anda tutuklanmaları, asker kaçakları bahane edilerek başta Maraş olmak üzere çeşitli yerlerde zaptiye, adliye ve camilere dönük provokasyonlar düzenlenmesi, zaten savaşa girmiş olan İmparatorluğun daha da sertleşmesinin yolunu açtı. İşte yeryüzünün tanık olduğu ilk ve en büyük insanlık dramı olan Ermeni Tehciri’ne Aralık 1914 yılında İstanbul’da ülkeyi yöneten bu çılgın güruh karar vermişti.

Ermeniler sessizdi; korku ve umutla karışık halde dost bildikleri, din kardeşleri olan “Medeni Avrupa’nın böylesi bir felakete engel olup yardımlarına koşacaklarını bekliyordu.

Bugün Kürtlerin AB’den umar bekledikleri gibi...

Yapacak tek bir şey vardı; ona zorlanıyorlardı: Cellada başlarını eğeceklerdi. Ve eğdiler... Çünkü yapayalnızdılar.

Toroslarda, ova ve patikalarda dokunmakta olan bir halıyı andıran aç, hasta, yaralı yüz binlerce insan kafilesi yol kenarındaki çukurlara ölülerini bırakarak yavaşça ilerliyordu. Görevli zaptiyelerin kırbaçlı, süngülü, kılıç ve kurşunlu baskısı yetmezmiş gibi, gece karanlık bastığında haydutlar “din düşmanı”, “pis domuz Ermeni” kafilelerine saldırarak genç kızlarını alıyor, değerli eşyalarını almak için kelle kesiyordu.

Kılıç artığıydı Hrant...

Bir buçuk milyondan sadece yüzlercesi geri dönebildi. Geriye dönenler evlerinin, dükkanlarının, bahçe ve tarlalarının “Türk ulusunu” oluşturan harcın yapı taşlarından kişilerin, eski komşularının eline geçtiğini gördüklerinde bir kez daha yıkılmıştı. Bunlara “kılıç artığı” diyenler, katilin küstahlığı denen şeyi bilerek yapıyordu. Dink’in Sivaslı olan ailesi bu kılıç artıklarından biriydi. Türk faşizmi, karakteri gereği mazlumu canavar olarak takdim etmeyi başarabilen yegane küstahlık örneğidir.

Bir buçuk milyonunu “tehcir” yoluyla tüketen bu canavar, belleklerden asla silinemeyecek olan bir “Ermeni düşmanlığı” geleneğini de genler yoluyla geçen soy özelliği gibi bugünkü kuşaklara kadar taşıtabildi. Ve bu geleneksel kör düşmanlığın yarattığı öfkenin kurbanı oldu Hrant Drink.

Türkiye’yi, Türkiye’de yaşayan tüm insanları katilinden ve onu azmettiren tüm faşist ağabeylerinden de daha çok severdi Hrant. Ama öldürülmekten kurtulamadı. Çünkü o bir “Ermeni”ydi. Bir ulusun adı olan, tırnak içerisine aldığım bu kelime Türk faşizminin ortadan kaldırmak istediği birini belirlemede kullandığı başat kelimedir. Simdi bu kelime Kürt siyasileri için kullanılıyor!

Dünya mı? Başta müttefik Almanlar olmak üzere, Ermenilerin bütün din kardeşi ülkeler sessiz kaldı. Savaş sonrası Almanya’da iktidarı ele geçiren Naziler yaklaşık 20 yıl sonra İttihatçılardan öğrendiklerini daha da katmerli halde Yahudilere karşı uygulayacaktı.

Yüzyıl sonra...

Aradan geçen onca “demokratikleşme” hamlesine, insan haklarının sahip olduğu meşruiyete ve insanlığın ulaştığı medeni düzeye rağmen Türkiye’de Suni Türk’ün dışındaki halklara hoşgörüde en ufak bir değişiklik olmamıştır. Aktörler değişiyor, kurbanlar değişiyor ancak halklara olan tahammülsüzlük yüzyıl öncesinde olduğu gibi duruyor.

Bugün hedefte Kürtler var...

Ülkeyi Büyükanıt, Erdoğan ve Gül yönetiyor. Bakmayın laiklik etrafındaki nüans ayrışmalarına; Ermeni katliamı ve Kürt sorunu söz konusu olduğunda üçü de hemfikirdir.

Devlet, elini kolaylaştırmak için, bu iki halkın çektiği acıları dillendirenleri “Türklüğü aşağılamak” gibi şoven bir ruh haliyle cezalandırmak amacıyla 01.06.2005 tarihinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun meşhur 301. maddesini yürürlüğe sokmuştur.

Kürtlerin bugün Melis’te partileri, İstanbul’da gazeteleri ve çok sayıda kurumları var. Kürtlere dışkı yediren, köylerini yakan, dört siyasi partisini, sayısız gazetesini kapatan hakimleri, başbakanları, 30 bin Kürdün ölümünde rolü olan generallerini geçelim....

Kürtlerin birinci sınıf vatandaş olduklarını her fırsatta yineleyen devlet ezberini bozacak,

sadece son bir ayda cereyan eden birkaç olay:

Afyon’da üniversite öğrencisi iki Kürt genci okuldan alınarak bir eve götürülüyor ve orada sivil faşistler tarafından saatlerce her türlü işkenceye maruz kalıyor; Türk mahkemeleri suçluları serbest bırakıyor.

DTP binalarına silahla ateş, tehdit eden bütün saldırganlar serbest bırakılmıştır.

Kürtlerin sahip olduğu bir kitapevine ikisi asker, birisi Kürt haini olan üç devlet görevlisi bomba atarken halk tarafından suçüstü yakalanıp “adalet”e teslim ediliyor. “Adil Türk yargısı” bu provokatörleri serbest bırakırken, haklarında iddianame yazan kendi savcısını da ömür boyu devlet memurluğundan men ederek cezalandırıyor.

İstanbul’da evinin önündeki bankta oturan bir Kürt genci polis tekmesiyle öldürülürken, katil polis adli soruşturmaya alınmaksızın kendi güvenliği için ortadan kaybediliyor.

Hızlı araba sürdüğü için polis otomobili süren genci kafasından vurarak öldürüyor; vurulan genç bir Kürt. Ve zanlı polis ilk mahkemede hakim tarafından tahliye ediliyor.

Kürtlerin haklarını savunmak amacıyla seçimle Ankara’ya giden vekilleri gece gündüz yapılan tek merkezli iftira yayınlarla siyaseten linç ediliyor.

Kürtler ve Kürtlerin siyasi temsilcileri ve onların istemleri bugün Türk faşizminin harcı olmuştur.

Ermenilere yapılan şey Kürtlere de yapılabilir mi? Eğer dağlarda Kürt gerillası olmasaydı 1994 yılında yüzyılın en büyük Kürt katliamı yine ustaca makyajlı halde yapılmış olacaktı.

Yetmiyor mu? Televizyon ve gazete haberlerinde Kürtlerin ve Ermenilerin nasıl da birer öcü gibi gösterildiklerine bakmak yeterli. Hiç, Kürtleri onure eden, haklarını savunan bir haber veya yorum görüyor musunuz? Düşmanlığı sadece devlet ve medyayla sınırlı düşünmek yanılgıdır. Maalesef “sokaktaki Türk yurttaşı” Ermeni soykırımı ve Kürt inkarı hakkında tamamen devletiyle paralel düşünmektedir. En basitinden “sokaktaki yurttaş”in İnternet gazetelerindeki okuyucu yorumlarında Kürt siyasilerinden nefretini gösteren “Ermeni dölü” vb tabirlerine bakmanız yeter.

Türk mahkemelerinin, 18 yaşındaki bir çocuğa cinayet işlettiren rütbeli ağabeyleri bulup cezalandıracağını umut edenler var mı hala? Öldürülen Ermeni ve Kürt olduğunda, öldüren ise “Vatanperver” olduğunda, gerisi teferruattır.


Yazar: Mehmet Sebatlı
Tarih: 2008-08-11


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=1450