Başlığı bilerek Almanca seçtim. Üst üste sıralansa uyaklı bir tümce olur. Türkçe’si ne bunun kadar uyaklı, ne de dikkat çekici. Tesadüf ve Kaza denseydi; bu iki kelimenin bu dilde en çok kullanıldığı alan olan trafik akla gelecekti.
Yazıya başlık yaptığım kavramları okuyarak değil de, izleyerek anlamak isteyenlere Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun “21 Gram” adlı filmini tavsiye ederim. Sahneleri, zamanın bilinen doğru akımına göre ilerlemeyen, yönetmeni tarafından karıştırılmış olan filmde Sean Penn, Che Guevara’ya benzediği için ismini aklımda tutmayı becerdiğim Benicio Del Toro ve Naomi Watts oynuyorlar. Tesadüf, kaza, ölüm, hayata dönüş, aşk, ayrılık, gene kaza, gene ölüm ve bir kadının, sevdiği iki erkeği öldüren (her iki ölüm olayı da kaza sonucudur) adama sevgi duymaya başlaması... Olmaz demeyin; bana inanmıyorsanız en son sahnede Naomi Watts’ın, katil Del Toro’ya hastanenin bekleme odasında nasıl da sevmeye gebe bir kadının gözleriyle baktığına dikkat edin. Tesadüf kazayı, kaza ise başka bir tesadüfü doğurur.
Hepimizin günlük hayatında tesadüfler kadar kazalar de vuku bulur. Hiç kimseyi ikisinden yalıtılmış düşünemeyiz. Ne tesadüflerle karşılaşmaktan, ne de kazalara uğramaktan veya sebebiyet vermekten kedimizi alıkoyabiliriz. İkisinin hayatımızdaki varlığı üçüncü bir konu olan Zorunluluk’u hatırlatır bize. Politzer okuyanlar eminim dudak bükerek doğada, toplumda ve insan hayatında her şeyin bir Zorunluluk yasasına göre cereyan ettiğini, tesadüf ve kazaların ise idealistçe tanımlar olduğunu söylemek isteyeceklerdir. Gerçi İslam düşüncesinde de doğadaki hiçbir şeyin tesadüf eseri olmadığına inanılır.
Konumuz kavramları yeniden tanımlamak olmadığı için bunu geçiyoruz. Kılavuzumuz edebiyatın engin, zengin ve esnek hazinesidir.
Yolda giderken, bir cafede oturup çevreyi izlerken, bir düğün veya miting alanında biriyle göz göze gelmemiz, en kestirme tanımla Tesadüftür, yani Zufall. İdeallerimiz uyuşabilir, birbirimizi sevmeye başlayabilir, sevgili veya es olabiliriz. Ancak ikimizden birisinin bu ilişkide tökezleyip karar değiştirmesi, ayrılmak istemesi, kazadır. Bunda ister üçüncü bir şahsın tesadüfi varlığı etkili olsun, sonuç yine kazadır, yani Unfall.
Yaya geçidinden geçerken ansızın kırmızı ışıkta hızını alamayan bir arabayla karşı karşıya gelmemiz, tesadüf, arabanın bize veya başka bir arabaya çarpması kazadır.
Bunu derken, “kazanın gerçekleşebilmesi için ilkin tesadüfün olabilmesi gerekir” sonucu çıkarılmamalı. Zira Türkiye’deki trafik kazalarının önemli kısmi yolların bozuk ve dar olmasından, sürücülerin kuralsız davranışlarından kaynaklanıyor.
Tüm aşklar tesadüfle (umutla) başlar, kazayla (acıyla) noktalanır. Kimi aşklar ise, tersine kazayla başlar. Hollywood’da işlene işlene suyu çıkan sahnelerde olduğu gibi, kadının kucağında dosya veya alışveriş poşetleri vardır, tesadüfen yoldan geçen bir adam çarpar ve her şey yere dökülür. Richard Gere ve Diane Lane’in birlikte oynadığı “Sadakat” adlı filmde Oliver Martinez’in D.Lane ile rüzgarlı bir havada çarpışma sahnesi abartılı şekilde çok uzatılmış. Ancak... Aldatıldığını anlayan adamın harekete geçmesi uzun sürmüyor. Hikayenin sonunda öyle bir acı gerilim var ki, oturup izlediğiniz yerde rahat edemezsiniz...
Aşk, nasıl baslarsa başlasın, sonu hazin biten bir duygu fırtınasıdır.
Umut ve acı; yani tesadüf ile kaza, aşkın hem doğuranları, hem celladıdırlar. Gençlik yıllarımızın başucu kitabı olan Felsefenin Temel İlkeleri’nin yazarı G.Politzer’in Diyalektik formülüyle açıklayacak olursak: Aşk, bu iki duygunun, umut ile acının sürekli birlikteliği ve çatışmasıyla vardır.
Sakar insanlar dikkatsiz oldukları için sürekli hata, yani kaza yaparlar. Bir işi başarmaları tesadüf eseridir. Tutarlı bir insanin bizi şaşırtacak bir davranışı, tesadüf değil, kaza da değil, başka bir şeydir. Yani zorunluluk, başka bir deyişle bilinçli, planlı eylem.
Güzellik kraliçesi Marilyn Monroe ile zekanın dahisi Albert Einstein’in 1954 yılında New York’taki bir otel odasında karşılaşmaları tesadüf; Monroe’nin (kimilerince espri dahi olsa) Einstein’e, “Benim gibi bir güzel ile sizin gibi zeki bir adamdan doğacak çocuk nasıl olur, tahmin edebilir misiniz?” diye sorması hem trajik hem komik bir kazadır. Einstein gibi bir dehanın ne diyebileceğini siz tahmin edin.
Hükümet Sözcüsü Cemil Çicek’in Kürt sorununda şimdiye kadar ne bir tesadüfi söz söylediğine, ne de bir kaza yaptığına şahit olmadım. Bana göre devletin Hükümet içinde en tavizsiz (siz tutucu olarak okuyun) adamıdır.
Yıllarca süren karşılıklı gerginlikten sonra bu aralar TC ile göz kırpışan Mesut Barzani’nin DTP’ye randevu vermemesi bilinçli bir tavırken; bir KDP yetkilisinin, olayı randevuların yoğunluğuna bağlayarak “tesadüf” biçiminde açıklamaya çalışması ise diplomatik nezakettir; yani planlı davranıştır.
Kimi olgu ve olayları tanımlayabilmek ise neredeyse imkansız.
Genelkurmay Başkanlığı’na kökü Misak-i Milli sınırlarının dışından gelen birinin getirilmesi bence tesadüf değil, kaza da değildir. Sadece hafızlarımızda iz bırakan üç isim: Doğan Güreş, Çerkez kökenli; M.Yaşar Büyükanıt Sebatayist kökenli, onun halefi İlker Başbuğ Makedon kökenli. Cumhurbaşkanı Arap; Başbakan ise Gürcü’dür. Hürriyet’in kurucusu S.Simavi Sebatay Yahudi’si, şimdiki Genel Yayın Yönetmeni E. Özkök ise Bulgar göçmeni. E. Çölaşanı’nın şeceresi Arnavutluk’a uzanıyor. Hiçbiri öz Türk olmadığı halde hepsinin Türkçülük bayrağını taşıması tesadüf müdür, bilemem.
Bunca bilgiden sonra bir soru: Bilenler lütfen beni aydınlatsın. İçimizde Kemalizmle en barışık olan, her açıklamasında bize bunu sevdirmeye çalışan kişi o olduğu halde, Türk mahkemelerinin en çok Aysel Hanım (Tuğluk) hakkında Meclise fezleke göndermesi, acaba:
Tesadüf mü?
Kaza mı?
Zorunluluk mu?
Planlı mı?
(*) Zufall und Unfall: Tesadüf ve Kaza
Yazar: Mehmet Sebatlı
Tarih: 2008-08-11