Ergenekona birlikte karşı koyabiliriz

Artık Ergenekon davasının iddianamesi açıklandı. Hepimiz okuduk.

Belki de son yılların en çok okunan o nedenle de ”tuhaf şeyler rekorları” kitabına girmesi gereken bir hukuk metniyle karşı karşıyayız. İlk Osmanlı “nesir” metinlerindekine benzeyen uçsuz bucaksız cümlelerle tarihimizin bir döneminin ancak çok sınırlı bir yanını ele alan bu metnin popüler olması, bizi şaşırtmamalı... Artık toplum askeri vesayet rejimini ve Kürt sorununda çözümsüzlüğü bize zorla dayatan cinayet şebekelerine, işte bu “meraklı okuma” yöntemiyle ilginç yanıt veriyor.

Elbette, biz “eskiler” verilecek yanıtın yalnızca “meraklı okuma” rekorlarıyla verilmesini istemezdik. Biz, politik rüyalarımızda, bütün kötülükleri istila eden ve çekildiğinde geriye temiz bir toplum bırakan bir demokrasi “tsunamisi” görmüşüzdür.

Şimdi ise, eğer Taraf Gazetesinin ve öteki demokratik yayınların, bu arada yıllardır ardı arkası gelmeden bu konuları gündeme getiren Kürt özgür basınının tetikleyici etkilerini bir yana (önemsiz olduğu için değil, ama bu konuda belirleyici olmadığı için) bırakırsak- şu sıralar 100. yılını kutladığımız ilk “tepeden reform” hareketi gibi, Mehmet Altan’ın ifadesiyle “devletin devleti tasfiye ettiği”, yine “tepeden bir temizlik” hareketiyle karşı karşıyayız...

Cümle uzun oldu. Biliyorum. İddianamenin üstümüzde bıraktığı etkiye bağlıyorum.

Eğer iddianamenin, benim üzerimde böyle, başkalarının üzerinde şöyle bıraktığı etkilerin dışına çıkar, kısaca “etki altında kalmadan” gelişmelere objektif bakmaya çalışırsak, durum nedir?

Kabul etmeliyiz ki, Ergenekon operasyonu başladığı günden bu yana, bir kısım solun ve bu arada Kürt özgürlük hareketinin takındığı tutumla ilgili çok ilginç tartışmalar yaşadık. Şimdi iddianame yayınlandığına göre, bu tartışmanın bir blançosunu çıkartmanın ve tartışan taraflar olarak Ergenekonculuğa karşı mücadeleyi yeni bir temelde yürütmenin zamanı gelmiştir.

Taraf Gazetesinde Sayın Murat Belge’nin bir kısım sosyalistler hakkında yazdığı yazılar bu tartışmaya yeterince ışık tutuyor. Özetle, “Birbirlerini yesinler” şeklindeki reaksiyonel tutumun tarihsel kökleri hakkında Sayın Murat Belge’nin tezlerine fazla eklenecek bir şey yok. Komünist hareket bu sekter yaklaşımı bir çok defa eleştirmiştir.

Şimdi ele almamız gereken soru şu: Acaba, Kemalistlerin ve “tarafsızlık” yanlısı unsurların Ergenekon soruşturmasını engelleme çabalarına karşı “savunmaya” mı geçelim? Yani iddianamede dile getirilen “gerçeklerin” önemi hakkında konuşmakla mı sınırlı kalalım?

Yoksa “ofansiv” bir tutum mu alalım? Yani, bu iddianamenin “tehlikeli” bir yetersizlik içinde olduğunu belirterek, Ergenekon soruşturmasını “gittiği yere kadar gitsin” diye mi zorlayalım?

İddianamenin yayınlanmasından sonra temel tartışma artık budur.

Ben ikinci “taktik yönelim”den yanayım. Türkiye tarihinin bu en önemli gelişmesinde savunmaya geçmek, yenilmek demektir. Ahmet Altan’ın teşhisi doğrudur: Ergenekon meselesi demokrasi meselesidir. Ve Türkiye’ye demokrasinin, Türk tarihinde yaşanmayan büyük halk inisiyatifi olmaksızın, salt tepeden ve dış faktörlerin etkisi altında yapılan reformlarla yerleşmediği yüzelli yıllık tarihin kanıtladığı bir olgudur. Bu doğruysa, şu anda demokrasinin eşiğine geldiğimizi görmeli ve burada tipik Osmanlı aydınının ”azla yetinen”, daha fazlasının rüyasını göremeyen filisten ve korkak tavrından kurtulmalıyız. Çünkü bu aydın her zaman ”sırtı yerde güreşmiştir.”

Yayınlanan iddianame, iki bakımdan sert eleştirileri hak etmiştir.

Birincisi, yargı önüne çıkarılanlar, ”mütekait suçlulardır.” Bunların hala suç işliyor halde olmaları, emekliye ayrılan kimi subayların, örneğin ”Apartman yöneticiliği” yapıyor olmalarından farklı sayılmasa gerektir. Kimisi ”nü resim hobisi”ne sahip oluyor, kimisi de ”darbe hobisini” sürdürüyor. Ergenekon davasının suçlu sandalyesine yalnız emeklilerin değil, muvazzafların oturtulması konusunda ısrarlı olmak gerekir.

İkincisi, nasıl ki, asıl, eylemli, muvazzaf ve büyük kuvvetlere hükmedenler dava kapsamı dışındaysa, bu iddianameye göre, Ergenekoncuların ”muvazzaf”ken işledikleri asıl suçlar da kapsam dışında kalmıştır. Asıl suçun, yirmi beş yıldır Kürt sorununu askeri yöntemlerle ”çözmek” isteyenlerin işledikleri suçlar olduğu açıktır.

Bunun için Musa Anter, Vedat Aydın, Medet Serhat, Yusuf Ekinci, Mehmet Sincan ve binlerce Kürt yurtseveri öldürüldü, sayısız Kürt yerleşim yeri yakıldı. Musa Anter olayında yaralı kurtulan Orhan Miroğlu olayı şöle yazdi: ”Ya Musa Anter cinayeti? Bu cinayetin nasıl planlandığından haberi olmayanlar, sizin programınızda kaşla göz arasında bu cinayetin hakikatini karartmak için Y.Küçük’ün yaptığı iftiraya doğal olarak bir anlam vermeyebilirler. Kimileri sorgulamadan, bu iftiraya inanabilir de.Oysa Musa Anter suikastı faili belli olmayan, kimin nasıl bir rol oynadığı bilinmeyen bir cinayet değil artık.”

 

Zamanın Başbakan Çiller’in 1993 yılı kasımında yaptığı açıklamada söyle diyordu: “Biz örgüte yardım eden Kürt işadamlarının listesini biliyoruz, gereken yapılacak” Bu açıklamanın ardından Savaş Buldan, Behçet Cantürk, Medet Serhat, Yusuf Ekinci öldürüldüler. O sırada Veli Küçük Kocaeli Jandarma Bölge Komutanı’ydı ve şu anda gözaltında bulunan Osman Gürbüz o karanlık sayfaların yürütücülerindendir.

 

İddianamede bu suçlardan söz edilmediğine göre, takınmamız gereken tutum, ”Kürt toplumuna karşı suçların hesabı verilmelidir” tutumu olmalıdır.

Neden?

Bunu bir örnekle anlatmak istiyorum: 1918 yılında şöyle bir gelişme yaşansaydı: Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa yakayı ele verseydi. Yargılansaydı. Diyelim ki, Galiçya’da, Yemen’de ya da Süveyş’te işlenen savaş suçlarından dolayı idam edilseydi. Ancak bu yargılamada Ermeni katliamı hakkında tek söz edilmeseydi. Ne olurdu?

Şu olurdu: Bugün Osmanlının bu suçuna karşı mücadele eden Murat Belge gibi aydınlarımıza, devlet, ”daha ne istiyorsun, Ermenileri katledenler idam edildi, yetmiyor mu?” demez miydi?

Yazımı şöyle bitirmek istiyorum: Önemli olan suçlunun aldığı, alacağı ”ceza” değildir. Önemli olan, suçlunun hangi suçtan cezalandırıldığıdır. Toplum vicdanı ”intikam”la yatışmaz. Toplum vicdanı, ”suçlunun değil, işlenen suçun mahkum edilmesiyle” ve aynı suçun bir daha işlenmeyeceğine olan inancın kökleşmesiyle teskin olabilir.

O halde, artık Ergenekon davasını şimdiki haliyle ”savunmak” yerine, onu Kürt halkına karşı işlenen suçların hesabını soracağımız bir düzeye yükseltmek için birlikte çalışalım.

Benim önerim bu...


Yazar: Ömer Ağın
Tarih: 2008-08-06


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=1443