(Hukuk ve Kürdün yaşam gerçeği boyutuyla......)
Dün Y. Özgür Politika gazetesinde Murat Alpavut imzasıyla “Evladını Redet Kurtul” başlığı altında bir yazı yayınlandı. Kurdistan-post sitesi de bu haberi ana sayfasında verdi.
Haberin veriliş tarzında negatif propaganda dili hakimdi. Negatif propaganda dilinin hakim olduğu haberler, varsayılanın aksine ilgililer üzerinde önem arz eden bir etki bırakmaz. Bu kaygıdan hareketle kısa da olsa bu yazıyı kaleme alma gereğini duyduk. Kürtlere ilişkin ciddi bir sorunu gündeme taşıyan bu haberin es geçilmemesi gereken bir olay-haber olduğunu düşünüyorum.
Önce İki Örnek
1991 baharında Güney Kürdistan’da yaşanan göç nedeniyle yardım komitesi içinde bir birey olarak Şırnak Işıkveren bölgesine gitmiştim. Bir kayının üzerine oturmuş olayları kayıtsızca izleyen mahzun bakışlı 15-16 yaşlarındaki bir genç dikkatimi çekti. Yanına gittim. Dağıtılan yardım malzemelerine karşı neden kayıtsız olduğunu, ailesinin olup olmadığını sordum.
Bana baktı. Başını önüne eğdi. Gözlerinden yaşlar boşandı. “ Ben Duhok’luyum. Benden dört yaş büyük ağabeyim peşmerge idi. Bir yıl önce Saddam’ın askerleri evimizi bastıklarında ben evde yoktum. Ağabeyim Peşmerge olduğu için askerler annemi, babamı ve iki kardeşimi kurşuna dizip öldürüyorlar. Bu katliamda kullandıkları mermilerin bedeli olarak ev eşyalarımızı da talan edip götürdüler.. Şimdi hiç kimsem yok. Yerim yurdum da. Yaşasam ne yaşamasam ne.........?
17 Mart 1999 tarihinde Bingöl valisine suikast düzenlendiğini televizyon haberlerinden duydum. Televizyondan duyduğum bu olayın faili olarak 19 Mayıs 1999 tarihinde hakkımda dava açıldı. Tutuklama kararı verildi. İnterpole bildirildi. Bu bildirim nedeniyle Almanya’da yakalandım. 5 ay tutuklu kaldım. İade talebiyle Türkiye’nin gönderdiği belgelerin sahteliği anlaşılınca da serbest bırakıldım.
Bununla yetinmeyen devlet, o olayda ölen ve yararlananların zararlarını tazmin etmek için aileme dava açtı. Ancak bunun için benim ölmüş olmam gerekiyordu ki veraset intikal belgesi alınabilsin! Bu tutmadı......!
Ne gariptir ki 1991 yılının 21 Haziranında bir çatışmada yaşamını yitirdiğine ilişkin nüfus kaydından düşürülen bir kardeşim hakkında da aynı olaydan dolayı dava açılmıştı. 8-9 yıl önce ölmüş birini şimdiki bir olaydan sorumlu tutmak mümkün değildi. Bunun üzerine 21 Haziran 1991 tarihindeki cenaze teslim tutanağında imzası bulunan yakınım yakalanarak tutuklandı. Bir celsede kendisine 4 yıl 6 ay ağır hapis cezası verildi. Yaşamakta olan birinden veraset intikal etmediğinden o tazminat davası da düştü.
Başka aileler hakkında da bu türden davaların açıldığını duydum. Ancak işin dünkü haber boyutuna varması yeni bir süreci ifade ediyor.
Olayın Hukuki Boyutu
Miras bırakanın mirasından hak sahibi olanlar aynı zamanda borçlarından da sorumludurlar. Ölen kişinin mal varlığı kadar borçları da olabilir. Ölenin malvarlığından pay alan borçlarından da payını alır.
Örneğin İstanbul’dan Diyarbakır’a yolcu taşıyan bir otobüse binmeden önce bilet aldığımda basit bir taşıma sözleşmesini yapmış oluyorum. Beni sağ selamet Diyarbakır’a götürmekle yükümlü olan şoför yolda kaza yapıyor. Ben de ölüyorum şoför de. Haksız bir fiille ölümüme sebebiyet veren şoförün çocukları mirasçılarıma tazminat ödemekle yükümlüdürler. Bu tazminattan kurtulabilmelerinin tek yolu da mirası rettir! “Gidin hurda arabayı alın. O sizin” diyebilirler.
Mirası Red Yada Sorumluluktan Kurtulma
Mirasçılar miras bırakanın ölümünü öğrendikleri tarihten itibaren üç ay içinde Sulh Hukuk hakimliğine giderek hakimlikten mirası ret ettiklerine dair bir tutanak düzenlemesini isteyebilirler. Sulh Hakimliğince düzenlenen bu belge tazmini sorumluluktan kurtulmak için yeterlidir.
Ancak miras bırakanın ölümünden sonra borçtan haberi olmayan mirasçılar bu süreyi kaçırmış olabilirler. Bunun için de yine mahkemeye baş vurarak miras bırakanın borca batık olduğunun tespitini hükmen karara bağlanmasını isteyebilirler. Bu durumda da sorumluluk kalkar.
Dolayısıyla haberde anlatılan asıl şey “evladını ret et kurtul davası değil, mirası ret et kurtul davası” olmaktadır.
1930’lu yıllarda çıkarılan “Kaçak ve Gayrı Müslim Mütegaiplerin Malvarlıklarının Hazineye Devrine İlişkin Yasa” da benzer hükümler içeriyordu. Ancak bu yasa anayasaya aykırılıktan dolayı yürürlükten kaldırılmıştır. Bu gün için de bu türden davaların ve kanun hükmünün anayasaya aykırı olduğu iddia edilebilir.
Bütün diktatör rejimler aynı damardan beslenirler. Rejim sahibinin Saddam veya Mustafa Kemal olması sonucu değiştirmiyor. Öldürmek ve talan etmek bunların ortak işlevleridir. Bu türden sorunlarla muhatap olan insanlarımızın vakit geçirmeksizin bir avukata başvurmaları gerekmektedir. Aksi halde evden çıkan cenazenin arkasından haciz memurları girer.....!
Yazar: Hüseyin Turhallı
Tarih: 2008-05-28