Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kürtlere Ne veriyor?

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan,Türkiye’nin aktüel sorunlarıyla ilgili olarak bir yazı yayımladı. 1 Mart 2008 tarihli Radikal Gazetesi’nde yayımlanan yazı, “İnsanlık Nereye Gidiyor? Biz Neredeyiz?” başlığını taşıyor.

Prof. Türkan Saylan, yazısında, hüküm süren adaletsizliklere değinmektedir. Örneğin Avustralya yerlilerine yıllarca yapılan köklerini silme vahşetinden sonra, 21. yüzyılda, özür dileme ikiyüzlülüğünden söz etmektedir. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonunda, Japonya’da Hiroşima’ya atom bombası atmasına, Kore ve Vietnam savaşlarına vurgu yapmaktadır. Körfez Savaşı’na, silah ticaretine, ABD’nin bu süreçlerdeki rolüne dikkat çekmektedir. Bağdat’da, Ebu Garip Cezaevi’nde yaşanan işkence olaylarını da dile getirmektedir..

Profesör Türkan Saylan, “İnsanlık Nereye Gidiyor? Biz Neredeyiz?” başlıklı yazısında, daha sonra, Türkiye’nin temel toplumsal ve siyasal sorunlarına dikkat çekmektedir. Hükümetin yeni anayasa taslağını, ülkesinin insanlarıyla tartışmadan, ABD’ye brifinge gittiğini belirtmektedir. Dinciliğin ve aşırı milliyetçiliğin el ele verdiğini belirtmekte, Varlık Vergisi’ni, 6-7 Eylül olaylarını, Malatya, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas olaylarını, Hıristiyan din adamlarının öldürülmesini hatırlatmaktadır. Kentsel dönüşüm projelerinin rantsal dönüşüm olduğunu belirtmektedir. Bütün bu olaylarda, haksızlıklar karşısında insanların susmamalarını, bunlara karşı durmalarını istemektedir.

Profesör Türkan Saylan, yazısında, gerek uluslar arası planda, gerek Türkiye’de, pek çok soruna dokunmaktadır. Bu sorunlara sağlıklı çözümler getirmemenin Türkiye’yi gerilettiğini, ilerlemesine engel olduğunu belirtmektedir. Fakat, Türkiye’nin , Türk siyasal hayatının temel sorunu olan Kürt sorununa hiç değinmemektedir. Halbuki, Kürt sorunu bugün, devletin ve hükümetin önündeki en önemli sorunudur. Sorunun çözümsüzlüğe bırakılması, sadece, askeri yöntemlerle bastırılmaya çalışılması, Türk siyasal hayatını birinci planda etkilemektedir. Siyasal, toplumsal, kültürel konularda büzülmeler, çarpıklıklar, çifte standartlar vs. meydana gelmektedir. Kürt sorunu iç politikada çok önemli bir unsur olduğu gibi, dış politikada da çok önemli bir unsurdur. Türk dış politikasını belirleyen, yönlendiren temel unsur da Kürt sorunu olmaktadır. Türkiye, dostlarını, düşmanlarını hep Kürt sorununa göre belirlemektedir.

Türkiye’de demokratikleşme önemli bir konudur. Avrupa Birliği’ne katılma, demokratikleşmeyi gerçekleştirme, hükümetlerin önemli bir amacı olmaktadır. Örneğin bugünkü Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti, zaman zaman bu amacını dile getirmektedir. Demokratikleşmeyse, devletin anti-demokratik Kürt politikası dolayısıyla, yaşama geçememektedir. Bundan dolayı Avrupa Birliği’ne katılma konusunda ciddi bir ilerleme sağlanamamaktadır. Kürt/Kürdistan sorunundaysa, devletin temel politikası asimilasyondur. İttihat ve Terakki’den beri, asimilasyonu gerçekleştirmek için her türlü yöntem uygulanmaktadır. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, yani İttihat ve Terakki ile başlayan asimilasyon uygulamaları, Cumhuriyetle birlikte, daha sistematik ve daha kararlı bir şekilde yaşama geçirilmiştir. Kürtlerin Türklüğe, Alevilerin Müslümanlığa asimile edilmeleri temel bir devlet politikasıdır.Türklüğe asimile olmayan bir Türk’ün, şu veya bu şekilde imha edilmesi yine temel bir devlet politikasıdır.

Okul, asimilasyon yöntemlerinin başında gelmektedir. Kürtçe’nin yasaklandığı, Türkçe’nin temel öğrenim ve eğitim dili olduğu okul, asimilasyonun çok önemli bir aracıdır. Radyo, televizyon, gazeteler, sinema gibi kitle haberleşme araçları yine, asimilasyonu gerçekleştirmek için kullanılıyor. Aile, din, siyasal partiler, sendikalar, sivil toplum örgütlerinin önemli bir kısmı, Kürtlerin Türklüğe asimile edilmelerinin sağlanması için yoğun bir çaba sarf ediyor.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, devletin anti-demokratik, ırkçı, inkarcı Kürt politikasını yoğun bir şekilde destekleyen derneklerden biridir. Çağdaş Yaşama Destekleme Derneği, bu derneğin genel başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, Kürt çocuklarının Türklüğe asimile edilmeleri için, çok yoğun bir çaba içindedir. Son yıllarda küçük Kürt kız çocuklarına yönelme, önce kadını asimile etme çok önemli bir çaba olmaktadır. Çünkü çocuklar, aile ortamında kendi dillerini, anadillerini, anadan öğrenmektedir. Onun için önce ananın, daha doğrusu müstakbel anaların asimilasyonu çok önemli olmaktadır. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği bu bakımdan Kürt kız çocuklarına yönelmektedir

Profesör Türkan Saylan, 22 Ekim 2002 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde, “Türkiye’nin Kanı-Canı YİBO’larda” başlıklı bir yazı yayımladı. Bu yazıda, Kürt çocuklarının daha etkili, daha sistematik olarak asimile edilmesi için Yatılı İlköğretim Bölge Okulları’na gerekli önemin verilmesi isteniyor. Kürt çocuklarının asimile edilmesinin, Türkleştirilmelerinin “Türkiye’nin kanı-canı” gibi çok önemli olduğunu vurguluyor. Profesör Saylan, yazılarında, Kürt adını şüphesiz hiç kullanmıyor, Kürt adını kullanmamak için büyük bir özen gösteriyor. Profesör Saylan, 6 Eylül 2006 tarihli Radikal Gazetesi’nde yayımladığı “Türkiye’nin Kanı-Canı YİBO’larda 2” başlıklı yazısında, Yatılı İlköğretim Bölge Okulları’na çok büyük bir önem vermek gerektiğini, bunun vazgeçilmez bir devlet politikası olması gerektiğini yine vurguluyor.

Profesör Saylan’ın, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı olduğunu belirtmiştim. Bu, Kürtlere karşı sistematik bir şekilde uygulanan asimilasyonun, “çağdaşlık” adı altında gerçekleştirildiğini göstermektedir. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Kürtlere, Kürt çocuklarına, özel olarak da Kürt kız çocuklarına yönelik bu politikalarının Türk düşüncesi tarafından genel olarak kabul gördüğü, övgülerle desteklendiği teşvik edildiği de bilinmektedir. Bu, Türk düşüncesiyle Kürtlerin beklentileri arasında ne kadar büyük bir çelişkinin olduğunu da ortaya koymaktadır. Zira, Kürtlerin, asimilasyon politikalarına ve

uygulamalarına karşı durduğu açık bir gerçektir.

Yatılı İlköğretim Bölge Okulları yeni bir okul sistemi değildir. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden hemen sonra, yürürlüğe konulan ve yaşama geçirilen bir sistemdir. O zaman adı, Bölge Yatkılı İlkokulları’ydı. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin önemli amaçlarından biri Kürtlerin asimilasyonunu gerçekleştirmekti. 485 Kürt’ün, ağa, şeyh, aşiret reisi denilerek Sivas’ta bir kampta toplanması, bunlardan 55’inin sürgün edilmesi asimilasyon amacıyla gerçekleştirilen uygulamalardı. Bölge Yatılı İlkokulları da bu uygulamanın farklı bir boyutudur. 196l yılında bu uygulama başladı. Tatvan, Ahlat, Mutki, Hizan, Pervari, Karakoçan, Palu, Keban, Karayazı, Hınıs, Genç, Lice, Silvan, Özalp, Malazgirt, Bulanık, Patnos gibi yörelerde, binalar yapıldı ve uygulama hemen başladı.

Profesör Türkan Saylan, “Türkiye’nin kanı Canı YİBO’larda Yatıyor” yazısının ikincisinde, çok büyük bir kısmının Kürt bölgelerinde olmak üzere 301 civarında YİBO olduğunu yazıyordu. Bu okullarda, 40 bini kız olmak üzere 200 bin civarında öğrencinin olduğu belirtiliyor. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Kürt çocuklarını, Kürt kadınlarını asimile etme faaliyetlerini devletle birlikte yürüttüğü de görülmektedir. Bu faaliyetler, valilerle, kaymakamlarla, emniyet müdürleriyle, askeri kışlalarla jandarmalarla, daha doğrusu bu kurumların katkılarıyla, teşvikleriyle yürütülmektedir. Ama, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin örneğin, İnsan Hakları kurumlarıyla çalıştığı görülmemektedir. Kürt bölgelerinde faaliyet yürüten, özellikle Kürt kadınlarına yönelik çalışmalar yürüten ÇATOM (Çok Amaçlı Toplum Merkezleri) Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi faaliyet yürütmektedir. Profesör Türkan Saylan, 30 Mayıs 2003 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Türkiye’de Askerin Yeri ve Halkın Güveni” başlıklı yazısında, bunları dile getirmektedir. “Kız Çocukları ve Okullaşma” (Cumhuriyet, 2 Ekim 2002) başlıklı yazı elbette Kürt kız çocuklarını hedef almaktadır. Bu alışmaların temel amacı, Kürtlerde, kadınlarda ve çocuklarda, Kürt kimliğini ezmedir, yok etmedir. Kürt dilinin, Kürt kültürünün yok edilmesinin, Türk dilinin ve Türk kültürünün empoze edilmesinin başka bir anlamı yoktur. İnsan kimliğine, kişiliğine böylesine aykırı bir sürecin, gerici ilişkilerin örneğin İnsan Hakları kurumlarıyla yürütülemeyeceği besbellidir. Asimilasyonun, eritmenin, insan haklarına aykırı bir süreç olduğu açıktır. Profesör Türkan Saylan, esas hedef Kürt kadınları, Kürt çocukları, özellikle Kürt kız çocukları olmasına rağmen , yazılarında, Kürt sözcüğünü geçirmemeye özen göstermektedir. Bu da dikkate değer bir durumdur. Profesör Saylan, yazılarını, “Cumhuriyet’in Bireyi Olmak” adıyla kitaplaştırmıştır. (Cumhuriyet Kitap, Mart 2005, 4. bs. )Kitabın adıyla, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin faaliyetleri arasında derin bir çelişkinin olduğu hemen göze çarpmaktadır. Zira asimilasyon bireyi yaratmaz, bireyi öldürür, köleleştirir. Asimile edilen, köleleştirilen insandan birey çıkmaz. Kaldı ki asimilasyon için, baskı, zor, sürgün, zorunlu göç gibi pek çok yöntem bir arada uygulanmaktadır.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Profesör Türkan Saylan en çok eğitimle ilgilenmektedir.

Asimilasyon süreciye eğitim anlayışı arasında da büyük bir çelişki vardır. Çünkü temel eğitim anadille alındığı zaman etkili olur. Temel eğitimi ancak anadiliyle alan çocuklar eğitimde sağlıklı bir şekilde ilerleyebilir.

“Asimilasyon insanlık Suçudur”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 13-14 Şubat 2008 tarihlerinde Almanya’ya resmi ziyaret yaptı. Alman Başbakanı Merkel’le görüştü. Bu görüşmede Başbakan Erdoğan, Almanya’da Türk liselerinin, Türk üniversitesinin açılmasını talep etti. Alman Başbakanı Merkel bu istekleri kabul etmedi. Alman okullarında Türkçe dersler olabileceğini, fakat, Almanya’da, Türk liselerinin, Türk üniversitesinin açılmasına karşı olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Başbakan Erdoğan, Alman yönetimini asimilasyon yapmakla suçladı. “Asimilasyon insanlık suçudur” dedi. Asimilasyon elbette bir insanlık suçudur. Ama, bu, başta Kürtlere karşı uygulanan bir politikadır. Kürtlerin Türklüğe asimile edilmesi, Alevilerin Müslümanlığa asimile edilmesi temel bir devlet politikasıdır. Kaldı ki Türkler Almanya’ya kendi istekleriyle, iradeleriyle gidiyorlar. Türklerden, Alman yaşam biçimine uyarlı davranışlar içinde olmalarının istenmesi doğaldır. Kürtlerse, binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda böyle bir politikaya, uygulamaya maruz kalıyorlar. Örneğin, Türklerin, 11. yüzyılın ortalarından itibaren Ortadoğu’ya, İran’a, Irak’a, Kürdistan’a, Anadolu’ya geldikleri bilinen bir gerçektir. Ayrıca, Kürtler, çok ağır, sistematik bir asimilasyon uygulamasıyla karşı karşıyalar. İsimleri yasaklanmış, değiştirilmiş, köylerinin, beldelerinin, dağlarının vs. isimleri değiştirilmiş, anadili yasaklanmıştır. Türkleşmeleri oranında kamu hizmetlerinden yaralanabilmektedir. Kürtlere karşı uygulanan bu politika, elbette, gerici bir politikadır. İnsanın temel kimliğini, kişilik değerlerini ezen, yok eden bir politikadır. Ama, Kürtlere uygulanan bu gerici politikayı, insanlık suçunu, en çok savunanlardan biri de Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’dir. Dernek ve dernek başkanı Profesör Türkan Saylan, Kürt çocuklarının, özellikle Kürt kız çocuklarının asimilasyonunda, en önlerde, en atak görülmektedir. “Baba beni okula gönder”, “Haydi kızlar okula” gibi kampanyaları da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Okul, eğitim herkes için önemlidir. Kürtler için de. Ama Kürtlere yönelik okulun eğitimin temel amacı, Kürt kişiliğini ve Kürt kimliğini ezmek, onu Türkleştirmek amacı taşımaktadır.Bu bakımdan çağdaş değildir.

Çağdaş Yaşam Destekleme Derneği Genel Başkanı Profesör Türkan Saylan, Avustralya yerlilerinin köklerini kurutma, silme politikası yürüttüğü için, Avustralya hükümetini eleştirmektedir. Avustralya Devleti’nin, yerli Aborjinlerden 21. yüzyılda özür dilemesini ikiyüzlülük olarak değerlendirmektedir. Kürtlerse, Aborjinlerden daha ağır bir şekilde asimilasyon politikalarına hedef olan bir toplumdur. Aborjinler, ayrımcılığa uğramaktadır, ama iç özerkliklerini koruyan, kendi değerlerini yaşayan bir topluluktur. Kürtlerse, toplumun en küçük hücrelerine varıncaya kadar asimilasyona tabi tutulan bir toplumdur. Aborjinlerden dolayı, Avustralya hükümetini eleştiren Profesör Türkan Saylan, Kürtlere karşı geliştirilen, uygulanan asimilasyon politikalarının sahiplerinden biridir. Ne derin bir çelişki, ne çarpıcı bir çifte standart…

1985-1988 yılları arasında, Bulgaristan’da, Türklerin isimlerini, Bulgar isimleriyle değiştirmeyi amaçlayan, Türkleri Bulgarlaştırmaya çalışan bir politika yürürlükteydi. O günlerde Türk devlet ve hükümet yöneticileri, Türkiye Büyük Millet Meclisi, siyasal partiler, üniversite, yargı organları, basın-medya, Bulgaristan’daki bu uygulamayı nasıl eleştiriyordu?

Hangi kavramlarla eleştiriyordu? Çağdışı, emperyalist, sömürgeci, ırkçı, soykırımcı, gerici gibi kavramlar bu eleştirilerde ve suçlamalarda çok kullanılıyordu. Halbuki Bulgaristan’da, o yıllarda, Türklere karşı yapılan bu uygulamalar, Kürtlere karşı uygulananlar yanında devede kulak bile değildi. Kaldı ki Bulgaristan bu politikasına, 1988-1989 da son vermiştir. Kürtlere karşı uygulanan asimilasyon ise 80 yılı aşkın bir zamandır, sistematik bir şekilde uygulanmaktadır. Aborjinlerin kökünü kazıma uygulamaları yüzünden, Avustralya hükümeti, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve onun Genel Başkanı profesör Türkan Saylan tarafından eleştirilmektedir. Kürtlere karşı uygulanan asimilasyon politikasını ise, en çok bu dernek desteklemektedir, teşvik etmektedir. Bu, Türk düşüncesinin ne kadar çelişkili ve çifte standartlı olduğunu da göstermektedir. Kürt/Kürdistan sorunu konusundaki çözümsüzlükler Türk düşüncesini çifte standartlı ve çelişkili yapan temel süreçler yaratmaktadır.Bu çözümsüzlükler Türk düşüncesinde zehir etkisi yaratmaktadır. Bu çelişkiyi, bu çifte standardı gerek düşüncede, gerek davranışta her yede görmek mümkündür. Profesör Saylan, Hiroşima’ya atılan atom bombasından söz etmektedir. Ama Güney Kürdistan’da, Kürtlere karşı uygulanan Enfal operasyonlarından, Kürt soykırımından söz ettiği hiç görülmemiştir. Bebekleriyle darmadağın olmuş genç kadınlar, torunları göğsüne yapışmış iki büklüm dedeler, cam gibi gözler, ağızlarından yeşil salyalar akan çocuklar, uzayıp giden, uzadıkça büyüyen ölüm tarlaları… Bunlar Profesör Saylan’ın, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin bilincine çarpan fotoğraflar değildir. Varsa-yoksa Kürt çocuklarının asimilasyonu… Bu, Türkiye’nin kanı-canı kadar değerlidir deniyor.

 

1980’leri hatırlayalım. Ebu Garip’de yaşananlar, Diyarbakır zindanlarında yaşananların küçücük bir bölümü bile değildir. Diyarbakır’daki vahşet, yıllar yıllar sürmüştür. Ama, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin, bu derneğin genel başkanı Profesör Saylan’ın bu vahşete ilişkin hiçbir tepkisi yoktur. En önemli çaba, Kürtleri asimile etme, Kürt kimliğini ezme, Kürtleri insanlıktan çıkarma için gösterilmektedir. Varsa-yoksa çaba budur. Bu çabanın “çağdaş” kavramıyla sunulması bunun ne kadar gerici bir çaba olduğunu gizleyemiyor. Bu noktada dikkate değer çok önemli bir süreç de şudur: Irak’ta Ebu Garip Amerikan gazetecileri tarafından deşifre edilmiştir. Şu veya bu şekilde soruşturmalar başlatılmış, davalar açılmıştır. Ve bu deşifre işkencenin başladığı bir dönemde yapılmış, davalar kısa sürede açılmıştır. Diyarbakır zindanlarında yaşanan vahşet ise, ancak, bu vahşetin hedefi olmuş mağdurlar tarafından ve çok ileri tarihlerde yapılabilmiştir.

Profesör Saylan, dinciliğin ve aşırı milliyetçiliğin el ele verdiğini, dinsel gericiliğin güçlendiğini de vurguluyor. Türkiye’de din, dinsel akımlar, tam anlamıyla devletin denetimi altındadır. Eğer türban çok yaygınlaşmışsa, siyasal İslam’ın bir simgesi olmuşsa, bunda, devletin, hükümetin, hoşgörüsünü, teşvikini aramak gerekir. Ve bu süreç Kürt sorunuyla çok yakından ilgilidir. 1980’lerin ortalarını hatırlayalım. Gerilla hareketinin kitleselleşmesini engellemek için gençlerin gerillaya katılımını frenlemek için, devlet yoğun bir çaba içindedir. Bunun için İslami düşünceyi, İslami duyguları ve eylemi geliştirmek devletin aldığı bir karar olmuştur. İslami vakıfları geliştirmek, İslami radyolar, televizyonlar, gazeteler kurmak…İslami yayın organları kurmak ve geliştirmek ve bunların Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları her yerde yapmak… Van, Diyarbakır, Ağrı, Hakkari, Mardin, İstanbul Adana, Mersin, İzmir, Almanya, İngiltere, Hollanda, Fransa, vs. her yerde…1985 yılında, Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı, Turgut Özal’ın Başbakan, Necdet Üruğ’un Genelkurmay Başkanı, Namık Kemal Zeybek’in Kültür Bakanı olduğu bir dönemde Milli Güvenlik Kurulu’nun böyle bir kararı var.

Profesör Türkan Saylan, Türk halkının haksızlıklara karşı susmamasını, direnmesini de istemektedir. Halbuki en büyük haksızlık Kürtlere, Kürt milletine karşı yapılmaktadır. Bu haksızlığı yapanların, savunanların biri de, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve onun genel başkanıdır. Profesör Saylan’ın toplumsal haksızlıklardan söz etmesi, ancak tebessümle karşılanır.

1960’larda, 1970’lerde, 80’lerde, Güney Afrika için, dünyanın en ırkçı devleti denirdi. O yıllarda yönetimdeki beyazlar, yerlilere, “Siz bizim içimize karışmayın. Sizin mahalleleriniz ayrı olsun, okullarınız, spor alanlarınız, otelleriniz ayrı olsun, sinemalarınız, plajlarınız ayrı olsun…” derlerdi. Bunun için “bantustan” denen, dikenli tellerle çevrili çok geniş alanlar yapmışlardı. Yerliler bu alanlarda yaşarlardı. Buralardaki alt yapı hizmetleri çok yetersizdi. Fakat yerliler iç özerkliklerini koruyarak yaşarlardı, kendi değerleriyle yaşarlardı. Kişi olarak, Türkiye’de Kürtlere karşı geliştirilen, asimilasyon uygulamalarının çok daha ırkçı, çok daha gerici olduğu kanısındayım. Çünkü burada, “Sen benimle yaşayacaksın, ama, bana benzeyerek yaşayacaksın. Başka bir şansın yoktur.” deniyor. Kendisine benzetmek için de çok yoğun bir asimilasyon uygulanıyor. Asimile olmayanlar, Kürt milli değerlerini korumak geliştirmek isteyenler, idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşıyor, şu veya bu şekilde, imha operasyonlarıyla karşılaşıyor.

1980’lerin, sonlarında, 1990’ların başlarında, Güney Afrika’daki beyaz yönetimle, Afrika Ulusal Kongresi arasında görüşmeler başladı. Bu görüşmeler sürecinde, Nelson Mandela cezaevinden çıkarıldı. 1994 yapılan genel seçimde, Afrika Ulusal Kongresi lideri Nelson Mandela Cumhurbaşkanı seçildi. Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan anlayışın temsilcisi De Klerk Nelson Mandela’nın yardımcılığına geldi. Bu, “dünyanın en ırkçı devleti” denen Güney Afrika’da resmi görüşün çok da katı olmadığını göstermektedir. Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan anlayışın Cumhurbaşkanı De Klerk’in, seçimler sonunda, Cumhurbaşkanı seçilen Nelson Mandela’nın yardımcılığını kabul etmiştir. Türkiye’deyse, resmi görüş çok katıdır, hiç değişmemektedir. Katı, değişmeyen resmi ideoloji, hızla değişen bir toplumu yönetmeye çalışmaktadır. Bu da sık sık siyasal krizlerin doğmasına neden olmaktadır.

Bilim ortamı ve düşün özgürlüğü

Bilim ancak bilim ortamında üretilebilir. Bilim ortamını olanaklı kılan temel koşul ise, düşün özgürlüğünün olmasıdır, siyasal sistemde, düşün özgürlüğünün kurumlaşması ve pürüzsüz bir şekilde işlemesidir. Bilim ortamı ancak bu koşullarda oluşur. Türkiye’de böyle bir ortam yoktur. Üniversitede bilim ortamı yoktur, basında yoktur. Düşün özgürlüğünün kurumlaşmadığı bir toplumda bilim özgürlüğünden söz edilemez. Düşün özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün olmadığı, kısıtlandığı bir toplumda bilim özgürlüğünün olması, gelişmesi mümkün değildir. Resmi ideolojiyi birazcık eleştirdiler diye, üniversite hocaları hakkında, profesörler hakkında soruşturmalar açılması, davalar açılması, mahkumiyet kararları verilmesi, üniversitede bilim ortamının hiç olmadığını gösterir. Profesörler hakkında verilen beraat kararının Yargıtay’da bozulması ise, hukukun ne kadar siyasallaştığını gösterir. Resmi ideolojinin, siyasal sistemin en önemli kurumu olduğu bir yerde, yargının da resmi ideolojinin hizmetinde olması doğaldır. Yargı bazen bu süreçte kırbaç gibi kullanılmaktadır.

Düşün özgürlüğünün kurumlaşmadığı, resmi görüşün düşün hayatına ve siyasete egemen olduğu bir siyasal sistemde yargı bağımsızlığının kurumlaşması mümkün değildir.

Bu koşullarda, üniversitenin, basının, sivil toplum örgütlerinin neyi savunması gerekir? Elbette düşün özgürlüğünü savunması gerekir. Ama şunu görüyoruz. Ne Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin, ne derneğin genel başkanı Profesör Saylan’ın böyle bir sorunu, yoktur.

 

Bu noktada, Hakkı Devrim’in, Demokratik Toplum Partisi, Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk’a, “Aysel Kızım, Sait’i Sever misin?” başlığıyla yazdığı bir mektuba değinmekte yarar var. (Radikal, 14 Mart 2008, s.7)

Mektupta Hakkı Devrim şöyle söylüyor: “Unutmayın ki, haklı olarak haksızlık dedikleriniz ile, hiç bilmediğimiz sömürge halklarının, dertleri, meseleleri, şikayetleri ve talepleri arasında bir yakınlık, bir benzerlik yoktur. Böyle olmasında, hiç şüphesiz, dinimizin de dahli vardır”

Emperyal ve sömürgeci devletlerle, sömürge halkları arasındaki ilişkileri yakından biliyoruz. Hiçbir emperyal veya sömürgeci devlet, sömürge halklarının temel kişiliğini, kişilik değerlerini inkar etmemiştir, reddetmemiştir. Asimilasyon söz konusu değildir. Kürtlerdeki temel sorun ise, kişiliğin, kişilik değerlerinin inkarıdır, Kürtlerin egemen dile ve kültüre asimilasyonudur. Kişiliğin, kişilik değerlerinin ne kadar önemli olduğunu Hakkı Devrim de ifade ediyor. Aysel Tuğluk’a, sözü edilen mektubunda, “İRA’yı, ETA’yı bir kenara koyup da Gandhi’nin, önce kişiliği, sonra mücadele tarzı üzerinde durmayı hiç denediniz mi?” diye soruyor.

Gandhi örneğinde durmakta yarar var. Hindistan diye bir ülke vardı. Sınırları belli bir ülke. Sömürge bir ülke. Bu sömürge’yi Büyük Britanya’nın tayin ettiği bir Genel Vali yönetiyor. “Britanya’nın sömürgesi Hindistan” deniyor. Kürtler ve ülkeleri Kürdistan ise, Kürt adı ve Kürdistan adı dillerden ve tarihlerden silinmek üzere bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Kürtler ve ülkeleri Kürdistan sömürge bile değildir. Halbuki Hindistan, sınırları belirli bir ülkedir. Sömürge bir ülke… Klasik Hindi dili Sanskrit 1856 yılında İngilizler tarafından kurulan enstitülerde araştırma, inceleme konusu yapılmıştır. Büyük Britanya gittiği her yerde, bütün sömürgelerinde, özerk yönetimler kurmuştur. Bu bakımdan Kürtlerin durumu, Hakkı Devrim’in sözünü ettiği sömürge halklarının durumundan çok daha geridir. Günümüzde bu sömürge halklarının hepsi de bağımsız devletler olarak tarih sahnesine çıkmışlardır. Kürtlerin bu kadar büyük nüfusuna rağmen uluslar arası kurumlarda adı bile yoktur. Din de Kürtlerin aleyhine kullanılan bir kurum olmuştur. Enfal operasyonlarını, Kürt soykırımını gerçekleştirenler İslam değil miydi? İşte bütün bunları, bilimin, siyasetin, diplomasinin kavramlarıyla konuşabilmek, tartışabilmek gerekir. Düşün özgürlüğü bilinci planda bu gibi sorunları konuşabilmek, tartışabilmek için gerekir. Bu arada, Batı’nın ikiyüzlülüğünü de her zaman dikkate almakta yarar vardır. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesinde, parçalanmasında ve paylaşılmasında Batı’nın, başta Büyük Britanya ve Fransa olmak üzere Avrupa’nın çok büyük rolü ve sorumluluğu vardır. Bu, çok yakından bilinen bir süreçtir.

Tehdit Kürtlere hiçbir şey kazandırmaz, çok kaybettirir.

Tehdit, bilimsel gelişmeleri boğar.

28-29 Mart 2008 günlerinde, Abant Platformu, Diyarbakır’da, “Kürt Sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” konulu bir toplantı düzenlenmişti. Her yıl Abant’ta gerçekleşen toplantı bu yıl Kürt sorunuyla ilgili olduğu için Diyarbakır’da yapılacaktı. Bu toplantıyla ilgili haberler medyaya yansıyınca, toplantıya karşı bazı tehdit haberleri de yayımlandı. “Apoculardan Abant Platformuna açık tehdit” haberleri internet sitelerinde ve gazetelerde yer aldı. “Kürdistan Demokratik Halk İnisiyatifi”nin, yayımladığı bir bildiriyle, toplantıya katılanları tehdit ettiği belirtiliyordu. “Hiçbir onurlu Kürt” böyle bir toplantıya katılamaz” deniyordu. İstanbul’dan vs. gelecek aydınlar vs. basın mensupları da tehdit ediliyordu. (www. Rizgari.com, 13 Mart 2008, Ruşen Çakır, Abant Platformu Diyarbakır’da Toplanabilecek mi? Vatan, 14 Mart 2008)

Tehdidin çok yanlış bir tutum olduğu açıktır. Halbuki, PKK, bu tür toplantılara katılıp kendi görüşlerini açıklayabilmelidir, savunabilmelidir. Bu açıklamaları yapabilmek için, bu tür toplantılar elverişli zeminlerdir. Bu tehdit şüphesiz çok olumsuz, yanlış bir tutumdur. Bu süreçte yanlış olan bir tutum da, bu tehdit üzerine Abant Platformu’nun, bu toplantıyı iptal etmesi, ileride, başka bir ilde toplanmayı planlamasıdır.


Yazar: İsmail Beşikçi
Tarih: 2008-03-19


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=1319