Barış Anaları

9-10 Şubat 2008 tarihlerinde, Ankara’da, “Yeni Anayasa Sürecinde Demokratikleşme ve Kürt Sorunu Konferansı” yapıldı. Kürt konferansı Türkiye Barış Meclisi tarafından düzenlendi. Toplumsal Araştırmalar Vakfı, bu konferansın düzenlenmesinde Türkiye Barış Meclisi’ne önemli katkılar sağladı.

Konferansın ikinci günü, “Barış Anneleri”, İsmail Beşikçi’nin boynuna beyaz tülbent bağladı. Beyaz tülbentin barışı simgelediği biliniyor. Bu yazıda, bu olaya ilişkin bazı duygularımı ve düşüncelerimi dile getirmeye çalışacağım.

1980’lerin ortalarından itibaren başlayan gerilla mücadelesi Kürt kadınlarının büyük bir kısmını yakından etkiledi. Kürt kadınları bu süreçte toplumsal ve siyasal mücadeleye katıldılar. Bunun, yoğun bir katılım olduğu da söylenebilir. Bu, mücadele sürecinde gerçekleşen çok önemli, toplumsal ve siyasal değişimdir. Özellikle kırsal kesim kadınlarının, bir bakıma da geleneksel toplum kadınlarının böyle bir mücadeleye kitlesel olarak katıldıkları görülmektedir. Kürt kadınları, nizamiye kapılarında, cezaevi kapılarında, daha sonra karakollarda, savcılıklarda, mahkemelerde, cezaevlerinde, daha sonra da sürgün yollarında, sürgünlerde, devleti, devlet karşısında kendi konumlarını algılamışlar, zamanla politik birer unsur haline gelmişlerdir. Bunun çok yoğun bir alt-üst olma durumu olduğu açıktır. “Faili meçhul” denen, failleri tastamam bilinen cinayetlerle, dedelerin, babaların, oğulların, kızların, torunların, amcaların, dayıların, yeğenlerin kaçırılıp kaybedilmesiyle, kaçırılan kişilerden bazılarının birkaç gün sonra, yol kenarlarında, köprü altlarında, cesetlerinin bulunmasıyla, bu mağduriyetin bütün aileye, ama, en çok kadınlara yansıdığı bilinmektedir. “Üç güne kadar köyü boşaltın, terk edin, aksi halde evler, içindekilerle birlikte yakılacaktır” direktifleriyle, köylerin, evlerin yakılmasıyla-yıkılmasıyla, temel geçim kaynaklarının tahrip edilmesiyle, göç yollarına düşülmesiyle, nereye gidilecek, nasıl gidilecek, kimlerle, nelerle karşılaşılacak endişesiyle bu mağduriyetin daha da yoğunlaştığı aşikardır. Kış koşullarında, kar-yağmur altında bu mağduriyetin daha da artacağı besbellidir. Bütün bu alt-üst olma durumlarında, çocukların korunması, çocukların günlük ihtiyaçlarının karşılanması, genç kızların hoyrat güvenlik birimleri unsurlarından sakınılması, yine kadınların önemli bir meşgalesi, önemli bir derdi olmaktadır. Bu olgular elbette ailenin öteki fertlerini de ilgilendirir, fakat bunları birinci planda dert edinen kadınlar olmaktadır. Kadınlar böyle bir mücadele sürecinde, böyle bir alt-üst olma durumunda politikleşmişler, politik unsurlar haline gelmişlerdir. Politik unsur haline gelen kadınların, Newroz’larda, 15 Ağustos’larda, 27 Kasım’larda, 15 Şubat’larda, gösterilerde ve mitinglerde ön planda ön planda oldukları da izlenebilen ve gözlenebilen bir durumdur.

Köylerin, evlerin yakılmasıyla, yıkılmasıyla, koruculuk dayatmasıyla, ailelerin, yerlerini, yurtlarını terke zorlanmasıyla, nüfus, Kürt şehirlerinin varoşlarında birikmiştir. Şehirler, milliyetçilik ortamının gelişmesinde daha elverişli olmaktadır. Kürtlerde milliyetçilik şehirleşmeyle ve sanayileşmeyle yürüyen, gelişen bir süreç olmaktadır.

Herhangi bir toplumsal ve siyasal mücadelenin gelişkin olup olmadığının önemli bir ölçütü, önemli bir göstergesi, kadınların mücadeleye katılıp katılmadığıdır, ne oranda katıldığıdır. Mücadelenin kadınları doğrudan etkilemesi yanında ikinci bir boyutu daha vardır. Kadınların gerilla mücadelesine doğrudan katılmaları, silahlı mücadelede militan olarak yer almaları, görev almaları ayrıca irdelenmesi gereken bir durumdur. Bu, toplumsal ve siyasal değişim yanında değerler sistemindeki değişmeyi de göstermektedir.

Bu düşünceyi açmakta yarar vardır. Kadınların gerillaya katılmasının ne gibi bir anlamı vardır? Mücadele sürecinde bir erkek gerillanın şu veya u şekilde güvenlik güçlerinin eline geçtiğini düşünelim. Bu militanın gerek sorgudan önce, gerek sorgu sırasında, gerek sorgudan sonra çok ağır işkencelerle karşılaşacağı, hatta, ölümle sonuçlanan işkencelerle karşılaşacağı büyük bir olasılıktır. Mücadele sürecinde, güvenlik güçlerinin eline geçen bir gerilla ise, beyninden ve yüreğinden başka hiçbir şeye sahip değildir. Mücadele sürecinde kadın gerillaların güvenlik güçlerinin eline geçmesi halinde durum çok daha farklıdır. Kadın gerillaların, yukarıda vurgulanan işkenceler yanında, cinsel tacizle, cinsel tecavüzle karşılaşmaları da büyük bir olasılıktır. Kanımca genç kızlar, mücadeleye bu olasılığı da bilerek, bu olasılığın da bilincinde olarak katılıyorlar. Aileler de bu olasılığın bilincindedir.

Genç kızlar, ister ailelerine haber vermeden, kendi iradeleriyle mücadeleye katılsınlar, isterse, mücadeleye, aileleri tarafından gönderilmiş olsunlar, bu olasılık herkes tarafından bilinmektedir. Bu da namus algısının değiştiğini, özgürlük arayışının daha ön plana geçtiğini gösterir. Geleneksel toplumlarda, erkeklerin gerillaya katılmalarının sıradan bir anlamı vardır. Bu doğal karşılanmaktadır. Fakat genç kızların gerillaya katılmaları çok yoğun anlamları olan bir süreçtir. Bu süreçte çok yoğun anlamlar yüklüdür. Bu süreç yardımıyla, geleneksel değerlerin aşıldığı, özgürlük arayışının ön plana geçtiği, özgürlük arayışının ise kadın-erkek topyekun bir katılımı gerektirdiği değerlendirmesi yapılabilir. Bu mücadelede, işkenceye karşı kadınların daha dayanıklı oldukları da izlenebilen ve gözlenebilen bir durum olmuştur

Burada şu olgunun da irdelenmesi gerekir. Bir tarafta gerilla mücadelesine katılan, silahlı mücadelede yer alan kadın gerillalar var, diğer tarafta namus cinayetleri, töre cinayetleri var. Bu iki süreç hakkında ne söylemek gerekir? Toplumda, ayrı ayrı gelişen bu iki sürecin birbirleriyle bir ilişkisi var mıdır? Kanımca bu iki süreç birbirleriyle ilişkilidir. Genç kızların gerillaya katılması Kürt toplumunun dinamikleriyle, özgürlük duygusuyla ilişkilidir. Namus cinayetlerini, töre cinayetlerini ise, Kürt toplumuna dışarıdan yapılan bir müdahale olarak değerlendirmek gerekir. Bu, birinci süreci saptırmak, kitleselleşmeyi önlemek, diri ilişkileri çürütmek amacıyla yapılan bir müdahaledir. “Aile meclisi” kavramını, “aşiret reisi” kavramını bu çerçevede irdelemek gerekir. Bu müdahalenin nasıl yapıldığını anlamak için, “aile meclisi toplandı”, “aşiret reisleri Ankara’ya davet edildi” önermelerinin irdelenmesinde yarar vardır. Töre cinayeti veya namus cinayeti söz konusu olduğunda, Türk basını sık sık, “aile meclisi” kavramını kullanıyor. “Aile meclisi toplandı”, “Aile meclisi karar aldı”, “Aile meclisi genç kızın öldürülmesi için, genç kızın küçük erkek kardeşini görevlendirdi” İşte bunlar, Kürt toplumuna dışarıdan yapılan bir müdahaledir. Çünkü, “Namus Algısı” başlıklı yazıda da belirtildiği gibi, (www. peyamaazadi. org) “aile meclisi” denen kurumun, bu tür cinayetlere karar vermekten ve bu kararların yaşama geçirilmesini sağlamaktan başka bir işlevi yoktur. Örneğin ailenin malları nasıl yönetilecek, ürünler nasıl değerlendirilecek, toplu gözaltılar olduğu zaman nasıl davranılacak, genç kızlar, gelinler hoyrat güvenlik birimi mensuplarından nasıl sakınılacak… gibi konularda bu meclisin herhangi bir işlevi yok. Türk basınının, “aile meclisi” kavramını sık sık kullandığı haberler ise, bu geri, yozlaşmış, feodal kuruma, kan vermek, can vermek, bunları tekrar diriltmeye çalışmak anlamına geliyor. Çünkü bu ilişkiler, “aile meclisi”nin cinayet kararlarının yaşama geçmesi, Kürtlerdeki diri ilişkilerin bozulmasını, yozlaşmasını, sağlıklı ilişkilerin çürütülmesini sağlıyor.”

Kürtlerde kan davası yok, kadının bedenini namus kabul ederek işlenen cinayetler yok…” falan demiyoruz, “aile meclisi” gibi yozlaşmış, geri bir kuruma kan verilerek, can verilerek töre cinayetlerinin, namus cinayetlerinin teşvik edildiğini söylemeye çalışıyoruz.

“Aşiret reisleri”, “aşiret reisi” kavramı da böyle değerlendirilebilir. 1990’larda koruculuk dayatmalarının geliştiği yıllarda, “Olağanüstü Hal Valisi aşiret reisleriyle görüştü”, “Aşiret reisleri sıkıyönetim komutanlığına davet edildi.” “Olağanüstü Hal Bölgesi Asayiş Komutanı, bölgelerindeki aşiret reislerini kendi bölgelerinde ziyaret etti.”…gibi haberler, radyolarda, televizyonlarda, gazetelerde çok yer alıyordu. Bunu da aşiret kurumuna kan veren, can veren bir müdahale olarak değerlendirmek gerekir. Bölgede ticarete dayalı bir kapitalizmin gelişmesi, şehirleşmenin gelişmesi, Türkiye’de sanayileşmenin hızlanması sürecinde, aşiret kurumunda çözülmeler meydana geliyor. Devlet, koruculuk dayatması yoluyla yaptığı müdahaleyle, bu kuruma tekrar güç vermeye, bu kurumu ayakta tutmaya, diriltmeye çalışmıştır.

1994 kışında aşiret reisleri, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü yoluyla Ankara’ya davet edildiler. Ankara’da Emniyet Genel Müdürlüğü’nde misafir edildiler. İçişleri Bakanı’yla, Başbakan’la, görüşmeler yaptılar. Cumhurbaşkanı tarafından da kabul edildiler. O günlerde basın sık sık, “Tayan Aşireti Reisi…, Jirki Aşireti Reisi…, Goyan Aşireti Reisi…, Ertuşi Aşireti Reisi…, Mamxuran Aşireti Reisi… Ankara’da” şeklinde haberler yapıyordu. Aşiret reislerinin Emniyet Genel Müdürlüğü’nü, İçişleri Bakanlığı’nı, Başbakanlığı, Cumhurbaşkanlığı’nı ziyaret etmeleri, görüntülü olarak verildi. Bu süreç, aşiret gibi feodal bir kurumun da neden ayakta tutulduğunu, neden ona güç verildiğini, kan, can vererek diriltilmeye çalışıldığını göstermektedir. Bu aşiret reisleri, kendileriyle yapılan röportajlarda, Kürtlük adına hiçbir şey istemediklerini, Türk olduklarını, Türk olmaktan mutlu olduklarını, Türklüğe hizmet için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını söylüyorladı.

1998-1999 yıllarında, HADEP’li belediye başkanları, belediyelerinin sorunlarını görüşmek için, başbakandan randevu istemişlerdi. Başbakan Bülent Ecevit’di. Başbakan Bülent Ecevit, HADEP’li belediye başkanlarına randevu vermedi. “Teröre destek olanlarla, teröre destek verenlerle görüşmem” demişti. 1990’ların ortalarında, aşiret reisleriyle görüşen devlet erkanı, 1998-1999 da, demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş, HADEP’li belediye başkanlarıyla görüşmüyor, kaldı ki, HADEP’li başkanlar, Başbakan’a, belediyeleriyle ilgili bazı sorunları anlatacaklardı.

Bütün bunlara rağmen, Demokratik Sol Parti lideri Bülent Ecevit, Kürt sorununun geri kalmışlık sorunun olduğunu söylerdi. Aşiret, şeyhlik gibi geri kurumlar, feodal yapılar tasfiye edildiği zaman, böyle bir sorun da kendiliğinden ortadan kalkar diyordu.

Demokratik Sol Parti lideri Başbakan’ın, neden böyle söylediğinin bilincine varmak gerekir. Bu süreçte yerelleşmek önemlidir. Kürt/Kürdistan sorununda, tam anlamıyla yerelleşemeyenlerin enternasyonalist olmaları mümkün değildir. Yerelleşemeyen kişilerin enternasyonalizmden söz etmeleri kendi yakıcı sorunlarından kaçışı, sorunu, enternasyonalizm kavramıyla gizlemeyi ifade eder.

Bir konuya daha dikkat çekmekte yarar var. Bazı Kürt aydınları, uluslar arası ilişkilerdeki gelişmelerin Kürt karşıtı durumuna bakarak, örneğin, Kosova konusunda, ve Kürtler konusunda, çok farklı politikalar geliştirildiğine bakarak “sahipsiz Kürtler”den söz ediyorlar. Kanımca bu yakınma doğru değildir. Kürtlere/Kürdistan’a önce Kürtlerin sahip çıkması gerekir. Kürtlere/Kürdistan’a sahip çıkmanın en önemli yolu da, Kürt dilene, Kürtçe’ye sahip çıkmaktır, Kürtçe konuşmak, Kürtçe yazmaktır.

Beyaz Tülbent

Savaşan taraflar, belirli bir süre sonra, sorunları barış masasında görüşerek savaşa son verirler. Bu ilişkilerde beyaz tülbent barışı simgelemektedir. Devlet, Kürtlerin varlığını tanımadığı, inkar ettiği için Kürtlerle bir araya gelip konuşmamaktadır. Dolayısıyla barış simgesi tülbenti de kabul etmemektedir. Bu çerçevede, Kürt tarafının beyez tülbenti kime vermesi gerekir? Herhalde, savaşan öbür tarafa veya öbür tarafın basındaki, üniversitedeki, kamu yönetimindeki vs. temsilcilerine… Devlete, Kürtlerin milli haklarını inkar eden bir anlayış egemendir. Bu anlayış, Kürtleri kabul etmeye, Kürt temsilcilerle sorunu görüşmeye engeldir. Barış analarının, Onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e, vermeye çalıştıkları beyaz tülbent bu bakımdan engellerle karşılaşmıştır. Beyaz tülbent Cumhurbaşkanı’na ulaştırılamamıştır. Daha doğrusu, Cumhurbaşkanı, Barış Anaları’nı kabul etmemiştir. Devletin Kürt politikası bir yönüyle de Kürtlere karşı gurura ve kibire dayanmaktadır. Bu bakımdan, “Kürdüm” diyen ve Kürt haklarını isteyen, savunan Kürtler kabul edilmemekte, ama, “biz bir şey istemiyoruz, biz de Türküz “ diyenlerle, Türk olmaktan mutlu olduğunu, Türklüğe hizmet için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını söyleyen korucularla, korucubaşlarıyla görüşülmektedir. Bu koşullarda, barış anaları beyaz tülbenti, ancak, kendi taraftarına verebilmekte, bu sırada, duygularını ve düşüncelerini açıklayabilmektedir.

1930’larda, dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, “Türkiye’de etnik haklar istemek sadece, büyük Türk milletinin hakkıdır. Bu memlekette Türk olmayanların tek bir hakkı vardır; Büyük Türk’e hizmetçi olma hakkı…” diyordu. Görünen o ki, devlet ancak bu düşüncede dile getirilen Kürtlerle görüşüyor… Kürdüm diyenleri, Kürt haklarını isteyenleri ve savunanları muhatap kabul etmiyor. Aynı dönemde Başbakan İsmet İnönü de, Türkiye’de, sadece Türk milletinin etnik haklar talebi olabileceğini, Türk olmayanların da behemahal Türk yapılacağını söylüyordu

Törende, Barış Anaları’ndan, Emine Özbek ve Sultan Acıbuda, uzun ve anlamlı konuşmalar yapmışlardır. Bu konuşmaların Kürtçe yapılması elbette çok değerlidir. Diyarbakır’da, Sur Belediyesi’nde, çok dilliliği yaşama geçirmeye çalıştığı için İçişleri Bakanlığı’nca görevden alınan Abdullah Demirbaş’ın tercümesi de anlamlıdır. Barış Anaları, konuşmalarında, çocuklarıyla, savaş sırasında çocuklarını kaybetmiş, öbür ailelerin durumlarıyla ilgili, Kürt sorunuyla ilgili duyguların ve düşüncelerini açıklamışlardır. Evlerin, köylerin yakılması-yıkılması,“faili meçhul” denen, fakat failleri tastamam bilinen cinayetler, yerini-yurdunu terke zorlamalar, aile fertlerinin kaçırılıp yok edilmesi, kaçırılan kişilerden bazılarının, şurada-burada cesetlerinin bulunması, çatışmalar sırasında yaşamlarını yitiren oğullar, kızlar, bunların cesetlerine bile kavuşamamak…

Bunların gönüllerde ne kadar ağır bir acı ne kadar ağır bir yük oluşturduğu açıktır. Geçmişi hatırlamak büyük ve derin bir acıyı ve yası gündeme getirmektedir. Bu yüklerle, bu acılarla, bu yaslarla, Kürtlerin, Kürt kadınlarının mutlu olmaları, mutlu bir yaşam sürdürmeleri mümkün değildir. Ama, bir davanız varsa, ve bu davanıza kendiniz inanıyorsanız… Sizi ancak bu ayakta tutabilir, bu yaşama bağlayabilir. Başkalarının sizi haklı görmeleri de önemli olabilir. Ama önce, sizin, kendi haklılığınızın bilincine varmanız gerekir.

Barış analarının duygularını ve düşüncelerini yakından biliyorum. Bu duyguları ve düşünceleri, Orhan Miroğlu’nun, “Her Şey Bitti, Anaya Söyleyin…” (Evrensel Basım-Yayım, Nisan 2007) kitabında görmek mümkündür. Orhan Miroğlu bu kitabında, 30 Kürt anasıyla yaptığı röportajları yayımlamaktadır. Bu röportajlarda, işkence-zulüm dile getirilmektedir. Bunlardan doğan acılar anlatılmaktadır. Bütün bunların nasıl hatırlandığı ve yas durumu anlatılmaya çalışılmaktadır. Bu anlatımlar bana başka bir acıyı da hatırlattı. Orhan Miroğlu’nun kitabıyla aynı günlerde, bir kitap daha yayımlandı. Bu, Mehmet Şener’in, “Adını Koyamadım”, (Doz Yayınları, Mart 2007) kitabı. Bu kitapta PKK içindeki ölümler, cinayetler anlatılıyor. Barış Anaları’yla, bu tür ölümlerle, cinayetlerle yok edilen gerillaların analarının çok farklı konumları var. Barış Anaları bütün zorluklara ve engellemelere rağmen seslerini duyurabiliyor. ROJ TV gibi, Azadiya Welat gibi yayın organlarında, duygularını, düşüncelerini açıklayabiliyor. Halbuki ikinci kategorideki bu analar da çok derin acılarla yüklüdür. Belki de birinci kategorideki analardan, Barış Anaları’ndan çok daha ağır yükleri vardır. Çünkü, çocuklarını, yakınlarını, güvenlik güçleriyle çatışmalarda, işkence tezgahlarında kaybetmemişlerdir. Çocukları, yakınları, arkadaşlarının kurşunlarıyla, örgütünün, arkadaşlarının uyguladığı işkencelerle yok edilmiştir. Barış anaları, çocuklarının, yakınlarının cesetlerini ele geçirebilmek için, karakolları, askeri karargahları, emniyet bürolarını, savcılıkları dolaşabilmektedir. Hiç olmazsa, kemikleri ele geçirebilmek için çaba sarfetmektedir. İkinci kategorideki anaların çocukları ve yakınlarıysa, tümden kayıptır, belirsizdir. Analar da öyledir. Arkadaşlarının yaptığı sorgularda, arkadaşlarının uyguladığı işkencelerde, işkence tezgahlarında kaybedilen gerillaların durumu yoğun bir belirsizlik içindedir. Ve bu analar, çocuklarını, yakınlarını kimselerden soramamaktadır. Bütün kapılar kendilerine kapalıdır.

Toplumsal mücadelenin ve ulusal kurtuluş mücadelesinin kendi evlatlarını yemesi, yok etmesi… Çok uzun bir zamanda yetişebilen kadroların çok kısa bir zamanda, örneğin bir gün içinde harcanması, ufalanması… Bu olgu, genel olarak dünyadaki bütün toplumsal mücadelelerde ve ulusal kurtuluş mücadelelerinde şu veya bu şekilde yaşanmış bir olgudur. Sadece Kürtlere, PKK’ye has bir olgu değildir. Ama, Kürtlerde nicelik olarak biraz daha çok, biraz daha kirli bir şekilde yaşanıyor.

Bu tür olgular Türk solunda da yaşanıyor.1990’ların ortalarında, Ankara, İstanbul, İzmir gibi siyasal tutukluların bulundukları cezaevlerinde bu tür olgular yaşanmıştı. Kurbanlar, koğuşta, arkadaşları tarafından sorgulanıyordu, sorgulama sonunda boğuluyor, cesedi, koğuş kapısının dışına, havalandırmaya bırakılıyordu.

Bir aileye, cezaevi idaresi tarafından, çocuklarının, koğuşta öldüğü/öldürüldüğü duyuruldu. Ana, büyük bir yıkım içinde, bitkin bir vaziyette cezaevine geldi. Bir ziyaret sırasında, oğlunun öldürülmesiyle ilgili olarak koğuş arkadaşlarıyla görüşmek istedi. Ana, koğuştan hiç kimseyi bulamadı, daha doğrusu hiç kimse anayla görüşmedi. Ana öbür hafta ziyaret günü tekrar geldi. Koğuş arkadaşlarından hiç kimse, anayla yine görüşmedi. Ama, ana, oğlunun nasıl öldürüldüğünü, kimler tarafından öldürüldüğünü artık biliyordu. Ziyaret yerindeki, başka siyasetlerden öbür tutuklulara, “ İki-üç sene önce, oğlum da arkadaşları da kaçaktı. Bir arada kalıyorlardı. Ara-sıra eve de geliyorlardı. Onları her yerde korumaya çalıştım. Gizlendikleri yerlere, gazeteler, kitaplar, haberler, yiyecekler, giyecekler götürürdüm. Arkadaşlarını da oğlumdan hiç ayırmadım…Oğlumun öldürülmesini, arkadaşları tarafından öldürülmesini hiç anlayamıyorum…” diye dertleniyordu.

Kürtler, PKK, Barış Anaları, devletle barış gerçekleştirebilmek için yoğun bir çaba içindedir. Barış anaları, örneğin asker analarıyla, sistematik olarak yapılan engellemelerden dolayı rahat bir ilişki kuramıyor. Ama, ikinci kategorideki analarla daha rahat, daha kalıcı ilişkiler geliştirebilir. Ezidi Kürtlerle, Alevilerle, Süryanilerle Ermenilerle sağlıklı ilişkiler geliştirmek de önemlidir. Bu, toplumsal bütünleşme için de gereklidir. Bütünleşmiş bir toplumun muhatap kabul edilmesi daha büyük bir olasılıktır.


Yazar: İsmail Beşikçi
Tarih: 2008-02-21


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Kurdistan-Post.Org (Com) Kürdistan'in Özgür Sesi
http://www.kurdistan-post.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.kurdistan-post.com/modules.php?name=Niviskar&op=viewarticle&artid=1317