Son dönemlerin çok temel sorunsalı, kavramların bilinçli yada bilinçsizce erezyona uğratılması olsa gerek.
Herkesin kendi penceresinden birkaç varsayımsal fikir ve bir yerelerden yapılan alıntılarla yaptığı tanımlamalar ve bu tanımlamaların ışığında gidilen sonuç ciddi paradoxlarla dolu denklemler oluşturuyor.
Aysel Tuğluk´un 23.12.07 tarihli Radikal 2´de yayınlanan „Pozitif Milliyetçilik“ makalesi tam da bu kavramsal erezyonun göbeğine oturtulabilecek bir içerik ihtiva etmektedir.
Aysel Tuğluk belli ki yazıya başlarken yazacağı şeye epey bir dayanak oluşturmak için sağdan soldan epey bir bindırme yapmış ve en nihayetinde istediği nokta da kendi kişisel düşüncesini bu sarmalda taze bir lokma gibi okuyucuya sunmuştur. İlk okunuşta ciddi bir bilimsel temeli olan akademik bir araştırma yazısı kokan yazı, dikkatli okunduğundan aslında kendisinin deyimiyle kerameti kendinde gizli olan ve adı geçen konuya köylü damadın üzerine zorla geçirilen takım elbise gibi oldukca eğreti durmaktadır.
Yazı ilk olarak methodik bazda kendi içinde ciddi bir eksiklik taşımaktadır. Lakin bilimsel yazıların temel amacı sebep-sonuç ilişkisinden çocuk üretmektir. Ama daha yazının başında sebep konusunda ki duygusallık ve kişisel değerlendirme sonucu ağlamaklı bir hale getirmiştir. Tuğluk değerlendirmesine başlarken: „Milliyetçilik, milliyetçiler tarafından yaratıldı“ diye bir değerlendirmesi ile başlayıp tartışmayı bu noktadan içe doğru bükerek derinleştriyor. Nereden bu temel yargıya ulaşmıştır bilinmez ama „milliyetçilik“ kavram olarak Tuğluk ´un kastettiği milliyetçilierin eseri olmadığı, tam aksine temelini 19. yy Fransız İhtilalinden „nationalisme“ alır ve yüzyıl içinde insanlığın ulaştığı ciddi bir aşamadır. Ve nötr anlamıyla Alman Siyasal Bilgiler profesörü Schmidt göre „belli ortaklıkları olan insanlar kitlesinin kendilerini varetme çabası ve mücadelesidir“ Yüzyılımızda kendini vareden yüzlerce ülkenin kuruluşu bu toplumsal çıkışın eseridir. Burada Balkanlar da ki 19 yy. isyan hareketlerine değinmiyi gerekli bulmuyorum.
Bu düşüncenin zaman içerisinde Hitler, Musulloni, Franco gibileri tarafından birer ölümcül vebaya çevrilişi tabi ki ayrı bir tartışma konusudur.
Bir diğer nokta ise düşülen temelsiz yorumsal boşluktur. Tuğluk bilinmez bir adres göstererek, bunların Marksist- Leninist literatürün „ezilen ulusun milliyetçiliği olmaz“ tezini temelsiz buluşu ve nane şekeri tadında abuk subuk bir değerlendirme olduğunu dile getirmesidir. Bu değerlendirme Tuğluk tarafından „Büyük bir ihtimal ile şu anlamı geliyordur“ denilerek yapılmıştır diye düşünüyorum. Lakin üzerine kafa yorulsa ya da açılıp bir iki bu yönlü araştırma yapılsa aslında gerçeğin çok da öyle olmadığı görülecektir. Burada hareket noktası olarak Türkiye´de ki milliyetçilik ve gelişimi baz alındığında hataya düşülmüştür. Kastedilenenin -eğer bu yönlü bilimsel kaynaklar okunursa rahatlıkla anlaşılabilir- ezilen ulusun ezen ulusa karşı kendini kendi dili, kültürü, gelenek ve görenekleri ile ifade etmeye çalışması ve bu noktada mücadele etmesidir. Ve bu yönüyle oldukca yerinde bir değerlendirmedir diye düşünüyorum. Anthony D. Smith deyimiyle „Um diese nationale Selbstverwirklichung zu erreichen, müssten sich die Menschen mit ihrem Volk, ihrer Nation identifizieren.“
Burada ayrıca Tuğluk kendi değerlendirmesini sağlama almak için batılı entellektüellerin de zaten böyle düşündüklerini belirtmekte fakat böyle düşünenlerin kimler olduğuna dair en ufak ipucu vermeyip tartışmasında muğlak bir alan yaratmıştır. Bu noktada Tuğluk verili tüm örnekleride yadsıyıp oldukca toptancı bir yaklaşımla ulus kavramanın önüne geçtiği tüm kavramları milliyetçilik batağına sürüklediğini ve bundan kurtuluşun olmadığını belirtmekle enteresan bir değerlendirmeye varmıştır.
„Ulus” kavram olarak uluslaraarası kabul görmüş tanımıyla :“ A nation is a form of cultural or social community.” Bu tanım bu kadar açıkken bu kavramı bu kadar zorlayıp korku tüneline sürülmesinin fazlasıyla yersiz olduğunu düşünüyorum. Eğer durum bu kadar vahim ise, insanı vareden ayrı ayrı değerleri, gelenekleri, edebiyatı, dili, renkleri, sembolleri bir ulusal çerçeve olmadan nereye oturtmak gerek? Bunlar bir halk ve insan tabanıyla buluştuğunda bir anlama kavuşabilir. Ve bu değerleri ayakta tutmak için bir ulusun mücadele vermesi kadar doğal birşey olabilir mi? Hele de bu ulus ezilen yada kendisine bu değerleri çok gören bir ulusal baskıyla karşı karşıyaysa. Burada dünyada ki ulusal mücadeleler -Türkiye de dahil- tarihini hatırlatmakda fayda var.
Makalenin ilerleyen bölümlerinde Tuğluk Kuzey Irak´ta oluşan bölgesel Kürt Yönetimine atıfta bulunarak bu gibi yapılanmaların daha çok Kürt milliyetçiliğini ayakta tutmaya yarayan emperyalist güçlerin kuklaları olduğunu belirterek Genel Kurmay ın dahi ciddiye aldığı boyutta görmeyip fasa-fiso bir yapılanma olarak görmektedir. Burda bir soru ile topu karşı tarafa atmak gerek: Peki sizce birçok taraftan köşeye sıkıştırılmış topululuk kendini varediş sürecinde nasıl bir yol izlemeli? Kendisi bu soruya cevap niteliğinde: “kimlik bağlamını aşan daha geniş bir özgürlük-eşitlik-adalet bağlamında” bir yol öneriyor. İkinci soru: Peki buna örnek teşkil edecek herhangi bi ulusal mücadele var mı?
Makalesinin ilerleyen kısımlarında ise Tuğluk şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “"Kürtler yeryüzünün en mazlum halkıdır ve devlet olmanın kirine bulaşmamışlardır..." diye söze başlayan bazı söylem sahipleri, neredeyse hiç şüphe duyulmaması gereken hakikatleri dile getirdiklerine inanıyorlar”. Peki sizce bu hakikat değil midir? Devamında egemen Kürt sınıfının fazlasıyla birçok pislige bulaştığını belirtmekde ve bununla da aslında Kürtler´in yaptığı zulümlere dikkat çekmektedir. Burada çok ciddi bir bilgi hatasına düşüldüğüne dikkat çekmek gerek. Kürtler´de- ki söz konusu eğer özellikle Türkiye Kürtleri ise- çok ciddi bir egemen sınıfın oluşmayışıdır- ki ezilen ulus olarak da bunun koşullarının olmayışı acı bir gerçek. Birkaç aşiret ağasını toplumlsal bir zümre olarak değerlendirmek ve bunu tüm Kürtlere mal etme yetersiz ve abartılı bir yaklaşımdır. Burada kanıtlanmak istenen elbette Kürtlerin suçsuzluluğu değil- tarihsel olarak hiç bir halk tümden suçlu veya suçsuz olamaz- yapılan değerlendirmenin gerçekle oldukca ayrıksı kalışıdır.
Burada bir diğer örnek olarak da töre cinayetleri verilerek o ana kadar aslında belli bir teorik düzlemi olan değerlendirme garip bir paradoxun içine itilmiştir. Paradox noktası şu ki: Töre cinayeti bastırılmış ve kıstrılmış toplumların kendi içine doğru çökmesi gerçeği olarak algılanmak yerine, “Kürtlere baksana kadın öldürüyor bunlar mazlum değildir” şeklinde bir yorum çıkarmak ucuz ve kolay bir akıl yürütmedir.
Ama bana göre Tuğluk asıl bombayı sonrasında patlatmıştır. Kürtler´de milliyetçiliğin gelişimine örnek mahiyetinde sunduğu bir kaç örnek kendisini çok ciddi yalanlar durumdadır. “Akın Birdal'ın Diyarbakır'dan aday oluşuna karşı bazı çevrelerin "neden Türk birini aday gösteriyorlar?" karşıt propagandası yayılmıştı. Ne kadar emekçi, insan hakları mücadelecisi, hatta Kürtlerin dostu olduğunun önemi yoktu. O "klan"dan değildi!” diyor. Peki burda suçlanan kimdir? Eğer Diyarbakır halkı kastediliyorsa orda ki seçim sonuçları bunu çok iyi anlatmaktadır. En yüksek oyu alan Akin Birdal 53 bin küsur ve en az oyu olan Aysel Tuğluk 44 bin küsur. Anlaşıldığı kadrıyla halk seçimini klan mantığı ile değil emek verenleri öncelikle tercih etmiştir. Burada doğal olarak insanın aklına şu soru takılmıyor degil: peki Aysel Tuğluk ciddi bir politik geçmişi ve yaşamı olmadığı halde nasıl olduda daha önce hiç görmediği bir şehirde aday olabildi ve bunu hangi demokratık temayül ile açıklamak gerek? Aynı klandan oluşuna rağmen neden en az oyu alan oldu?
Daha bunun gibi birçok yönüyle eleştrilebilecek değerlendirmenin daha fazla ayrıntılarına girmeden bunu bir tarafa bırakarak şu temel sonuca gelmek istiyorum.
Bizim şu an Türkiye´de ürpererek izlediğimiz milliyetçilik dalgasının kesinlikle Kürt dünyasına izleri düşmüştür. Yani bir biçmiyle egemen ulus ezilen ulusuda kendine bir şekilde benzetmiştir. Bugün yeni yetişen Kürt jenerasyonunda ciddi ve tehlikeli bir milliyetçilik potansiyeli vardır ve bu tartışılmaz bir gerçektir. Ama burda hırsıza “hırsızlık yapma oğlum bu kötü bir şeydir, bak döverim” muhabbeti yapmaktan öte, hırsızı bu noktaya getiren nedene bakmak gerekecek. Eğer Kürtlerde bu yönlü bir hareketlenme var ise bunu daha çok geliştrilen linç kampanyası karşısında doğal bir refleks olarak algılamak gerek.
Doğru mudur? Hayır! Doğal mıdır? Evet!
Ama bundan yola çıkarak Kürt dünyasdında ki değişimi tümden bir milliyetçilik sarmalında ele alıp öğüt vermek çok doğru yaklaşım olmasa gerek. Ama burda ki kavramlara yüklenen anlamlar fazlasıyla öznelleştrildiği için çıkan sonuç bu oluyor.
Burda Yurtseverlik ile “kafatasçı milliyetçilik” bir birine fazlasıyle karıştrılıp bir nevi herşey “gümbürtüye” götürülmüştür. Aydın bazında kafa karışıklığı düzeyi bu noktada olunca halka yansıması ise çok farklı olmamıştır. İnsanın kendi ülkesini sevmesi başkasından nefret etmesini koşullamaştır.
Oysa ki Yurtseverlik eski Almanya Cumhurbaşkanı Rau ne de güzel ifade etmiştir.„Ein Patriot ist jemand, der sein Vaterland liebt. Ein Nationalist ist jemand, der die Vaterländer der anderen verachtet.“ Dolaysıyla insananın toprağını, sembollerini, geleneklerini, edebiyatını, yazın dilini sevmesi ve bunu korumak yaşamak için mücadele etmesi bildiğimiz anlamda milliyetçilik değildir. Bu evrensel hayata bir değer katmadır ama eğer insan başkasının inkarı, nefreti üzerine kendi yaşam ideolojisini kurarsa burada durum artık farklıdır. Bu anlamda Kürt dünyasdında çok kötümser bir tablo görmüyorum.
********
Almanca dan->Türkçe ye: Yurtsever insan kendi ülkesini sevendir, milliyetçi insan başkasının ülkesini küçümseyendir.
Almanca dan->Türkçe ye: Yurtsever insan kendi ülkesini sevendir, milliyetçi insan başkasının ülkesini küçümseyendir.
Yazar: Kenan Engin
Tarih: 2007-12-31