Kapitalist gelişimin sonuçlarından olan milleyetçiliğin ilk etkilediği Avrupa’da, 18 yüzyıldan itibaren çok sayıda devlet kurulmuştur. Milliyetçi perspektifte her milletin bir devlet kurması yönünde bir eğilim oluşmuştur. Ve her kurulan devlet ya bir ordu tarafından kurulmuş yada devletin ilk işi bir ordu kurmak olmuştur. Milliyetçiliğin geliştiği dönemde, Osmanlı imparatorluğu sömürgeci ve emperyalist bir devlet olduğundan, zaten bir orduya sahipti. Bu dönemde gelişen milliyetçi hareketlerinde etkisiyle, Osmanlı Avrupa’daki sömürgelerinin büyük çoğuluğunu 1. Dünya savaşına kadar olan süreçte kaybetmiştir. Bu kayıblarını geri almak isteyen Osmanlı, Almanya’nın yanında 1. Dünya savaşını girmiş ve savaşı kaybetmiştir. Savaşın sonunda imzalanan Mondros mütarekesine göre Osmanlı ordusu silahsızlandırılarak dağıtılmıştır.
Dağıtılan Osmanlı ordusunda büyük bir yekun oluşturan subay kitlesi, kendilerini sivil hayatta yeniden üretemediklerinden bulundukları yörelerde Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri kurmuşlardı. Böylece kendilerini yeniden üretebilecekleri bir mekanizma oluşturmayı amaçlamışlardı. Bu süreçte, Karadeniz bölgesinde İngiltere’ye karşı gerilla savaşı yürüten Pontusları pasifize etmek üzere Mustafa Kemal Sultan Vahdettin tarafından müfettiş göreviyle Karadeniz bölgesine gönderilmiştir. Yerel düzeyde oluşturulan Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri, Mustafa Kemal’i kendilerini federe edecek bir lider olarak belirlemiş ve onun ismi altında örgütlenmişlerdir. 700 yıllık hakimiyete rağmen reel olarak oluşmayan Türk milleti adına hareket eden Osmanlı ordusu artığı kesimler varlıklarına bir gerekçe yaratmak durumundaydı. Yani kendilerine imparatorluk ordusunda görev sağlayan devlet yerine yeni bir devlet yaratmak gerekiyordu. Devlet kurmanın yolu ise bir ulus olmaktan geçmekteydi. Bundan dolayı, öncelikle ordu için bir devlet oluşturulmuş ve bu devletin varlığını gerekli kılacak Türk milleti yaratmak amaçlanmıştır. Türk milleti yaratmak için aşırı milliyetçi bir yapılanmaya gidilerek, TC sınırları içinde yaşayan halklara deli gömleği giydirilerek yoğun bir asimilasyon politikası uygulanmaya konulmuştur.
Ordu tarafından ordu için kurulan TC, kuruluşunda sömürgeci ve emperyalist bir karakterde kurulmuş ve bu karakterini çeyrek asır boyunca çok katı bir şekilde uygulamıştır. Bu politikalara karşı direnenler tasfiye edilerek, etnik temizlik politikaları etkin olarak uygulanmıştır. 2. Dünya savaşından sonra, Dünyadaki gelişmelere uygun olarak çok partili sisteme geçilmiş, 1950’de liberal kesimin temsilcisi DP iktidara gelerek ordunun etkinliğini göreli olarak sınırlamaya kalkan DP 1960 darbesiyle iktidardan uzaklaştırılmıştır. 1960 darbesiyle Orduya devleti koruma görevi anayasal düzeyde MGK vasıtasıyla sağlanmıştır. Arık gücünü anayasadan alan ordu 1971 ve 1980’de açık darbeyle, 1997’de post modern ve 2007’de sanal darbeyle iktidarını sürekli kılmıştır. Neticede, TC ordu-devlet olarak varlığını kuruluşundan 84 yıl sonrada sürdürmektedir.
Ordu-devlete kapsamlı bir biçim veren son düzenleme 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Evren cuntası tarafından yapılmıştır. Günümüzde bu düzenlemenin yürürlükte olan en önemli ayakları Yargı ve Ordudur. Dikkat edilirse TC’de rejimi koruyan kurumların başında bu iki kurum gelmektedir. Dolayısıyla, Kürtlere karşı rejimi koruma yönünde yargı ve ordu insiyatifi elinde tutmakta ve gündemi belirlemektedir.
1990’lı yıllardan beri çok sayıda parti Kürt sorunundan dolayı kapatılmış ve/veya kendini fesh etmek zorunda bırakılmıştır. Son olarak, 12 eylül rejiminin kalıntısı olan Türk yargı sistemi DTP’nin kapatılması için düğmeye basmıştır. Yani, bir kayıt odası rolünü aşamayan TBMM’de kendilerini Kürt halkının temsilcisi olarak adeden milletvekillerinin partisini kapatmak için dava açarak onlara hadlerini aştıkları hatırlatılmıştır. Yanlı ve sömürgeci TC yargısı, Kürt ve Kürdistan ile ilgili konularda yargısız infaz mekanizmasını işleterek gerçek karakterini göstermiştir. Yargı mekanizması bu denli taraflı olan bir devletin demokratik bir yapıda olmasının mümkün olamayacağı açıktır.
Totaliter ordu Cumhuriyetinin diğer bir özelliğide, atanmışların seçilmişlerin üzerinde olmasıdır. Bunun son örneği ise sömürge orduları başkomutanı Büyükanıt’ın yaptığı açıklamalardır. Genelkurmay Başkanlığınca düzenlenen "PKK / KONGRA-GEL Terör Örgütüne Yönelik İdeolojik ve Ekonomik Desteğin Kesilmesi" konulu sempozyum, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT, sivil / asker uzmanlar ve basın mensuplarının katılımı ile, 11 Aralık 2007 tarihinde, ANKARA / Merkez Orduevinde gerçekleştirilmiştir. Bu sempozyumda konuşan Büyükanıt PKK’nin mecliste olduğu açıklamasıyla yargı ve hükümete direktif vermiştir. Pişmanlık Yasasıyla ilgili bir soruya ise sözde polemik yapmamak adına yorum yapmayacağını belirterek cevaplamıştır. Anayasa Mahkemesinin açtığı bir dava ile ilgili tavrını açıklayarak zaten bir komedi oynayan yargıyı belirlerken, cami avlusuna bırakılan bir çocuk durumunda olan Pişmanlık Yasası sözkonusu olduğunda yorum yapmamıştır. Bu şekilde kurallara uyan biri olduğu imajını vermeye çalışarak Türk usulu demokrasinin başrol oyuncusu olduğunu göstermiştir. Ama yaptığı bir itiraf gözlerden kaçmıştır. Genelkurmay Başkanlığı PKK konulu kamuya açık olarak düzenlediği sempozyumda, PKK mecliste açıklamasıyla PKK’yi sömürge ordusunun karagahına taşımıştır. Bu güne kadar kapalı kapılar ardında düzenlenen toplantılar, artık kamuya açık bir şekilde bilfiil Genelkurmay Başkanlığınca Ankara Merkez Orduevinde yapılmış ve PKK’nin meşruluğu itiraf edilmiştir.
TC rejiminin temel direkleri olan bu iki kurumun yukarıda açıklanan eylemleri Kürt hareketinin iddia edilenlerin aksine terorist bir hareket olmadığı, akisine bir halk hareketi olduğunun göstergesidir. Bunlar aynı zamanda TC rejiminin demokrasiden uzak sömürgeci, emperyalist ve terorist karakterini gösteren eylemlerdir. Kürt hareketi tamda bu noktada, Kürt halkının özlem ve taleplerine uygun bir politika ve eylemlilik geliştirerek Kürdistani karakterini daha üst düzeye taşıyarak TC’nin politikalarını boşa çıkartmalıdır.
Yazar: Ahmet Alim
Tarih: 2007-12-15