Cep telefonu cinayetleri... Muhsin KIZILKAYA Gönderen Hasan Tarih: Perşembe, 18. Kasım 2004 (126 okunma) KonuMedya
Köyden şehre gelenler, -iradi olsun, zorunlu olsun- gelirken hiçbir şey almadılar yanına... Çırılçıplak geldiler. Sırtlarında denkleri vardı. Denkleri döşek yorgan, baba yadigarı bir iki halı kilimden ibaretti, belki bir de gümüş bir semaver...
Norveçli tanınmış sosyal bilimci Jon Elster’in Making Sense of Marx (Cambridge University Press, 1985) başlıklı kitabını 1980’lerin sonlarında, hakkında yazılanların uyandırdığı merakla edinip okuduğumu hatırlıyorum.
Cumhuriyet gazetesinde, istifa ederek ayrılmamdan çok kısa bir süre önce yayımlanan bir yazımda (19 Şubat 1992) bu kitaptan kısaca bahsetmiş olduğumu, doğrusu, hatırlamıyordum. Bunu bana kitabı çok başarılı bir çeviriyle Türkçeye kazandıran Semih Lim, geçen yaz beni telefonla aradığında hatırlattı. On iki yıl önceki bir yazımda “dilimize kazandırılmasının çok yararlı olacağını” söylediğim kitabın çevirisini tamamladığını; fakat yayıncı bulmakta zorlandığını, temas ettiği sol eğilimli tanınmış bir yayınevinin bu kitabı basmayı “ideolojik olarak doğru bulmadığı” için reddettiğini söyledi. Bunun üzerine Liberal Düşünce Topluluğu yöneticilerinden dostum Atilla Yayla’yı aradım ve Marx’ın teorilerinin “içeriden” bir eleştirisi olması nedeniyle önemli bulduğum bu kitabın Türkçesinin basımıyla ilgilenip ilgilenemeyeceğini sordum. Atilla bir süre sonra, Liberte Yayınları’nın kitabın basımını üstlendiğini haber verdi. Kitap, geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı.
Chicago Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü ve merkezi Oslo’da bulunan Institute for Social Research / Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün direktörü olan Jon Elster, “Analitik Marxizm” akımının önde gelen isimlerinden biri olduğu gibi, toplumsal olayların nasıl açıklanabileceği, demokrasi, kapitalizme alternatifler gibi konularda 30 kadar kitabı bulunan bir sosyal bilimci. (Elster’in sosyal bilimlere yaptığı katkının bir değerlendirmesi için Alan Ryan’ın New York Review of Books’ta 10 Ekim 1991 tarihinde yayımlanan makalesine bakılabilir.) Elster’in Marxizm üzerine öteki kitapları, An Introduction to Karl Marx/ Karl Marx’a Giriş ve Marx’ın eserlerinden alınma parçaları içeren Karl Marx: A Reader / Karl Marx’tan Seçmeler (Cambridge University Press, 1986). Bunlar, sanırım Elster’in Chicago Üniversitesi’ndeki öğrencileri için kaleme aldığı kitaplar.
Marx’ın fikirleri para etmiyor!
Elster, Marxizm konusundaki tavrını şöyle açıklıyor: “Bugün, geleneksel anlamda bir Marxist olmak, ahlaken veya fikren, olanaklı değildir. Böyle biri, Marx’ın doğru ve önemli saydığı görüşlerin hepsini veya çoğunu kabul eden biri olurdu. Bilimsel sosyalizm, emek değer teorisi veya düşen kar oranı teorisi ve ayrıca başka ve daha savunulabilir görüşler. Fakat, şimdi yalnızca kendi adıma konuşarak, terimin epeyce farklı bir anlamında Marxist olmanın hâlâ olanaklı olduğuna inanıyorum. Benim doğru ve önemli saydığım görüşlerin çoğunun köklerini Marx’a bağlayabildiğimi fark ediyorum. Bunların içinde, metodoloji, esasa ilişkin teoriler ve hepsinden çok, değerler girmektedir. Sömürünün ve yabancılaşmanın eleştirisi büyük önemde olmaya devam etmektedir.” (s. 532)
Elster’in Marx’ın teorilerinin analizi sonucunda ulaştığı sonuçları Karl Marx’a Giriş adlı kitabının “Marx’ın Felsefesinde Ölü Olan ve Canlı Kalan Nedir?” başlıklı son bölümünde bulmak mümkün. Elster’e göre Marx’ın artık ölmüş, yani geçerliğini tümüyle yitirmiş teorileri şunlar: (1) Bilimsel sosyalizm: İnsanın rolünü ve değerlerini hiçe sayan, tarihin şaşmaz bir şekilde işleyen kanunları olduğunu ileri süren bir siyasal teorinin savunulması mümkün değildir. (2) Diyalektik materyalizm: Ciddiyetle incelendiğinde, her şeyin birbiriyle ilişkili olduğunu söylemekten öte bir anlam taşımamaktadır. (3) Teleolojik metot: Neden - sonuç ilişkisini tersine çevirmekte, nedenleri sonuçlarla açıklamaktadır. Oysa bilimsel yöntem sonuçların nedenlerle açıklanmasını içerir. (4) Marxist ekonomi teorisi: Emek değer teorisi, entelektüel açıdan iflas etmiştir. Emeğin ve yapılan işlerin çok değişik nitelikte olması, “bir metanın içerdiği emek” kavramını geçersiz kılmaktadır. Fiyatları içerdikleri emek değeri değil, emeğin değerini fiyatlar belirler. (5) Üretim güçleri ve ilişkileri teorisi: Mülkiyet ilişkilerinin, üretim güçlerini geliştirme veya engelleme eğilimine girmelerine bağlı olarak değiştiği fikrinin bilimsel dayanağı bulunmamaktadır.
Elster’e göre Marx’ın bazı yönleriyle hâlâ canlı, düzeltilmek kaydıyla geçerliği olabilecek teorileri ise şunlar: (1) Diyalektik metot: Birbirinin zıddı olan iki önermenin aynı zamanda doğru olabileceği saçmalığından arındırıldığı takdirde kullanılabilir. (2) Yabancılaşma teorisi: İyi bir hayatın edilgen tüketime indirgenmesini reddeden bu teori, toplumsal ve ekonomik reform için iyi bir rehber olabilir. (3) Sömürü teorisi: Sömürü, kapitalistin artı - değere el koymasıyla tanımlanamaz; ama toplumsal adaletsizliklerin incelenmesinde önemini koruyan bir kavramdır. (4) Teknolojik değişme teorisi: İşçiler, işveren açısından öteki üretim faktörleriyle optimal bir şekilde bileştirilebilecek bir “üretim faktörü”nden ibaret değildir. İşçilerin tek tek ve toplu olarak direnme yeteneği, teknoloji seçimi üzerinde etkilidir. (5) Sınıf bilinci ve mücadelesi teorisi: Marx sosyal sınıflar arasında mücadele, işbirliği ve ittifaklar konusuna ışık tutmuştur. Sınıf mücadelesinin sosyal çatışmaların önemli bir boyutu olduğuna kuşku yoktur; ancak tek ya da hakim biçimi olduğu iddia edilemez. Toplumların sınıflardan bağımsız olarak dinsel, ırksal, etnik ve milli duygular etrafında da örgütlendikleri bir gerçektir. (6) İdeoloji teorisi: Düzeltilmesi halinde verimli araştırmalar için çıkış noktası sağlayabilir.
Çeviride birinci sınıf iş yapılmış...
Elster’in Marxizm analizleri üzerine yazanların genellikle ulaştıkları sonuç, onun süzgecinden geçtikten sonra Marxizm’den geriye dişe dokunur pek bir şey kalmadığı, Elster’in Marxizm’in “kıymasını çıkardığı”. Benim Elster okumalarından çıkardığım sonucu ise şu noktalarda toplayabilirim: Marx’ın teorilerinin bilimsel ve felsefi açıdan en doyurucu eleştirilerini Karl Popper’in Open Society and Its Enemies / Açık Toplum ve Düşmanları (1945) adlı eserinin ikinci cildinde ve Lezsek Kolakowski’nin Main Currents of Marxism / Marxizm’in Ana Akımları (1978) başlıklı eserinin birinci cildinde bulmak mümkün. Elster’in eleştirisinin önemi ise konuya en iyi niyetle yaklaşılması halinde bile, Marx’ın eserlerinden geriye baskı ve sömürünün olmadığı, özgür ve adil bir toplum arayışına ilişkin, hiçbir şekilde yalnızca Marx’a ya da sosyalistlere mal edilemeyecek değerlerden başka bir şey kalmadığını göstermesi. Nitekim Elster şöyle diyor: “Marxizm’in kimliği ve ayakta kalması, değerlerle ilgili temellerine bağlıdır. Marxist bilim adamları belirli, herkesin paylaşmadığı değerlere bağlı oldukları için farklı sorular sorarlar. Ancak, bu sorulara verdikleri cevaplarda öteki bilim adamlarının izledikleri yöntem kurallarını ve mantık yürütmeyi kullanmak zorundadırlar.”
Semih Lim’in Elster’in kitabını büyük bir başarıyla çevirmesinin sırrı sanırım şu yaklaşımda gizli: “Sentaks, morfoloji ve söz varlığı, bu iki dil (hatta, herhangi iki dil) arasında tam eşdeğerli çeviriye izin vermez. Azami olarak beklenebilecek sonuç, iyi bir yaklaşmadır: Hedef dilin kapasiteleri ve çevirmenin becerileri veriyken, orijinal metnin anlamını ve ruhunu, öteki dilde, olabildiğince sadık bir biçimde yansıtan bir çeviri. Herhangi bir çeviriyi, özellikle de bu türden bir kitabın çevirisini okurken, bu noktayı akılda tutmak gerekir. Çeviri, orijinalin basit bir ikamesi değildir.” Yabancı dillerden Türkçeye yapılan, özellikle bilimsel kitap çevirilerinin büyük çoğunluğunun maalesef işe yaramaz nitelikte olmasında, bu anlayışın eksikliğinin payı olmalı.
Artık ne darbe, ne şeriat tehlikesi var-M.Ali BİRAND Gönderen Hasan Tarih: Çarşamba, 17. Kasım 2004 (49 okunma) KonuMedya
Artık ne darbe, ne şeriat tehlikesi var
Türkiye'nin ne kadar hızla değiştiğini hepimiz hissediyoruz. Ortada henüz hiçbir şey yok. Türkiye ile AB arasında müzakerelerin başlayıp başlamayacağı bilinmiyor. Başlasa dahi müzakerelerin kaç yıl süreceği, nasıl sonuçlanacağı ve Türkiye'nin birgün tam üye olup olmayacağı dahi belli değil. Bütün bunlara rağmen, hepimizin bakışı değişiyor. Ülkemizin son 80 yılında alıştıklarımızın hepsi geride kalmaya başladı. Laiklerin en büyük korkusu, birgün köktendincilerin ülke yönetimine geçmeleri ve anayasayı değiştirip, Türkiye'yi dinle yönetilen bir ülke durumuna sokmaları değil miydi? Sırf bu korku nedeniyle kaç parti kapattık. İnsanları hapse attık. Hangi sakallıyı görsek TİCANİ diye suçladık. Üstü kapalı darbeler yaptık, iktidarları devirdik. Bunları asker yapmadı, bizler askeri zorlayarak yaptırdık. Hepimizin en büyük diğer korkusu, toprak bütünlüğü değil miydi? Kürt ayrılıkçı güçleri harekete geçecek ve ülkemizi böleceklerdi. Bunu engelleyebilmek için neler neler yaptık. Binlerce insanımız hayatını kaybetti. Demokrasimizi yaraladık. İnsan Haklarını, İfade özgürlüğünü yok ettik. Tek amacımız ülkemizi korumaktı. Şimdi bir an için duralım ve bu korkularımızı yeniden düşünelim. Avrupa Birliği ile müzakerelere başlamış bir Türkiye'de nelerin olamayacağını düşünelim. AB ile müzakere, bütün gözlerin Türkiye üzerine dönmesi, ekonominin nefesinin müzakerelere göre ayarlanması, müzakerelerde bir tıkanma veya anlaşmazlık çıkmasıyla borsanın düşmesi ve faizlerin yükselmesi anlamına gelecek. Hepimiz 31 adet bölümün nasıl tartışıldığına bakacağız. Tarım politikalarının nasıl değiştirileceği, Sosyal Sigortaların ne olacağını izleyeceğiz. Yani bu müzakereler, önümüzdeki 10 yıla damgasını vuracak. Borsayı izlediğimiz gibi, müzakerelerin gidişini de izleyeceğiz. Böylesine duyarlı bir dönemde, Türkiye'de bazı şeyler olamayacaktır.
1. DİN DEVLETİ OLAMAZ: Bundan böyle Türkiye'de din devleti kurmak isteyebilecek olanlar, karşılarında laik askeri ve sivil güçlerden önce, Avrupa Birliğini bulacaklardır.Bundan böyle İmam Hatip Okulları olsun, Türban konusu olsun, bu alanda atılacak her adım Brüksel'in ince eleğinden geçecektir. Bu gerçeği herkezin bilmesi gerekir. Bundan dolayı "Erdoğan amacına (bundan dinci yaklaşım işaret edilmek isteniyor) ulaşmak için AB'yi kullanıyor. Askerin kolunu kanadını kırmayı ve ardından da Türkiye'de istediği rejimi kurmayı planlıyor" diyenler çok yanlış düşünüyorlar. Böyle bir olasılıkta asker seyirci kalmayacağı gibi, asıl itiraz AB'den çıkacaktır. Tayyip Erdoğan da bu gerçeği bilmektedir.
2. DARBE OLAMAZ: "Olamayacaklar" listesinin en başında askeri bir müdahele gelmektedir. Bunu da hepimiz biliyoruz. Sadece olası bir darbe değil, aşırı bir faşist partinin iktidara gelmesi de imkansızdır. Unutmayalım ki, AB Avusturya'nın başına geçen faşist Başbakanına açıkça görevden ayrılmasını önermiştir ve Avusturyalılar da bunu yerine getirmişlerdir.
3- GERİ ADIM ATILAMAZ: " Olamayacak" lardan diğer en önemlisi de, şimdiye kadar yapılan reformlar veya değiştirilen yasaların uygulanmasıdır. Bizlerin, işimize gelmeyen reformları ve yasaları kağıt üzerinde bırakmak alışkanlığımız vardır. İşte bu da olamayacak.
TÜRKİYE, REFAHI SEÇTİ... Belki yavaş yavaş anlıyoruz, ancak Türk kamuoyu artık refahı tercih ediyor. Artık Kıbrıs krizleriyle zaman harcamak istemiyor. Yunanistan ile krizler yaşamaktan kaçınıyor. Irak savaşına girmek yerine, sınırlarının içinde rahat etmeyi düşlüyor. Kürt sorununun silahsız çözümü arzuluyor. Bu istediklerini elde edebilmek için, hükümetin attığı adımları destekliyor. Tezkereye hayır diyor. Kıbrıs'ta tepki göstermiyor. Türk halkı rahat etmek için AB'ye öncelik veriyor. Bu gerçekleri bildiğimiz taktirde, önümüzü çok daha iyi görebiliriz. Değerlendirmelerimiz daha sağlıklı olur. Eskide kalmış, modası geçmiş politikaların artık para etmediğini anlarsak, önümüz açılır. Eğer bu rüzgarı esip yok olacağını sananlar varsa çok yanılıyorlar. Türkiye artık belirli bir raya oturdu. Bu treni devirmenin sorumlululuğu çok pahalıya mal olur.
FELLUCE-MUSUL; IRAK DEĞİL SÜNNİ DİRENİŞİ... Cengiz ÇANDAR Gönderen Hasan Tarih: Çarşamba, 17. Kasım 2004 (171 okunma) KonuMedya
Özellikle Şiiler ve daha az ölçüde Kürtler, Felluce-Musul hattındaki askeri kampanyayı dikkatle izliyorlar. Şiiler, yüzyıllardır ilk kez Irak'ın kendi yönetimleri altına gireceği, en azından yönetimde büyük ağırlık sahibi olabilecekleri bir yapının önünü açması için...
Bektaşi'nin kırmızı çizgisi Gönderen Hasan Tarih: Salı, 16. Kasım 2004 (44 okunma) KonuMedya
Bektaşi'nin kırmızı çizgisi-Ahmet Taşgetiren
Yeni Şafak
Bektaşi'nin biri oruç tutmuyor ama iftarları ve sahurları da kaçırmıyormuş. -Ayıp olmuyor mu, demişler.
-Neden ayıp olsun, demiş Bektaşi. Evet namaz kılmıyoruz, oruç tutmuyoruz, şimdi iftarları ve sahurları da bırakıp tamamen gavur mu olalım?
Ben Bektaşi'nin duyarlılığını önemsiyorum. Buna, Bektaşi'nin Müslümanlık'la ilgili kırmızı çizgisi olarak bakılabilir. Adam, ne de olsa İslam aidiyetini önemsiyor, evet, hayatında islami bir disiplin yok ama, büsbütün bu camianın dışında da kalmaya gönlü razı değil. Öyleyse, bir bağı kalmalı onu Müslümanlık'la alakalı kılan... İftar olsun, sahur olsun, yeter ki olsun...
Acaba CHP'nin böyle bir kırmızı çizgisi var mı Müslümanlık'la ilgili politikasını tesbit ederken...
Mesela koca Ramazan geçti, iftarlara veya sahurlara olsun katılmayı gerekli gördü mü CHP dünyası?
Bu bir oruç sorgulaması değil, bir aidiyet sorgulaması...
Gayrı müslimlerin bile iştirak ettiği bir yığın iftar düzenlendi bu memlekette. Avusturya Cumhurbaşkanı bile kendi ülkesindeki Müslümanlarla bir ortak noktası bulunduğunu düşünerek iftar verdi. Bunlar aidiyetlerin kesiştiği noktayı gösteren en azından kültürel buluşmalar... Nerede buluşuyor CHP Türk toplumu ile; onu sorguluyorum.
Tabii ki bu sorgulamaya CHP'nin son zamanlarda sergilediği muhalefet üslubundan geliyorum.
İslam'la ilgili her adımı, adeta bir refleks, hatta bir tik haline gelmiş tepki ile karşılıyor CHP'nin sözcüleri... Meclis'te Bosnalı çocuklar bir marş söylemiş, içinde "Lailahe illallah" ifadeleri geçiyormuş, al sana CHP dünyasından isyan bayrakları... Taa Baykal döneminde imzaları atılmış olan İslam özel sektörü noktasında, bazı girişimler olmaktaymış, al sana CHP dünyasından isyan bayrakları... İslamın "İ"si söylense, başlıyor sancılı öfkeler...
Sormak isterim:
-Neye tekabül ediyor CHP'nin bu çizgisi Türkiye'de? Yani bir toplumsal karşılığı var mı bu çizginin?
Bakın, abarttığımı sanmıyorum, bana göre sahipleniyor gözükse de, Baykal'ı bile kapsamıyor bu çizgi, eğer biraz aklı selim ile düşündüğü zaman...
Biliyorum, şimdilerde Mustafa Sarıgül ismi Baykal'ın dünyasında hafakanların sebebidir, ama anmak zorundayım, Sarıgül'ün CHP içindeki tırmanma çizgisi CHP'nin İslam'la ilgili kırmızı çizgisizliğini onarma gayreti ile ilgili idi. Ertuğrul Günay, böyle bir pozitif çizgiyi temsil ediyordu. Onlar liderlik kaygısı ile tasfiye edildi ve CHP bir garip "İslam karşıtlığı"na kenetlendi.
Soruyorum: Bunun Türkiye'deki toplumsal karşılığı yüzde kaçtır?
Ben ki, Baykal'ı bile böyle bir çerçevede görmek istemem, asgari liderlik sağduyusu buna imkan vermemesi lazım, onda asgari kültürel aidiyet bilinci bulunması lazım, hangi toplumsal yönelişle buluşmak için çıkar CHP bu yola?
Bu çizginin evet var bir karşılığı, yüzde 3... Hadi çoğalt, çoğalt yüzde 9 - 10 olsun... Daha ötesi var mı?
Ya da şöyle sorayım: CHP bu "İslam karşıtı" duruşu ile iktidar olsa, nasıl bir ilişki geliştirmek ister toplumla ve nasıl bir savaşı göze alır, bunu hesap ediyor mu?
Yoksa CHP hiçbir zaman iktidar olmayı gündeminde bulundurmuyor mu? Hep bir dizginleme misyonu!!! diğer ifadeyle tıkaç görevi!!!
DYP ile ANAP'ın birleşme görüşmelerinde bir değerlendirme geçti, onun da CHP ile ilgili bir boyutu var, hatırlayalım:
-CHP'nin Ak Parti'ye bir alternatif geliştirmesi mümkün değil. Alternatif gene sağdan çıkacak. Onun için vs....
Bu yazı DYP - ANAP birleşmesini konu almadığı için gerisini getirmiyorum, ama çıkış noktası ilginç değil mi? Acaba CHP ne düşünüyor bu çıkış noktası hakkında? Yani "CHP alternatif olamaz" yargısı ne kadar doğru ve nereden doğuyor?
Bana göre de doğru bir tesbit bu... CHP bu gidişle asla iktidar alternatifi olamaz.
Çünkü toplumsal karşılığı sürekli küçülüyor. Düşünün "iftar"larda bile bir aidiyet bağı yakalayamayan CHP toplumla nerede buluşur? Acaba şu anda CHP, toplumla bir "Bayram" paylaşımı yaşıyor mu?
Baykal'a seslenmek isterim, CHP'nin artık "tik" haline gelen "İslam karşıtı" reflekslerinin bir psiko - terapide ele alınması zamanı gelmiştir. Kalbine danış sayın başkan, kopuyorsun ülkenin ikliminden, sevinçlerinden, hüzünlerinden, hassasiyetlerinden, kültüründen... Bu ülkede İslam'la ilişkilerini sağlıklı düzenleyemeyen hiçbir hareketin başarı vadetmediğini öğrenmeden yola çıkan liderlerin akıbeti perişanlıktır, bu bir dost hatırlatması...