|
Çıktığından beri TARAF’ta A. Altan, Kürt hadisesinde hep bir nala bir mıha vuruyor. Bununla, ille de PKK ağzıyla hop oturup hop kalksın demiyoruz. Böyle olsun da istemiyoruz, çünkü tüm eleştirel yanlarına rağmen “cürmünden fazla yer yakan” bir gazetenin ayakta kalmasını içtenlikle isteyenlerdeniz.
KÜRT BARAJI VE BUZKIRAN
Metropol yaşamını geride bırakalı epey zaman oldu.
On yıllardan beri böylesine yalıtık bir yerde nasıl yaşadığımıza şaşıran kimi arkadaşlarımızı haklı bulmamıza rağmen dünyada ve Türkiye’de olup bitenleri yine de buradan, sırtını sevgili Mereto dağının yamaçlarına yaslamış bu sessiz ve küçük bir dağ kasabası Kozluk’tan izlemeyi sürdürüyoruz yine de.
Altmış sekizli kuşaktan biri olarak kimi zaman hadiselerin içinde, bazen kıyısında olduk. Şimdilerde ise aktif siyaseti iyice aşağı çekmiş bir gözlemci sıfatıyla, dışındayız.. Ama şu var ki izlemede olmadığımız, meselelere bigane kalınan bir tek günümüz saatimiz bile olmadı bu güne dek, yoktur.
Bu yüzden bu memlekette devlet kağıtlarında adının karşısına kırmızı çentik atılmış her “siyasi” kişi gibi biz de kelepçeyi, göz bağını ve dahi sonrasını tanıdık. Fakat kabul edilsin ki, düşünce ve gönül bağı yönünden çok şükür “suyun hep bu tarafında” kaldık. Ne ki, “itirazcı” yani çoğu kez diyelim “muhalif” olmamıza rağmen, “müzmin muhaliflik”ten de hep uzak durmaya çalıştık. Ne bileyim, “her zaman ve her şeye muhalif” olmak en yakın arkadaşınıza bile keyif vermiyormuşsunuz gibi gibi geldi bana hep. Bu meseleye şunun için girdim; sevdiğimiz ve dostumuz Ahmet ALTAN ikide bir kızıyor bize : AKP’nin bu bir takım “hayırhah” amellerine neden Kürtler olarak destek vermediğimiz. Bunun da “müzmin muhalifliğimiz”den kaynaklandığını demeye getiriyor.
Her şeye muhalefet.
Yok mu, yok muydu öyle örgüt ve kişiler, şöyle bir etrafınıza bakındığınızda görürsünüz zaten, ya da göremezseniz gerilere dönüp bir bakın, hatırlarsınız hemen.
Siyaset nedir diye sorarsanız, insan ve ülke yönetme sanatıdır derim. Ve “tez” ve tezler üzerine kuruludur. Arz edilen iddia, önerme, tez.. her neyse, işinize gelmiyorsa karşıya geçer “itiraz” eder, karşı/ tez oluşturursunuz.
Muhalefet denilen hadise budur.
Muhalif olmak yaşamı boyunca, kendi inandığı görüşler ile kendi doğrularından farklı görüş ve varsayımları reddeden ve buna kabe örneği tapınıp karşı konulamaz bir tutku haline getiren bireyin, içinde bulunduğu durumdan başka bir şey değildir.
Ama dediğimiz gibi, muhalif olmakla “hep muhalif olmak” ya da “müzmin muhalif” olmak arasında ince de olsa bir fark vardır. Dediğimiz gibi bu fark ince bir çizgidir. Birincisinde amaç, belirli bir doğrultuda kişinin kendi dünya görüşünü var olan dünya görüşleri karşısında ortaya koymak ve bu yolla içten, tutarlı ve bir amacı içinde barındıran manevra ile toplumsal ya da siyasal elle tutulur argümanlar ortaya koymak sureti ile var olan bir politikaya karşı kendi politikasını savunmaktır. İçinde “demokratik”liği barındıran bu itiraz biçimi her zaman desteklenmesi gereken bir demokrasi unsurudur. Karşı görüş olmaksızın kurulu düzene bir “siyasal düzen” dense bile buna “demokratik düzen” denir mi bilemem.
Müzmin muhalefet ise, anlam aşınmasına uğrayan muhalefet kavramının keyfi ve körlük derecesinde icra edilen türüdür. Burada asıl gaye; ne kurulu düzenin sorunlarına bir çözüm bulma ne de alternatif seçenekler sunma yönlü hareket etmedir, salt örgütsel/kişisel ego ve fikirsel fakirlikten kaynaklanan örgüt ya da bireyin içinde bastırdığı çaresizliği, çözümsüzlük yaratmak için dışarı kusmasıdır. Yani özcesi muhalefet yapmak için muhalefet etmektir.
Örneklemeye geçerken bireyi dışarıda bırakıp örgütlerden yola çıkmalım isterseniz, daha iyi.
Türkiye legal siyasetine baktığımızda şimdiki iktidarın gözünde CHP “müzmin muhalefettir” mesela. Ne diyor AKP onun için; diyor ki, “ Devletin tek sahibi olma ideolojik/alışkanlığından başka üretken ve yaratıcı hiçbir yanı kalmamış bu ‘tek şef’ partisinin ebedi bir muhalefet devlet partisi olmanın ötesinde hiçbir özelliği yoktur.”
Elhak doğrudur. AKP’nin “Allah bir” demesine karşılık CHP’nin, “dur bi düşüneyim” demesi bile makul sayılıyor. Yıllardır her şey söyleyen Baykal’ın, ( bağırmanın ötesinde ) akılda bıraktığı hiçbir şeyin olmadığını artık herkes biliyor.
Ancak birilerine karşı bir görüşün haklılığı, farklı argümanlarıyla itiraz duruşundaki her kişi ve zümre için geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz?
AKP giderayak can havliyle anayasa değişikliğine sarılmıştır diyelim.
Birkaç şey sıralanabilir, ancak üç temel sebep var kanımızca buna neden.
Birincisi, AKP ikinci kez boynuna sarkan ilmikten kurtulmak için bir an önce bu meseledeki baş belası olarak gördüğü Yargıtay Baş Savcısını devre dışı bırakmak.
İkincisi, son on yılda dinsel nitelikli hakim ve savcıların atanmasıyla iyice taban edindiğinden emin olunca yerel adliyenin kendi aralarından yapacağı seçimle HSYK’yı tamamen teslim almak,
Üçüncüsü de, yürütmenin her biçim eylem ve işleminin denetçisi durumdaki “üç tay”ların yetkilerini olabildiğince aşağı çekmek. Taslaktaki özgürlüklere ilişkin diğer maddeler mi, geçin bir kalem. Az dişe dokunuyorsa da bu işin sosudur.
Şimdi hal böyleyken, hadiseyi, “toplumun önünü açacak küçük bir devrim” olarak gören dostumuz Ahmet ALTAN’ın son yazısına ( AKP ve Demokratlar) gelmek istiyoruz
BDP’ye veryansın: “enerjisini büyük ölçüde Kürt meselesine harcıyor” diye. “ Orduya ve yargıya karşı verilen demokrasi mücadelesinde pek öne çıkmayan bir parti görümünde.” dedikten sonra, “…AKP bu gün ‘donmuş bir sistemin’ içinde bir ‘buzkıran gemisi’ gibi ilerleyerek toplumun önünü açıyor”
Çıktığından beri TARAF’ta A.Altan, Kürt hadisesinde hep bir nala bir mıha vuruyor. Bununla, ille de PKK ağzıyla hop oturup hop kalksın demiyoruz. Böyle olsun da istemiyoruz, çünkü tüm eleştirel yanlarına rağmen “cürmünden fazla yer yakan” bir gazetenin ayakta kalmasını içtenlikle isteyenlerdeniz.
BDP’nin büyük ölçüde enerjisini harcadığı “Kürt meselesi”nin, gerçekten “ eh, üzerinde bu kadar da durulmaz” türünden bir gaile olduğunu kastettiğine inanmıyorum. Karşı karşıya gelseydik şu uzun soruyu kendisine sormak isterdik: “Demokrasi demokrasi diyorsun da be gözüm, gerçekten Kürt meselesi hallolmadan Türkiye’nin demokratikleşebileceğine inanıyor musun; bir kere demokrasiden kastımız ‘sosyalist’ değilse,(ki değildir) burjuva demokrasisi ise, o da enikonu sanayileşmiş ülkelerinin iştigal alanıdır.. Üç-beş yılda bir girilen krizden ancak kamu mallarının (özelleştirilmesi sonucu) getirisiyle ayakta durabilen ve fakat her geçen gün artan dış borç ve işsizleriyle gittikçe yoksullaşan bir ülke ve ekonomisine karşılık demokrasi ha!
Sen elde avuçta ne varsa bomba, barut diye dağlara taşlara göm sonra da gelsin demokrasi, nerede görülmüş bu bolluk!. Sayın ALTAN şimdi siz, çok az ülkeye nasip olan ve baştan sona zahmet ve eziyet içeren böylesine bir derdi kaçıncı derecede önem arz eden bir illet olarak görüyorsunuz, asıl merakım bu!
Meselenin halli için BDP, solundan sağından da az biraz daha “enerji” toplayabilse de, daha da yüklenebilse keşke! Sayın Atlan önceki bir çok yazılarında da dile getiriyor; Kürtlerin AKP’ye olan muhalefetini hep “müzmin” olduğunu kastediyor.
Ama bu asla doğru değil.
Daha DTP döneminde Meclis Grubu, sorunun çözümü için bir “proje” geliştirerek tüm kamuoyuna deklere etti. Kale bile alınmadı.
Sonradan AKP’nin kara mizah bir tiyatro oyununa dönüşen “açılım”ıyla oyalandı millet. Adı her ne zıkkıma dönüşmüşse, açılımdan murat “Kürt meselesinin halli” değil miydi? Hani, ne oldu, iz eser kaldı mı o işten?
Sayın ALTAN, AKP’nin anayasa paketinin “buzkıran gemisi” işlevini gördüğünü söylüyor. Doğrudur, bu haliyle bile ön açıcı yanı vardır paketin, ama kim için; hiç kuşkusuz ki toplumun değil yukarıda değindiğimiz gibi AKP için. Olsa olsa onun önünü açacaktır?
Oysa, hazır Amerika da, “Ben yakında Irak’ı bırakıyorum, siz de bu meseleyi kendi aranızda kavgasız gürültüsüz halledin” diyerek “Kürt barışı”na yol vermişken, daha ne?
Nesi var mı, olup bitenler ortada, görmüyor muyuz; Kendi devletini yaratmanın dışında hiçbir şeyi düşünmeyen AKP, Kürtlerle barışa giden yoldaki engellerden hangisini kaldırdı şu ana dek; binlerce Kürt bebesini, bir o kadar Kürt siyasetçisini zindanlara tıkmaktan başka!
Şimdi sizden gözünüzü kapatıp az biraz düş gücünüzü kullanmanızı isteyeceğim ve tabii sayın Altan’dan da:
BDP’nin AKP’ye verdiği alternatif anayasa değişikliğinden sadece ve sadece bir tek maddesi, “baraj”larla ilgili istemi kabul görmüş ve ilgili yasalarda değişiklikler yapılarak baraj yüzde 4-5’e inmiş varsayalım. Sadece bu kabul ile BDP referandumda “evet” demiş ve girilen ilk seçimde Kürtler 80-90 kişilik bir grupla parlamentoya gelmiş olsunlar: Ne olur, düşünebiliyor musunuz? BDP “kilit” parti konumunda ve muhtemelen AKP ile bir koalisyon! Bulutların iyice aralandığı böylesine bir Türkiye’deki siyasi iklimi tahayyül edebiliyor mu sayın ALTAN? Ama bunun hayaline bile izin vermeyen AKP’nin “küçük bir devrim” yapmakta olduğunu söylüyor üstat. Ne diyelim ki..
Biliyoruz, bu demelerimize karşılık sayın yazarın verdiği ve vereceği yanıt ezberimizdir artık: “Ne yani, Kürt meselesi çözülmüyorsa, hiçbir ileri adım atılmasın mı, şu asker, yargı vs.. gibi baş belalarından kurtulmayalım mı?”
Valla kurtulunabilirse fena olmaz, ama onların yerine gelecek olanın bu kez “AKP patentli” olması seksen yıldır kahır ve cefa içerisindeki bir halkın yaşamında bir değişiklik yapmayacağı ayniyle vakidir.
Mereto’nun yamaçlarına sırtını dayamış bu küçük ve sessiz kasabadan hadiseler böyle görünüyor.
Abdullah KAYA-Kozluk
Hevriz1952@hotmail.com
|